Buralardan giderken götürdüğümüz tek şey
Geçen gün İstanbul'daki AVM'lerden birindeydim. Deyim yerindeyse içerisi insan seliydi. Herkesin elinde poşetler, yüzlerinde bir telaş... Sanki bir yere yetişemezsek dünyanın sonu gelecekmiş gibi bir koşturmaca vardı...
Yürürken, gözümün önüne bir anda bambaşka coğrafyalardan bambaşka kareler geldi...
Çoğunuz bilir, sürekli Afrika'ya gidiyorum. Hani o televizyonlarda "belgesel" diye izleyip geçtiğimiz, "vah vah" deyip kanal değiştirdiğimiz o uzak diyarlara...
Oralardaki insanların evinde, bizim buradaki bir ayakkabının parası kadar bile eşya yok ama inanın bana; ülkemizdeki en lüks yaşama sahip kişilerde bile, onların gözündeki o huzuru, o mutluluğu görmedim.
Biz burada "mutluluğu" parayla satın almaya çalışıyoruz. Daha iyi bir telefon, daha yeni bir araba, daha şık bir ceket... Aldığımız anlık bir hazla mutlu olduğumuzu sanıyoruz. Peki o bir anda gelip geçen haz bitince dostlarım? Yine bir boşluk, yine bir koşturmaca... Ruhumuzdaki o boşluğu eşyalarla kapatmaya çalışıyoruz, ama o boşluk her aldığımızla daha da büyüyor.
Afrika’da ise dünya tersine dönüyor sanki. Ufacık bir şekerin, bir çocuğun yüzünde yarattığı o kocaman tebessümü görseniz, "Ben neyin peşindeyim?" dersiniz. Hele ki açılan bir su kuyusundan ilk su fışkırdığında, o insanların ellerini açıp dua edişini görseniz, "Benim dert ettiklerim de dert miymiş?" diye sorarsınız kendinize. Onların cepleri boş ama kalpleri o kadar dolu ki... Bizim ise evlerimiz eşya dolu ama kalplerimiz bazen ne yazık ki yeterince dolu değil...
Son dönemde yaşadığım kayıplar, bana her zaman olduğu gibi yine o büyük gerçeği hatırlattı: Giderken yanımızda dünyalık hiçbir şey götüremiyoruz.
Ne o çok sevdiğimiz arabayı, ne bankadaki parayı, ne de binbir emekle kurduğumuz kariyeri...
Giderken götürebildiğimiz tek şey; ardımızda bıraktığımız "İyi ki"ler ve "Allah razı olsun"lar. Yani manevi heybemiz...
Bir çocuğun başını okşadıysanız, bir hastanın ilacına vesile olduysanız ya da hiç tanımadığınız bir coğrafyada birinin susuzluğunu giderdiyseniz; işte bavulunuza koyabildiğiniz tek servet bu. Biliyorsunuz, mezar taşlarında "Makamı buydu, serveti şuydu" yazmıyor. Sadece "Ruhuna Fatiha" isteniyor. O Fatiha’yı okutacak olan da, bu dünyada yaptığımız iyiliklerdir.
Bu sebeple, hiç bitmeyen "ihtiyaçlar listesi"ne bir süre ara verelim, bir virgül koyalım. Alışveriş sepetine değil, gönül sepetine ne attığımıza bakalım...
Mesela etrafımıza bir bakalım; belki bir gülümsemeye ihtiyacı olan bir komşumuz, belki bir monta ihtiyacı olan bir çocuk, belki de sadece "Nasılsın?" denilmeyi bekleyen bir dostumuz vardır. İnanın bana; birinin yüzündeki tebessüme sebep olmanın verdiği huzuru, hiçbir marka size veremez.
Mesela bir düşünün dostlar; birçoğumuz başkalarının hayallerini inşa etmek, patronlarını memnun etmek için günde en az 9-10 saatimizi veriyoruz. Karşılığında elimize geçen ise çoğu zaman dünya telaşına ucu ucuna ancak yeten bir meblağ...
İşte bu haftaki yazımda asıl değinmek istediğim nokta da bu; binbir emekle kazandığımızı, geçici hevesler uğruna ziyan etmemiz.
Oysa günün çok çok küçük bir dilimini bile maneviyata, iyiliğe, yani asıl gideceğimiz yere ayırırsak; kaynakların bize müjdelediği o muazzam mükâfata kavuşacağımıza inanıyorum. Fani olan için saatlerimizi, ömrümüzü harcarken; baki olan için dakikalarımızı ziyan etmesek keşke...
Son olarak şunu demek isterim: Afrika’nın tozlu yollarından, İstanbul’un ışıltılı caddelerine bakınca gördüğüm en net gerçek bu: Eşya eskir, para biter; ama iyilik, bir yerlerde bir şekilde sonsuzlukta mutlaka yankılanır...