CAZIN DOĞDUĞU YER: HARLEM
New York'un kuzeyindeki Harlem, yüzyıllar içinde tarım bölgesinden Afro-Amerikan kültürünün dünyadaki en önemli merkezlerinden birine dönüştü. Harlem Rönesansı'ndan cazın altın çağına, sivil haklar mücadelesinden günümüzdeki çok kültürlü yapısına uzanan semt, tarih, sanat ve müziğin izlerini bugün de sokaklarında yaşatıyor

Deniz DİKMEN
Bu hafta sizi New York'un çok özgün bir yapıya sahip Harlem bölgesine götürmek; bu semtin zamanla nasıl bir kültürel dönüşüm yaşadığını, hangi tarihi gelişmelere sahne olduğunu anlatmak isterim. Zira Harlem'e gitmek benim için her zaman heyecan verici olmuştur. Harlem, Manhattan'ın kuzeyinde, 110'uncu ile 155'inci sokaklar arasında, Central Park'ın hemen sınırında konumlanıyor. Dünyaca ünlü bu bölge, Afro-Amerikan kültürünün en önemli merkezlerinden biri olarak tanınıyor. 20'nci yüzyılda Harlem, muhteşem caz kulüplerine, efsanevi müzisyenlere ve unutulmaz sahnelere ev sahipliği yapacaktı. Semtin batısında Hudson Nehri, kuzeyinde Harlem Nehri, doğusunda ise 5'inci Cadde uzanıyor. Bölgede asırlarca Amerika'nın yerli halklarından Lenni Lenapeli, nam-ı diğer Delaware kabilesi yaşıyor, halkın ismi kendi dillerinde "gerçek insanlar" anlamına geliyordu. Ancak 1658 yılında Hollandalı bir valinin buraya atanmasıyla bölgenin kaderi değişti ve Hollanda kökenli New Harlem köyü kuruldu. Köy, ismini Hollanda'daki Harlem yerleşiminden almaktadır. Bir zamanlar New York'un tamamen dışında kalan bu tarım bölgesi, o günden sonra inanılmaz bir değişim yaşayacak ve dünya çapında özgün bir kimliğe kavuşacaktı.

18'inci ve 19'uncu yüzyıllarda, birçok Amerikan filmine de konu olan zengin New Yorklu emlakçılar bu topraklara göz dikti; büyük arazileri çok uygun fiyatlara satın alarak ihtişamlı, lüks binalar inşa etmeye başladılar. "Harlem'in Waldorf'u" olarak bilinen Theresa Oteli 1843'te yükseldi ve tarihte önemli bir yer edindi. Dönemin muazzam yapılarından Harlem Opera Binası da 1889'da inşa edildi. 19'uncu yüzyılın sonlarında doktorlar, avukatlar, bankacılar, serbest muhasebeciler siyahi hizmetlileriyle birlikte bu bölgeye yerleşti. Ancak satışlar bir müddet sonra planlandığı gibi gitmedi; yapılan inşaatlar satılmıyor, binalar senelerce boş kalıyordu. Siyahilerin ise bu bölgeden ev almaları ya da kiralamaları o dönemde yasaktı.Uzun yıllar boş kalan binaları bazı emlakçılar siyahi ailelere kiraya vermeyi kabul etmeye başladı; ne var ki kiralar beyazlara kıyasla çok daha yüksekti ve üstelik binaların bakımı yapılmıyordu. Durum böyle olunca kirayı karşılayabilmek için bir dairede üç-dört siyahi aile birlikte yaşamaya başladı. Başka türlü masrafların altından kalkmak mümkün değildi.
