SON DAKİKA
web
Turizm Pazar 05 Nisan 2026 02:35

KADİM TOPRAKLARIN ÜRDÜN'Ü

Orta Doğu şu günlerde ne yazık ki çok üzücü olaylarla dünya gündeminde ancak, ben size Orta Doğu'nun kıymetli bazı hazinelerini, güzelliklerini anlatmak istiyorum. Gelin sizi yakın zamanda Orta Doğu'nun kadim topraklarına, Ürdün'e yapmış olduğum benim için unutulmaz seyahatten bahsedeyim

Kadim toprakların Ürdün'ü

Deniz DİKMEN

Ürdün, resmi adıyla Ürdün Haşimi Krallığı 1999 yılından bu yana Ürdün Kralı II Abdullah bin Hüseyin tarafından yönetiliyor. Ülke kuzeyinde Suriye, doğusunda Irak, güneyinde Suudi Arabistan ve batısında İsrail ve Filistin‘e (Batı Şeria) komşu ve Batı Asya’nın Güney Levant bölgesinde bulunuyor. 400 km uzunluğu ve 150 km genişliği ile hemen hemen Portekiz’den biraz daha küçük bir ülke.

Yerleşimi neolitik döneme kadar uzanan bu ülke muhtemelen ismini eski Mısır döneminde çok eski bir semitik kelime olan ‘Yarad’ kelimesinden alıyor. Bu kelime ‘akmak’ anlamına geliyor ve Ürdün Nehri’ni işaret ediyor. Bu nehir bölgede her daim stratejik, dini ve coğrafi öneme sahip olmuş ve Ürdün’den Ölü Deniz’e akar.

Aylardan Mart ve bölge için çok ideal bir sezon. Çünkü, hava gündüz açık ve 18 ile 25 derece dolaylarında. Çölde ise, geceleri tabi oldukça soğuk olabiliyor. İsrail’in güney sınırından Akabe’ye geçiyoruz. Oldukça heyecanlıyım çünkü Ürdün’ün meşhur Wadi Rum Çölü’ne ve antik Petra kentine gideceğiz. Akabe’de 4x4 araçlarımıza binip yaklaşık bir saat sonra 60 km uzaklıkta bulunan Wadi Rum Koruma Alanı’na varıyoruz. Dünyada birçok çölü gezdim ve çölün yapısını çok seviyorum ancak, Wadi Rum kuşkusuz içlerinde en özeli. 

2011 yılından bu yana bir UNESCO Dünya Mirası kabul edilen Wadi Rum yapısı, renkleri ve manzaraları ile olağanüstü güzellikte. İşte bu masalsı güzellikte olan çölde iki gece çadırda kalıyoruz. Gece kuma gömdükleri tencerelerde muhteşem etler pişirip sofralar kuruyorlar, gündüz araçlarımızla çevreyi geziyoruz. Gece yıldızların altında açık hava da çadırlarımızın yanı başında çaylarımızı yudumlayıp bu doğal güzelliğin tadına varıyoruz. 

İki gün sonra, Wadi Rum’dan yola çıkıp bu sefer kuzeye uzanıp yaklaşık 100 km uzaklıktaki Petra kentine gidiyoruz. Petra kenti bildiğiniz üzere 1985 yılından bu yana hem bir UNESCO Dünya Mirası hem de 2007 yılından bu yana yeni seçilen Yedi Dünya Harikası’ndan bir tanesi. 

urdun-2

Nebatiler kurdu

MÖ 4’üncü ile 1’inci yüzyılları arasında Nebatiler tarafından kurulan bu antik kent dudak uçuklatacak kadar güzel ve özgün. Rengi dolayısı ile ‘Gülpembe kent’ olarak adlandırılan bu muhteşem antik kent her daim Arabistan, Mısır, Suriye ve Fenike arasında bir kavşak noktası ve dolayısı ile çok önemli bir kervan ve ticaret kenti olmuş. Petra kentin yarısı inşa edilmiş diğer yarısı kayalara oyulmuş, dağlarla çevrili, daracık geçitleri, kanyonları, tiyatrosu, tapınakları olan bir kent. Sanırım Petra’nın en önemli özelliklerinden bir tanesi de kentin çölün ortasında olmasına rağmen sofistike alt yapısı nedeniyle büyük su rezervlerine sahip olması ve kervanların buraya ticaretin yanı sıra su ihtiyaçlarını karşılamak için gelmeleri. Kuşkusuz Petra dünyanın en ünlü ve etkileyici arkeolojik alanlarından bir tanesi.

