Riyad ziyareti: Ekonominin ötesinde güvenlik arayışı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan ziyareti, kamuoyuna ağırlıklı olarak ekonomik iş birlikleri ve yatırım başlıklarıyla yansıdı.
Oysa bu temasların asıl ağırlık merkezi, giderek sertleşen bölgesel jeopolitiğin dayattığı güvenlik ve dış politika arayışlarında yatıyor. Orta Doğu’da taşlar yeniden dizilirken, Ankara ile Riyad arasındaki temaslar artık taktik değil, stratejik bir zeminde okunmalı.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Suudi Arabistan, güvenliğini büyük ölçüde ABD şemsiyesi altında tanımladı. Ancak son yıllarda bu güvenlik mimarisinin ciddi biçimde aşındığı görülüyor. Gazze’de süren savaş, Washington’un İsrail’e koşulsuz desteği ve Filistin meselesinde iki devletli çözümü fiilen devre dışı bırakan tutumu, Riyad açısından alarm zillerini çaldı. ABD ile ilişkiler kopma noktasında değil; fakat koşulsuz güven dönemi geride kalmış durumda.
Bu yeni tabloda Suudi Arabistan, bölgesel dengeyi yalnızca küresel aktörler üzerinden değil, güçlü bölge ülkeleriyle kuracağı iş birlikleriyle sağlamayı hedefliyor. Türkiye tam da bu noktada öne çıkıyor. Ankara, NATO üyesi olmasına rağmen son yıllarda bağımsız dış politika refleksleri geliştiren, sahada askerî varlık gösterebilen ve kriz bölgelerinde etkili bir aktör hâline gelen bir ülke konumunda.
Gazze krizi, bu yakınlaşmanın zeminini güçlendiren başlıklardan biri. Türkiye’nin Filistin meselesinde izlediği net ve yüksek profilli diplomasi, Riyad’ın sessiz ama dikkatli çizgisiyle örtüşen alanlar yaratıyor. Suudi Arabistan doğrudan cephe siyaseti yürütmese de, bölgesel istikrarsızlığın kendi güvenliğini tehdit ettiğinin farkında. Bu nedenle Ankara ile kurulacak daha derin bir siyasi ve güvenlik diyaloğu, Riyad açısından rasyonel bir seçenek olarak görülüyor.
Güvenlik boyutunda dikkat çeken bir diğer unsur, Türkiye’nin savunma kapasitesinde yaşanan dönüşüm. 1979’daki Kâbe Baskını sırasında Suudi yönetiminin güvenlik desteği için Fransa’ya başvurması, o dönem Türkiye’nin bölgesel askerî rolünün sınırlı olduğunun göstergesiydi. Bugün ise Türkiye, insansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine kadar geniş bir savunma ekosistemi inşa etmiş durumda. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahadaki etkinliği, Ankara’yı yalnızca bir diplomasi aktörü değil, aynı zamanda caydırıcı bir güvenlik unsuru hâline getiriyor.
Bu durum, Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye bakışında belirgin bir değişime işaret ediyor. Riyad artık Türkiye’yi ideolojik rekabetin parçası olan bir ülke değil, bölgesel istikrarın inşasında rol oynayabilecek askerî ve siyasi bir aktör olarak değerlendiriyor.
Elbette bu sürecin kısa vadede bir askerî ittifaka dönüşmesi beklenmemeli. Suudi Arabistan denge siyasetine dayalı dış politikasını sürdürecektir. Ancak açık olan şu: Erdoğan’ın Riyad ziyareti, Orta Doğu’da güvenliğin yeniden tanımlandığı bir dönemde, Türkiye’nin bu denklemin merkez aktörlerinden biri olma iddiasını güçlendiren stratejik bir adımdır