Bonfile sevdası ceketten etti
Ekonomi yönetimi, binlerce dişliden oluşan, son derece hassas ve devasa bir saat mekanizmasına benzer.
Siz mekanizmanın bir ucundaki çark "daha hızlı dönsün, işler hızlansın" diye orayı yağlamaya çalışırken, o hızın yarattığı titreşimle mekanizmanın öbür ucundaki hayati bir çarkın dişlerini kırabilirsiniz. Son günlerde deri sektörünün kalbinden, tabakhanelerden yükselen feryat, tam da bu mekanizmanın nasıl teklediğini, bir yeri yaparken başka bir yeri nasıl yıktığımızı gösteren ibretlik bir vaka.
Yıllardır gündemimizden düşmeyen, sofraların en pahalı meselesi "et sorunu" malumunuz. Strateji kağıt üzerinde gayet basit bir şekilde kurgulanmıştı: İçeride üretim yetmiyor, fiyatlar artıyor; o halde dışarıdan gemiler dolusu büyükbaş hayvan ithal edelim. Arz artsın, et bollaşsın, vatandaş da ucuza kıyma yiyebilsin. Mantık buydu.
Peki, evdeki bu matematik çarşıya, pazara, kasaba uydu mu? Ne yazık ki pek sayılmaz. İthalat tam gaz, gemiler vızır vızır işlemeye devam etse de kasaptaki etiketlerin ateşi bir türlü sönmedi. Bırakın kırmızı eti, bir zamanlar dar gelirlinin, öğrencinin, emeklinin "protein kaynağı" olan, garibanın son kalesi tavuk eti bile neredeyse kırmızı et fiyatlarıyla yarışır hale geldi, lüks sınıfına terfi etti. Bugün markette beyaz etin yanına yaklaşılmazken, kırmızı etin hayali bile kurulamaz oldu. Yani sofradaki yangını söndüremedik ama bu uğurda elimizde kalan tek somut ve sessiz "kazanım", bozulan deri kalitesi oldu.
Meğer bizim o çok sevdiğimiz, "fiyatı düşsün" diye yolunu gözlediğimiz ithal misafirlerimizin derisi, bizim yerli ırkın derisiyle bir değilmiş. Sanayici haklı olarak isyan bayrağını açıyor. Sektör temsilcileri, "Eskiden 4-5 yıl önce pürüzsüz, işlenebilir, kaliteli yerli derimiz vardı; şimdi gelen hayvanların derisiyle kalite yerlerde sürünüyor, müşterinin istediği standardı tutturamıyoruz" diyor.
Durumun özeti şu: Biz eti ucuza yiyemedik, tavuğu bile lüks yaptık ama sanayicinin elindeki en değerli kozu, o meşhur Türk derisinin kalitesini de bu ithalat sevdasına kurban verdik. Bu durum tam anlamıyla "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" atasözünün modern ekonomi ve sanayi versiyonudur. Ne pirinç geldi ne de evdeki bulgur sağlam kaldı.
İşin bir diğer ironik ve düşündürücü tarafı ise sanayicinin içine girdiği mecburi "kabullenme" psikolojisi. Türkiye Deri Sanayicileri Derneği (TDSD) Başkanı Burak Uyguner’in sözleri aslında Türk sanayicisinin çaresizliğini özetliyor: "Tarladaki ürünle yetinmek zorundayız, elimizdekiyle ne yapabiliriz artık ona bakacağız." Bu cümle, sadece deri sektörünün değil, coğrafyamızdaki üreticinin kaderi oldu. Elde kaliteli malzeme kalmayınca, o "yorgun" ve düşük standartlı malzemeden sanki birinci sınıfmış gibi bir ürün çıkarmaya çalışmak, bir nevi "yoktan var etmeye" çabalamak zorunda kalıyorlar.
Tabii bir de madalyonun küresel yüzü var ki orası daha da karışık. Diyelim ki bir mucize oldu, biz hayvanların genetiğiyle oynadık, ithal hayvanların derilerini pürüzsüz hale getirdik. Peki, bunu kime satacağız? Dünya değişiyor, tüketici alışkanlıkları evriliyor. Yeni nesil, nam-ı diğer Z kuşağı, "Ben hayvan derisi giymem, kullanmam" diyerek sektöre resti çekiyor. Dünyada her yıl kesilen ortalama 300 milyon hayvanın derisinin önemli bir kısmı artık işlenmiyor, çöp olup gidiyor. Talep daralıyor, baskı artıyor.
Velhasıl kelam; uyguladığımız ithal hayvan stratejisiyle ne tavuk ne de kırmızı et fiyatlarını dizginleyebildik, vatandaşın sofrasını şenlendiremedik ama sırtımıza giyeceğimiz ceketin kalitesini düşürmeyi başardık. Eskiler "Ucuz etin yahnisi yavan olur" derlerdi; bizde durum biraz daha vahim: Et pahalı, yahnisi yavan, derisi de delik oldu.
Şimdi sanayici, elindeki o kalitesi düşmüş ithal derilerle, dünyaya "sürdürülebilirlik" ve "dönüşüm" hikayeleri anlatarak ayakta kalmaya çalışacak. Bize de markette tavuk etiketine bakıp derin bir iç geçirirken, "En azından üzerimdeki ceket yerli malı" diye avunmak kalacak. Tabii eğer o ceket, ithal edilen hayvanın derisinden yapılmadıysa ve henüz yırtılmadıysa...