BÜYÜCÜLER KENTİ EDİNBURGH
Aylardan mart ve her ne kadar yavaş yavaş ilkbaharı beklemeye başladıysak da kuzey yarım kürenin bazı coğrafyalarında bize göre hava hâlâ oldukça soğuk. Gelin bu hafta hep birlikte İskoçya'nın hâlâ soğuk günlerin yaşandığı muhteşem başkenti Edinburgh'a gidelim

Deniz DİKMEN
Bu sefer Londra’da aracımızı kiraladık ve İskoçya’yı keşfetmeyi seçtik. Yaklaşık 7 saatlik bir yolculuğun ardından İngiltere’nin bir ucundan diğer ucuna kadar uzanıyor ve soluğumuzu İskoçya’nın başkenti Edinburgh’da alıyoruz.
Edinburgh, İskoçya’nın güneydoğusunda bulunuyor. Kent, ülkenin doğu kıyısında, Kuzey Denizi’nin bir nevi fiyordu sayılan *"Firth of Forth"*ta konumlanıyor; güneyinde ise Pentland Tepeleri bulunuyor. Edinburgh, yaklaşık yarım milyon nüfusu ile Glasgow’dan sonra ülkenin ikinci büyük kenti; aynı zamanda tarihi ve kültürel merkezi.
Hava soğuk; gün içinde sıcaklık sadece 8-9 derece oluyor. Hava güneşli olsa da ara ara kısa yağmurlar yağıyor. Kuzey rüzgarlarının gücünü ve soğukluğunu iliklerimize kadar hissedebiliyoruz ancak hava o kadar temiz ki... Uzun zamandır bu kadar bol oksijenli, pırıl pırıl bir havaya hasret kalmışız.
Aracımızı kent merkezine park ediyoruz ve Edinburgh’un eski kentini (Old Town) gezmeye başlıyoruz. Edinburgh’un methini hep duymuştum ancak bugüne kadar bu güzel kente gelme fırsatı bulamamıştık. Kenti gezmeye başlayınca insanların buradan neden bu kadar büyülendiğini anlamaya başladım.

Kent güzel korunmuş
Eski kent merkezinde karşımızda, 135 metre yükseklikte dev bir kayalık tepede konumlanan ve tüm kente hâkim, Edinburgh’un ikonik başyapıtlarından biri olan Edinburgh Kalesi yükseliyor. Yapılan araştırmalara göre yaklaşık 3000 yıldır bu ikonik tepede her zaman bir yerleşim bulunmuş. Günümüzde gördüğümüz Edinburgh Kalesi ise 1130 yılında inşa edilmiş.
Eski kente ait binaların birçoğu Orta Çağ dönemine ait. "Closes" veya "Wynds" olarak adlandırılan daracık sokaklarla ve geçitlerle kentin değişik bölgeleri arasında geçiş yapabiliyor veya kentin alt kısmından tepelik bölgeye çıkabiliyorsunuz. Bu daracık, biraz da karanlık geçitlerde inanılmaz bir rüzgar esebiliyor. Bazı yerlerde ise geçit sandığınız o daracık yol sizi gizli saklı bir dükkana, bir bahçeye veya bir arka avluya götürebiliyor. Kent o kadar güzel korunmuş ki binaların çoğu hikâyeleri ve tarihçeleri ile birlikte neredeyse hiç bozulmamış. Kentteki bazı binalar ise 17. yüzyıla ait.
Yapıların hepsi yüksek katlı taş binalar ve kendilerine özgü bir mimarileri var. Avrupa’nın hiçbir ülkesinde buna benzer bir mimari daha önce görmedim.
Kentin eski sokaklarından öncelikle yukarıya tırmanıp muhteşem Edinburgh Kalesi’ni ziyaret ediyoruz. Kalenin önündeki terastan inanılmaz güzel bir kent manzarası bizi bekliyor. Edinburgh’un silueti çok güzel; kentin üstündeki bu terasta gökyüzünün renklerini ve hızla yer değiştiren bulutları seyretmek de bir o kadar heyecan verici ve keyifli. Güneş pırıl pırıl parlasa da bir yandan buz gibi bir rüzgar esiyor ama keyfimiz gayet yerinde.
Edinburgh’un en turistik bölgesi
Kalenin önünden Holyrood Sarayı’na kadar Edinburgh’un "Royal Mile" olarak adlandırılan ve gerçekten yaklaşık bir mil uzunluğundaki tarihi caddesi uzanıyor. Burası, eski kentin kalbinin içinden geçen ve batıdan doğuya doğru yokuş aşağı inen bir cadde.