Ürdün’e geldiğinizde Petra için en az bir tam gün ayırmanızı ve sabahın erken saatlerinde sit alanına gelmenizi öneririm. Biz küçük turu yapmamıza rağmen kentin içinde yaklaşık 8-10 km yürümüştük ve bu bizim tam günümüzü almıştı. Daha geniş alanlar gezmek isterseniz bu mesafe ve zaman bir o kadar daha da uzun oluyor.

Petra’yı gece karanlık çökünceye kadar gezmiştik ama gerçekten tadına doyamamıştık. Siz de buralara gelirseniz bu özgün mekanı çok seveceksiniz. 

Ürdün’e geldiğinizde Petra ve Wadi Rum’un haricinde mutlaka görmeniz gereken birtakım lokasyonlar var.

Ürdün toprakları İncil’de geçtiği için Hristiyan dinine göre bu ülkede çok kutsal mekanlar bulunuyor. Örneğin, Al Maghtas Ürdün Nehri kıyısında bulunan tarihi ve Hristiyan alemi için kutsal bir mekan. Burası Hazreti Yahya’nın Hazreti İsa’yı vaftiz ettiği yer. Bu vesile ile beyaz kıyafetleriyle nehre girip bu vaftiz törenini yad eden birçok turist kafile oluyor.

Bir diğer tarihi ve dini mekan ise, Mount Nebo. Burası tepelik bir alanda bulunuyor ve Hazreti Musa’ya atfen yapılmış bir yer. Rivayete göre burası Hazreti Musa ölmeden önce son kez Kudüs’e ve kutsal topraklara baktığı bir tepe. Bu sessiz tepe inanılmaz bir manzaraya sahip.

urdun-3

Madaba kenti

Ürdün’e geldiğinizde muhakkak görmeniz gereken yerlerden bir tanesi de Madaba kentinde aslında küçücük bir kilise olan St George kilisesi. Kilisenin özelliği kilisenin tabanında bu bölgeye ve özellikle Kudüs’e ait dünyanın en eski mozaik haritasının bulunması. Harita aslında bir mozaikten ibaret ve bölge ile ilgili olan dini veya tarihi çekişmelerde önemli bir belge olarak rol oynaması nedeniyle çok kıymetli.

Anjara (Church of the Lady of the Mountain) bu kurak, sonsuz dağlık bölgelerin içinde başka bir dini mekan. Anjara, Yordanya'da Vatikan tarafından 2000 yılında onaylanan beş kutsal hedeften biridir. İlk kilise 1897'de, parish 1933'te kuruldu. 1984'te Our Lady of the Mountain Şerifi oluşturuldu ve bölge, dünyanın çeşitli yerlerinden katılan binlerce dindarın ziyaret ettiği önemli bir Hristiyan pelerinlik merkezi olarak Kabul ediliyor. Kilise, hem tarihi hem de manevi değeriyle coğrafi ve kültürel anlamda öne çıkıyor. Bu mekanda günümüzde bir manastır bulunuyor. Rivayete göre burada Hazreti Meryem ve Hazreti İsa yolculuklarında bir mağarada konaklamışlar ve böylece burası da bir haç merkezi haline gelmiş.

Um Ar Rassas yine bir UNESCO Dünya Mirası olan bir destinasyon. Bu kültür mirası bölgesinde 16 adet Bizans kilisesi bulunuyor ve özellikle kilise tabanlarındaki mozaiklerle ünlenmiş bir mekan.

Bu gezide Hazreti İlyas’ın doğum yeri, Lut Kavminin yaşadığı bölge ve İncil’de geçen bir çok mekanlara denk gelebiliyorsunuz.