Böylece siyahiler 1890'lardan itibaren Harlem'e yerleşmeye başladılar. 1904 yılında Philip A. Payton adlı siyahi işletmeci bölgede emlak alım satımı ve kiralamaya başlayınca, buraya yerleşen siyahi nüfusta ciddi bir patlama yaşandı. 1910'a gelindiğinde Harlem'e, Amerika'nın dört bir yanından hatta Karayip Adaları'ndan gelen 200.000 kişi yerleşmişti. Ekonomik şartlar gün geçtikçe ağırlaşıp, kiraları ödemek halk için giderek büyüyen bir sorun haline geliyordu. Bu zorlukları el birliğiyle aşmak ve hayatta kalabilmek için siyahi aileler semtte çay partileri düzenlemeye başladılar. Evde hazırladıkları atıştırmalıkları ikram ediyor, bir yandan da canlı müzik yapıyorlardı. Partiye gelenler küçük bir bilet parası ödeyip, toplanan bu paralarla ilgili evin kirası karşılanıyordu. Harlem'e yeni bir ruh gelmişti. Bu sayede ünlü cazcıların ve müzik gruplarının önü açılmış, caz kulüplerinin temeli atılmıştı. 1920-1930 yılları arasında ise Harlem Rönesansı yaşanmaya başladı. Harlem Rönesansı, Amerika'da ve dünyada yaşayan siyahiler için tarihi bir dönüm noktası olacaktı; zira siyahi topluluk büyük bir özgüvenle kendi mirasına, kültürüne, geleneklerine, müziğine ve sanatına sahip çıkacak, bunları dünyada en üst seviyelere taşıyacaktı.
Harlem'in ünlü caz kulüplerinde Ray Charles, James Brown, Ella Fitzgerald, Nat King Cole, Josephine Baker, Louis Armstrong gibi sanatçılar şöhrete ulaşacak, evrensel müzik dünyasına eşsiz katkılar sunacaklardı. Bu müzisyenler meşhur Apollo Tiyatrosu'nda sahne alıyor; New Yorklu beyazlar da Harlem'deki caz kulüplerine bu muhteşem sesleri dinlemeye akın ediyordu. Ulusal Caz Müzesi'nin bugün hâlâ Harlem'de bulunması tesadüf değildir. Manhattan'daki diğer otellerde kalmalarına izin verilmeyen siyahiler, Harlem'de 300 odalı Theresa Oteli'ne geliyordu. Bu otel; Malcolm X, Martin Luther King gibi siyasetçilerin, Muhammed Ali ve Joe Louis gibi sporcuların, sanatçıların, şarkıcıların, yazarların ve şairlerin konakladığı, buluştuğu bir mekân haline gelmişti. Theresa Oteli ve Harlem'in kendisi, 1960'larda siyahi sivil haklar hareketinin, gösterilerin, protestoların, tarihi toplantıların ve konuşmaların merkezi oldu. Siyahi dünya burada buluşuyor, haklarını savunuyor, varlığını ortaya koyuyordu.

1970'ler ve 80'ler sonrasında ise ne yazık ki bölgede yaşayan topluluk, siyahi halkın en yoksul kesimiydi. Biraz birikimi olanlar New York'un başka semtlerine göç etmişti. Geriye kalanlar işsizlik, yoksulluk ve sosyal sorunlarla boğuşuyordu. Kentteki kriminal olaylar patlama yaşıyor; bir yandan uyuşturucu satan çeteler, diğer yandan gasp olayları Harlem'in imajına ve atmosferine büyük zarar veriyordu. Bu sorunları gidermek için hükümetler sosyal konut siteleri inşa etse de bu yapılar daha çok gettolaşmaya ve problemlerin derinleşmesine yol açıyordu. 2010'lu yıllardan sonra ise bu kez beyaz topluluğun New York'un diğer semtlerindeki kiraları ödeyememesi ve uygun kiralık ev arayışı, semtin demografisini yeniden değiştirmeye başladı. 2009-2017 arasında Obama'nın ABD'nin ilk siyahi başkanı olması ve defalarca destek için Harlem'i ziyaret etmesi, yerel siyahi halk için kuşkusuz büyük bir umut ve sevinç kaynağı oldu. O yıllardan sonra Harlem bambaşka bir diyara dönüştü. Beyazların ve göçmenlerin de rahatlıkla yaşayabildiği, büyük küresel markaların mağazalarını açtığı, dünya mutfaklarından restoranların bulunduğu çok kültürlü bir merkez haline geldi. Yaşanmışlıklar bu semte özgün ve renkli bir karakter kazandırdı.
