Dilde Hafif, Canda Ağır Bir Mesele: Değişim
"Değişim..." Ne kadar da kolay dökülüyor dudaklarımızdan değil mi? İki hece, yedi harf; bir çırpıda, pürüzsüzce çıkıveriyor ağzımızdan. Fakat telaffuzundaki bu inanılmaz hafiflik, eyleme geçildiğinde yerini nasıl da devasa, ezici bir ağırlığa bırakıyor. Dilde bu denli ucuz olan bir kavramın, yaşantıda bu kadar pahalı olması hüznümüzün ilk durağı belki de.
Neden bu kadar zor peki değişmek? Dönüşümün o sancılı doğasını, sürecin görünmez ve karanlık labirentlerini bilmediğimizden mi bu kadar korkutucu geliyor bir adım ötesi? Yoksa o meşhur "alışkanlık" dediğimiz, bizi görünmez pamuklara saran ama içten içe çürüten o konfor alanının esiri miyiz? Birbiriyle amansızca savaşan iki mekanizma: Değişimin çağıran sesi ve alışkanlığın sağır edici ataleti...
Hep deriz ya, olaylar değişir, manzaralar değişir, hatta olayları meydana getiren aktörler, insanlar değişir. Peki, insan değiştiğinde olay gerçekten değişmiş olur mu? Eskilerin o derin ferasetiyle söylediği gibi: "Olan bakidir." Yaşanmışlık, tarihin ve vicdanın duvarına bir kere kazınmıştır. İnsanın özü, o ilahi nefes taşıyan mutlak ruhu da bakidir elbet. Fakat "insan" olma serüveni, o baki ruhun etrafında sayısız kabuk değişimini zorunlu kılar, kılmalıdır da.
Bazen hüzünle iç çekeriz, "Nerede o eski çocuklar?" diye. İşte onlar değiştiler. Hayatın törpüsü, zamanın acımasız çarkı, yaşanan o zor ve yıpratıcı duygular onları başkalaştırdı. Zaten insan, büyük acıların ve sarsıcı sevinçlerin ardından düşüncelerini evriltmek, kabuk değiştirmek zorundadır. Aksi takdirde, acıyı dönüştüremeyen insan olduğu yerde donup kalır. Tıpkı köşede unutulmuş bir saksı gibi... Teşbihte hata olmaz, umarım saksılar bu benzetmemize gücenmez; zira onların bile toprağı, suyu, yaprağı mevsimine göre değişirken, akl-ı selim bir varlığın yerinde sayması ne hazin bir tablodur.
İşte asıl can alıcı, asıl yürek burkan sitemimiz burada başlıyor: İnsan değişince neye dönüşüyor? Ah, o "beşer"likten "insan"lığa uzanan ince, uzun ve meşakkatli köprü... Biyolojik bir et yığını olan beşeriyetten, tekamül etmiş bir insanlığa geçiş sıçraması... Eğer bir varlık, değişim sancısından kaçıp sadece "korktuğum için" ya da basitçe "canım öyle istediği için" diyerek birkaç temel duygunun bataklığında saplanıp kalmışsa, vah ki ne vah halimize.
Bugün etrafımızı saran, hepimizi boğan bu kaotik girdabın sebebi tam olarak bu değil mi? Korkuları ve ilkel arzuları arasında sıkışmış, üst insani duygulara evrilememiş yığınların yarattığı bir cehennemde yürüyoruz sanki. "Neden yaptın?" sorusuna verilecek erdemli bir cevabı olmayanların gürültüsü bu kaos.
Neyse, kelamı fazla uzatıp da ruhları daha fazla daraltmayalım. Bizler, dışarıdaki o sağır edici gürültüye bakıp sızlanmak yerine, bakışlarımızı o en zor yere, içimize çevirelim. Aynadaki aksimizle, ruhumuzun defolarıyla yüzleşelim. Zaten kadim kuraldır; kendini bilen, neyi dönüştürmesi gerektiğini de bilir ve o yola revan olur. Bilmeyen mi? O da kendi sığlığında, kendi kuraklığında yine kendi bilir...
