SON DAKİKA

ABD-İsrail hamlesinin stratejik arka planı

Mustafa Deniz 02 Mar 2026

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik son saldırıları, Orta Doğu'da zaten kırılgan olan dengeleri yeniden sarsarken, bölgesel gerilimin hangi saiklerle tırmandığı sorusu da yeniden gündeme taşındı.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in, İran hedeflerine yönelik askeri hamleleri; yalnızca askeri değil, diplomatik ve stratejik boyutlarıyla da ele alınmayı gerektiriyor.

Nükleer program ve caydırıcılık meselesi

Saldırıların temel gerekçesi olarak İran’ın nükleer programı gösteriliyor. Tahran yönetimi programın barışçıl amaçlı olduğunu savunsa da özellikle İsrail uzun yıllardır İran’ın nükleer kapasitesini “varoluşsal tehdit” olarak tanımlıyor. ABD tarafında ise nükleer silahların yayılmasını önleme politikası ön planda.

2015’te imzalanan ve Trump döneminde Washington’un çekildiği nükleer anlaşma, bugün fiilen askıda. Anlaşmanın çöküşü, diplomatik zeminin zayıflamasına ve askeri seçeneklerin daha görünür hale gelmesine yol açtı. Son saldırılar, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin arttığı yönündeki raporların ardından gelmiş olması nedeniyle “önleyici caydırıcılık” çerçevesinde değerlendiriliyor.

Bölgesel güç mücadelesi

İran yalnızca bir nükleer güç değil; aynı zamanda Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de etkin bir aktör. İsrail açısından İran’ın bölgedeki vekil güçler üzerinden kurduğu etki alanı, doğrudan güvenlik tehdidi olarak görülüyor. Özellikle Hizbullah’ın askeri kapasitesi ve Suriye’de İran destekli unsurların varlığı Tel Aviv’in kırmızı çizgileri arasında.

ABD açısından bakıldığında ise mesele yalnızca İsrail’in güvenliğiyle sınırlı değil. Körfez’deki enerji güvenliği, deniz yollarının açık tutulması ve müttefik Arap ülkelerinin savunulması da Washington’un hesapları arasında. İran’ın bölgesel nüfuzunun artması, ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik ağırlığını dengeleme arayışını tetikliyor.

İç politik dinamikler

Her üç ülkede de iç siyaset faktörü göz ardı edilemez. İsrail’de güvenlik başlığı, hükümetlerin en hassas alanı. İran’a yönelik sert tutum, iç kamuoyunda güçlü destek bulabiliyor. ABD’de ise seçim takvimi, Kongre dengeleri ve kamuoyunun dış müdahalelere bakışı, yönetimin askeri kararlarını etkileyebiliyor.

İran tarafında ise dış tehdit algısı, rejimin iç konsolidasyonunu güçlendiren bir unsur olarak işlev görüyor. Dış saldırılar, milliyetçi refleksleri artırarak yönetimin toplumsal desteğini pekiştirebiliyor.

Mesaj kime?

Son saldırıların yalnızca İran’a değil, aynı zamanda bölgedeki diğer aktörlere de mesaj içerdiği söylenebilir. Bu mesaj; “nükleer eşiğe yaklaşmanın bedeli olur” şeklinde okunabileceği gibi, “bölgesel vekil güçler üzerinden yürütülen stratejiye tolerans gösterilmeyecek” biçiminde de yorumlanabilir.

Ancak burada temel risk, kontrollü gerilim stratejisinin kontrolden çıkmasıdır. İran’ın doğrudan ya da dolaylı misilleme kapasitesi, çatışmanın coğrafi alanını genişletebilir. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir gerilim, küresel enerji piyasalarını doğrudan etkileyebilir; bu durum Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler açısından da ekonomik sonuçlar doğurur.

Diplomasi ihtimali zayıf mı?

Tarafların açıklamalarına bakıldığında sert söylem öne çıkıyor. Ancak geçmiş deneyimler, askeri hamlelerin çoğu zaman diplomatik pazarlıkların zeminini hazırladığını gösteriyor. Kontrollü tırmanma, masaya daha güçlü oturma stratejisinin parçası olabilir.

Bugünkü tablo, kesin bir savaştan çok, karşılıklı caydırıcılık testine işaret ediyor. ABD ve İsrail’in saldırıları, İran’ın nükleer ve bölgesel kapasitesini sınırlandırma amacı taşıyor olabilir; İran’ın vereceği yanıt ise gerilimin yönünü belirleyecek.

Sonuç olarak mesele yalnızca askeri bir operasyon değil; nükleer denge, bölgesel güç rekabeti ve iç siyaset dinamiklerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir denklem. Bu denklemde atılacak her adım, sadece Orta Doğu’yu değil, küresel ekonomiyi ve güvenlik mimarisini de etkileme potansiyeline sahip.

Bu arada hatırlatmadan geçmeyelim. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz yıllarda “İran’ı bitirirsek sırada Pakistan var” açıklaması yapmıştı. Bilindiği gibi Pakistan, nükleer silahlara sahip dokuz devletten biri. Yapılan bu açıklama, savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılma olasılığını yükseltiyor.