Marka olmadan rekabet olur mu?
Türkiye ekonomisinin kronikleşen sorunlarından biri, üretmek ile değer yaratmak arasındaki farkı hâlâ tam anlamıyla kapatamamış olması.
Türkiye Ayakkabı Sanayicileri Derneği Başkanı Berke İçten’in tespitleri, aslında yalnızca ayakkabı sektörünün değil, Türkiye’nin ihracat modelinin de röntgenini çekiyor: Güçlü üretim var, ancak zayıf marka değeri.
Bugün küresel ticarette rekabet, maliyet üzerinden değil algı üzerinden şekilleniyor. İtalya ayakkabıyı sadece üretmez; “tasarım ve kalite” satar. Çin ise düşük maliyet avantajını devlet destekli markalarla yukarı taşımaya çalışır. Türkiye ise iki model arasında sıkışmış durumda: Ne tam anlamıyla düşük maliyetli üretici, ne de güçlü bir marka ekonomisi.
İçten’in “önce ülke markası” vurgusu bu yüzden kritik. Çünkü küresel pazarlarda şirketlerin kaderi çoğu zaman ülke algısıyla yazılıyor. “Made in Italy” bir kalite vaadiyken, “Made in Turkey” hâlâ net bir konumlanmaya sahip değil. Bu belirsizlik, Türk üreticisinin fiyat kırarak rekabet etmesine yol açıyor; bu da kârlılığı ve sürdürülebilir büyümeyi zayıflatıyor.
Çakma ürünler zarar veriyor
Sorunun bir diğer boyutu ise kayıt dışılık ve sahte ürün ekonomisi. Çakma ürünler yalnızca vergi kaybına neden olmuyor; aynı zamanda yerli markalaşma sürecini içeriden sabote ediyor. Bir girişimci hem Nike gibi küresel devlerle hem de onların taklitleriyle rekabet etmek zorunda kalıyorsa, bu piyasada sağlıklı bir marka inşasından söz etmek zorlaşıyor. Bu noktada devletin denetim kapasitesi ve yaptırım gücü belirleyici hale geliyor.
Ancak asıl kırılganlık, küresel gelişmelerin maliyetler üzerinden yarattığı baskıda ortaya çıkıyor. Enerji fiyatlarındaki artış, doğrudan petrokimya girdilerine; oradan da üretim maliyetlerine yansıyor. Özellikle Orta Doğu’da artan gerilim ve Hürmüz Boğazı gibi kritik hatlar üzerindeki riskler, yalnızca enerji piyasalarını değil; ayakkabı gibi emek-yoğun sektörleri de derinden etkiliyor. Çünkü bu sektörlerde maliyet artışı doğrudan rekabet gücünü aşındırıyor.
Üç temel adım atılmalı
Makro tarafta ise en kritik başlık kur-enflasyon dengesi. Türkiye’de uzun süredir üretici, maliyetlerini enflasyonla artırırken gelirini görece baskılanmış kur üzerinden elde ediyor. Bu makas açıldıkça ihracatçı kârlılığı eriyor. İçten’in dikkat çektiği gibi, bu dengenin kurulamadığı bir ortamda markalaşma yatırımları ikinci plana itiliyor. Çünkü firmalar önce hayatta kalmaya, sonra büyümeye odaklanıyor.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde net bir yol ayrımı var: Ya düşük kâr marjlı fason üretim döngüsünde kalmaya devam edecek ya da ülke algısını güçlendirerek markalı ihracata geçiş yapacak. Bunun için ise üç temel adım kaçınılmaz görünüyor: Güçlü ve tutarlı bir ülke markası stratejisi, kayıt dışılıkla etkin mücadele ve üreticiyi kur-enflasyon dengesizliğine karşı koruyan bir makro politika seti.
Aksi halde Türkiye üretmeye devam eder; ama başkalarının markalarını büyütür.

