Advertisement
SON DAKİKA

Ortadoğu'nun kaderi 2. bölüm

Ortadoğu halkları yozlaşmış monarşiler ve diktatörlüklerce yönetildiler on yıllarca. Daha doğrusu ezildiler, sömürüldüler. Olduklarından farklı davranmaya zorlandılar.

Şahsiyetlerini kaybettiler. İran ve Tunus’ta başörtüsü ile sokağa çıkmak yasaklandı. Güney Yemen ateizmi resmen benimsedi. Umman’da kadınlar yalnız başlarına sokağa çıkmaktan men edildiler. Eşleri ve birinci derece akrabaları olan bir erkekle birlikte, ancak günün belli saatlerinde çarşaflı ve peçeli olarak çarşı, pazar, hastane, türbe ve camii gibi yerlere gidebilirlerdi.  

Monarşiler İslam adına ezdiler halkı, diktatörlükler modernleşmek için. Ama ezme ve ezilme filleri değişmedi. Darbeler, ihtilaller oldu ama gelen gideni arattı. Her rejim değişikliğinde zulüm ve yolsuzluklar katmerlendi. Diktatörler sömürünün yanında anlamsız, gereksiz ve lüzumsuz savaşlara soktular halklarını. 

Bu ortamda Seyit Kutup ve Mevdudi’nin başlıca ideologları oldukları siyasal İslamcılık hızla yayıldı. Suudi Arabistan, Selefi-Vehhabiliği yaymak için büyük bütçeler ayırdı. Vehhabilik mevzi kazandıkça güçlenecekler ve İslam dünyasının lideri olacaklardı. Böylece Ortadoğu halkları Şii-Sünni-Selefi-Vehhabi-Batıcı-BAAS-Sosyalist gibi görüşleri benimseyen gruplara bölündü. Demokrasi ve demokrasi kültürü olmayınca bu bölünme düşmanlaşmayı da beraberinde getirdi.

Ülkelerin kalkınamaması, halkların fukaralığı, yolsuzluklar, zulüm ve İsrail karşısında düşülen acizlik, monarşileri de diktatörlükleri de zayıflatırken, hiçbir ülkede iktidar olamayan ama her yerde örgütlü olan siyasal İslamcıları güçlendirdi. Hiçbir yerde iktidar olamadıklarından başarısızlıkta pay sahibi değildiler. Siyasal İslam’ın en güçlü temsilcisi olan Müslüman Kardeşlere (İhvan) Arap devletlerinin hepsi düşmandı. Zira İhvan hem şeriatçı hem de cumhuriyetçiydi. 

Sovyetlerin 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesi Ortadoğu’yu derinden etkiledi. İşgale direnmek için etnik, mezhep hatta tarikat bazlı mücahit örgütleri kuruldu. Mücahitlerin başlıca sponsoru Suudilerdi. Ortadoğu’nun her tarafından binlerce genç Afganistan’a cihada katılmaya gitti. On yıldan uzun süren cihat bitince insan öldürmeye alışmış, her koşula adapte olabilen ve İslam’ı çok ilkel algılayan yirmi binden fazla Arap, vatanlarına döndü. Suudi Arabistan tarafından desteklenen Arap mücahitler Afganistan ve Pakistan medreselerinde aldıkları eğitim nedeniyle Selefi-Vehhabi İslam’ını benimsemişlerdi.

Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine Amerikan askerlerinin İslam topraklarına yerleşmesi, Suudilerle mücahitlerin ayrışmasına yol açtı. Arap devletlerini Batılıların uşağı olmakla itham eden mücahitler, bünyesinden onlarca örgüt çıkan El Kaideyi kurarak Arap devletleriyle ve Batılılarla silahlı mücadeleye giriştiler. İhvandan daha yoz, ilkel ve acımasızdılar. Terörü ve sivil hedeflere saldırmayı meşru görüyorlardı. İhvan, her ülkede koşullara göre farklı stratejiler uygulamakla birlikte özünde silahlı bir örgüt değildi. Terör eylemlerine başvurmuyordu.

Siyasal İslamcılarında memleketlerini iyi yönetmek için hazırlıkları yoktu. Ne planları vardı nede programları. Batıcı yönetimlerden kurtulunca, yozlaşmış hanedanlar tasfiye edilince her şey kendiliğinden düzelecekti. Her sorunun çözümü Kuran da vardı. Başka arayışlar lüzumsuzdu. Müslümanlar dindarken cihana hükmetmişler dinden uzaklaşınca zelil olmuşlardı. Eğer işler kötüye giderse ‘’Allah’ın takdiri böyle’’ ‘’Demek ki Allah bizi böyle imtihan ediyor’’ derdi siyasal İslamcılar.  

Söz konusu İslam ve Kuran olunca, inanmış toplulukların bu teze itiraz etmeleri zor. Oysa ne peygamberimiz ne de siyasal İslam’dan önce yaşayan Müslümanlar İslam’ı böyle anladılar. Kuran çiftçiye tarlayı nasıl ekeceğini, çobana nasıl hayvan yetiştireceğini, aşçıya nasıl yemek yapacağını öğretmediği gibi devletin nasıl yönetileceğini de öğretmez. Allah insanlara doğru ve yanlışları bildirir. Doğruların yapılmasını ve yanlışlardan sakınılmasını ister.  

Siyasal İslamcıların ilk iktidara geldikleri ülke olan Sudan, katliamlara şahit oldu. Darfur’daki bir milyondan fazla zenci Müslümanı, Arap Müslümanlar katletti. Ülke kuzey ve güney olarak ikiye bölündü. Çok zengin petrol kaynaklarını aktive edemedi. Somali’de de tablo benzerdi. Köleliğin ve köle ticaretinin yasal olduğu Moritanya iç savaştan, yokluktan ve yoksulluktan muzdarip. Yerel seçimleri İslamcıların kazandığı Cezayir hızla on yıldan uzun süren iç savaşa sürüklendi. 

Arap Baharından sonra iktidara gelen İslamcılarda başarılı olamadılar. Arap baharının çok vahim sonuçları oldu. 1979 senesinden beri İslam coğrafyasında etkili olmaya çalışan İran birçok ülkede netice aldı. İran’ın ideolojisi, siyasal İslamcılığın bir türevi olan siyasi Şiiliktir. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi Beyrut ve Bağdat’tan değil Tahran’dan talimat alıyorlar. Husiler, HAMAS, Emel ve eski Suriye rejimi İran’ın diğer güçlü müttefikleriydi. İran’ın, Şii nüfusu olan ülkelerdekiler daha etkili olmak üzere, İslam ülkelerinin tamamında taşeron örgütleri var. İran bu örgütleri güçlenmek ve etkisini artırmak için kullandı. Ülkeleri böldü, halkları parçaladı. Yüzyıllarca huzur içinde yaşayan insanlar birbirlerini katlettiler. İran’ın elini attığı ama bölünmeyen, kan ve gözyaşına boğulmayan ülke yok.

Tarihi süreç ve Arap baharı Yemen, Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve Sudan gibi devletlerin ‘’başarısız devlet’’ veya bir diğer tarifle ‘’iflas etmiş devlet’’ olmalarına yol açtı. Ortadoğu’yu fakirleştirdi. Körfez zengin demeyin, çok daha zengin olabilirdi. Hele dünyanın en zengin petrol ve gaz rezervlerine sahip olan Libya ve Irak Kaddafi ve Saddam yerine makul liderler tarafından idare edilselerdi Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve BAE kadar zengin olabilirlerdi.