Belki yirmi yıl evvel Harlem'e ilk kez geldiğimde, üstü açık bir turistik otobüsle semti gezmiştik. Otobüsten inmememiz isteniyordu. Harlem sokaklarında beyaz insan neredeyse hiç yoktu ve yerel halk da yabancılara karşı biraz gergin görünüyor, bu nedenle pek kimse otobüsü terk etmiyordu. Yıllar sonra aynı sokaklardan geçtiğimde semtin bir devrim yaşadığını, bambaşka bir dünyaya dönüştüğünü gördüm ve çok şaşırdım. Hâlâ size sosyal konutların olduğu bölgelere gitmemenizi, karanlıkta yalnız başınıza bilmediğiniz sokaklara girmemenizi tavsiye ederim; ancak gündüz vakti ana caddelerde bir sorun yok. Eskiden buralara ayak basmak bile mümkün değildi. Otobüsün üst katından, açık havada bu dev semtin sokaklarını gezdiğinizde Theresa Oteli'ni, Apollo Tiyatrosu'nu, Mother A.M.E. Zion Kilisesi'ni ve bilumum Baptist kiliselerini, Schomburg Merkezi'ni, Malcolm X Bulvarı'nı, Harlem Pazarı'nı, Magic Johnson Tiyatrosu'nu, büyük bir özgürlük savaşçısı olan Frederick Douglass'ın Anıtı'nı ve Bulvarı'nı, Ulusal Caz Müzesi'ni, sosyal konut projelerini, duvarlardaki grafitileri ve ünlü siyahilere adanmış sokak ve cadde isimlerini görebilirsiniz.

Harlem'in dünyaca ünlü soul food restoranı Sylvia's'ı da mutlaka ziyaret edin. 1962'den bu yana hizmet veren bu mekân, 60'lı yıllarda ünlü cazcıların gece performanslarından sonra karınlarını doyurmaya geldikleri, o saatte açık olan tek restorandı. Çarşamba ve pazar günleri canlı müzik eşliğinde gospel brunch'lar hâlâ yapılır, aynı özel menü hazırlanır. Sylvia's günümüzde de siyaset, müzik ve sanat dünyasının ünlülerini, gurmeleri ve turistleri ağırlamaya devam ediyor. Bu arada Soul Food, Afro-Amerikan topluluğunun etnik, geleneksel mutfağıdır; kölelik döneminde hazırlanan yemeklere dayanır ve aynı zamanda bu topluluğun 1960'lardaki kültürel mücadelesinin, varoluşunun ve gururunun güçlü bir sembolüdür. Harlem sokaklarında dolaştığınızda bu ruhla her köşede karşılaşabilirsiniz. Günümüzde bile örneğin Harlem'in Senegal Mahallesi'nde küçük yerel restoranlarda canlı müzik eşliğinde Soul Food yiyebilir; bir zamanlar buraya damgasını vuran tarihin, kültürün, müzisyenlerin, sanatçıların ve özgürlük savaşçılarının bıraktığı izleri takip edebilirsiniz. Biz de gün boyu süren Harlem turumuzu bitirdikten sonra bu tatlı yaz gününde Central Park'a uzanıyor, parkın içinden Manhattan'ın diğer yakasındaki otelimize dönüyoruz. New York'a geldiğinizde kültür, sanat, müzik, direniş ve tarih kokan bu sokakları gezmenizi; siyahi topluluğun haklarını savunmak için mücadele veren o ikonik isimleri hatırlamanızı isterim. Harlem'i seveceksiniz.