Elbette buralara kadar gelmişken deniz yüzeyinden 420 metre derinde olması nedeni ile dünyanın en alçak noktası Kabul edilen ve bir tuz gölü olan Ölü Deniz’i de görmeniz lazım. Tuz oranı o kadar yüksek ki bu suda batmanız imkansız. Özellikle tansiyon hastaların dikkatli olması gerekiyor zira tuz tansiyonların yükselmesine sebep oluyor.

Petra’dan sonra kuzeye doğru Ceraş kentine doğru tırmanıyoruz ve yol boyunca keşiflerimizi yapmaya devam ediyoruz. Bu yolculukta Ürdün Nehri bize ara ara eşlik ediyor. Ceraş ( jerash ) kentine geldiğimizde çok şaşırıyorum. Zira bu antik kent gördüğüm en iyi korunmuş Roma İmparatorluğu’na bağlı antik kentlerden bir tanesi.

urdun-1

Yapı çok iyi korunmuş

Yapı o kadar iyi korunmuş ki kentin içine girip sokaklarını gezdikçe antik kent adeta gözlerinizin önünde canlanıyor. Artemis Tapınağı, Zeus Tapınağı, Hippodrom’u, Hadrian Kapısı, Oval Forum’u, agorası, geniş meydan ve caddeleri, meydan çeşmesi, tiyatrosu, heykelleri, sarnıçları, kente giriş kapılarının görüntüleri ve ambiyansı inanılmaz. Sanki kent daha dün terk edilmiş gibi görünüyor.

Ceraş veya Antik Roma ismi Gerasa MÖ 4’üncü yüzyıla ait bir kent ve döneminde oldukça büyük bir ticaret merkezi olarak hizmet etmiş. Bu kadim kent MS 749 da bir deprem de kısmen yıkılmış ve yüzlerce yıl toprak altında kalmış ta ki 1806 yılında bir Avusturyalı arkeolog tarafından tekrar keşfedilinceye kadar.

Çeraş’ı gezerken yerel folklorik bir kıyafet giymiş küçük bir Ürdünlü kız çocuğu yanıma gelip benimle resim çektirmek istiyor. Kara göz kara kaş, uzun siyah saçları ile o kadar güzel ki. Birlikte fotoğraf çekip kısaca sohbet edince çok mutlu oluyor ve tekrar annesinin yanına dönüyor. Bu muhteşem antik Roma kentini gezdikten sonra yorgun ama çok mutlu Amman kentindeki güzel otelimize gidiyoruz. Otelimizde son akşam keyfinin mutluluğunu yaşıyoruz.

Toz toprak içindeki kıyafetlerimizi değiştirdikten sonra akşam yemeğine, açık büfemize iniyoruz. Orta Doğu Mutfağı çok keyifli, çok leziz ve bizim damak tadımıza çok uygun.

Açık büfemizde yok yok. Humus, Falafel, Babagannuş (patlıcan mezesi), Labaneh (süzme yoğurt peyniri), Tabbule salatası (bulgur ile hazırlanır), Ful Medames (pişmiş bir bakla yahnisi), çeşit çeşit pilavlar, etler, lavaş ekmekler, zeytin çeşitleri, turşular. Ne dilerseniz var.

Mansaf ise, yörenin misafirperverliğin sembolü haline gelmiş geleneksel harika fıstıklı ve etli bir pilav çeşidi ve genelde düğün, cenaze veya bayram sofralarında yerini alıyor. Mansaf soframızın baş köşesini süslüyor. Tatlı olarak ise aynı bizdeki gibi baklava, künefe, kadayıf, helva ve hindistancevizli irmik tatlısı ikram ediliyor. Hepsi o kadar leziz ki. Çok keyifli bir gezinin daha sonuna geldik.  Bu bölgeyi ve ülkeyi, bu kadim toprakları gezmiş ve görmüş olmanın büyük mutluluğunu yaşıyorum ve dilerim ki şu an Orta Doğu’da devam eden korkunç savaş tüm paydaşlar için bir an evvel daha fazla zayiat vermeden sona erer. Barış geri gelir ve insanlar tekrar huzur ve güvene kavuşur zira savaşın kazanını olmaz derler.

Umarım sizin için de bu yazımla bu coğrafyaya biraz ışık tutabilmişimdir ve her ne kadar şu sıralar gidemesek de kıymetli bilgiler aktarabilmişimdir.

ABONE OL