Günümüzde burası Edinburgh’un en turistik bölgesi ve bu caddede birçok tarihi eser bulunuyor. Örneğin 14. yüzyıla ait St. Giles Katedrali burada yükseliyor. Bu kilise aynı zamanda "High Kirk of Edinburgh" olarak da adlandırılır; yani Edinburgh’un ulu kilisesidir. Bu kiliseyi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim zira Avrupa’nın diğer kiliselerinden çok farklı olduğunu göreceksiniz. Kilise görsel olarak çok güzel; tüm camlarında bulunan renkli vitray çalışmaları çok özel. İç mekânındaki ahşap süslemeler, düzenlemeler, bayraklar ve içeride bulunan dev tarihi org çok özgün. Kilisenin arka kısmında ise sanırım eskiden pek umuma açılmayan özel bir loca var; bu locayı da görmenizi isterim.
Royal Mile’da aynı zamanda Castle Esplanade, Castlehill, Lawnmarket, High Street, Canongate ve Abbey Strand gibi yapıları da göreceksiniz. Tüm bu yapıların arasında küçük butik dükkanlar sıralanıyor. Birçoğu tarihi yapı olarak korunmuş. Bütün dükkanların gerek vitrinleri gerek iç dekorları kentin bu Orta Çağ ruhuna uygun olarak hazırlanmış sanki. Eski kitaplar, eski mobilyalar, eski merdivenler... Kendinizi bütün kentte başka bir çağa gelmiş gibi hissediyorsunuz.
Gotik bir hava hâkim
Dükkanlarda tüvit yün ürünler veya yerel yünden şallar, atkılar, bereler, eldivenler ve şapkalar bulabilirsiniz. Birçoğu İngiltere’nin veya İskoçya’nın kendi üretimi olan kumaşlardan hazırlanıyor. Günümüzde hâlâ dikim yapan kült dükkanları ve terzileri bulunuyor. Kullanılan ekose kumaşlar İskoçya’nın yüzlerce klanına ait. Her klanın kendine ait renkleri ve ekose desenleri var; bu nedenle çarşıya indiğinizde yüzlerce değişik ekose kombinasyonu ve dizaynı size sunuluyor.
Kentin yapısından kaynaklı olarak genel ambiyansta gotik bir hava hâkim. Belki de bundan dolayı çok özgün dükkan konseptlerine denk gelebiliyorsunuz. Örneğin birçok büyücü dükkanı, cadılık üzerine dükkanlar, eski hikâyelere dayanan korkutucu ürünler satan yerler ve fosil dükkanları bulunuyor. Ölü karga kafası şeklinde sabunlar, baykuşlar, büyücü asaları ve cadı kıyafetleri gibi ilginç şeyler bulabilirsiniz.
Bunun sebeplerinden biri de dünyaca meşhur Harry Potter serisinin yazarı J.K. Rowling’in kitaplarının bir kısmını Edinburgh’da yazmış olması. Royal Mile’a çok yakın, Rowling’in kitaplarını kaleme aldığı "Elephant House" adındaki kafe bulunuyor. Hatta bu kafenin arka kısmında Greyfriars Mezarlığı'nı göreceksiniz. Bir rivayete göre Rowling, Harry Potter romanlarındaki bazı karakterlerin isimlerini bu mezarlıktaki mezar taşlarından esinlenerek seçmiş. Biz de bu bölgeyi gezdiğimizde mezarlıkta birçok karakterin ismine rastlıyoruz: Thomas Riddell, William McGonagall ve Potter gerçekten bu mezarlıkta yatan kişilerin isimleri.
Bu nedenle Edinburgh’un eski kent merkezinde; büyücü asaları, şapkalar ve lisanslı kıyafetler gibi birçok aksesuarın satıldığını göreceksiniz. Bu dükkanlardan biri geçmişte eski bir çalı süpürgesi dükkanı bile olabiliyor. Edinburgh’da birçok isim ve sembol size Rowling’in dünyasını hatırlatacaktır. Ayrıca Greyfriars Mezarlığı'nda kentin sevilen köpeği Bobby’nin de mezarı ve heykeli bulunuyor.
Dükkanın hikâyesi enteresan
Kenti gün boyunca karış karış gezerken; dükkanlara, dar geçitlere ve tarihi binalara girip çıkarken öğleden sonra yorgun düşüyoruz ve bir şeyler atıştırmak istiyoruz. Tavsiye üzerine Royal Mile’da çok şirin bir kafeye gidiyoruz. Bu dükkanın hikâyesi de çok enteresan: Kafe, caddenin arka avlusunda bulunuyor ve 18. yüzyılda burada marangozluk yapan birine aitmiş. Ancak bu marangoz, insanların evinin ölçülerini alıp dolap tasarlarken bir yandan da müşterilerinin evlerini soyarmış. Zamanla bu fark edilince Amsterdam’a firar etmiş ancak yine de yargılanmaktan kurtulamamış ve sonunda idam edilmiş.
Oturduğumuz bu kafede marangozun hikâyesini duvarlara resmetmişler ve o döneme ait marangozluk objelerini dekor olarak bırakmışlar. Günümüzde bu şirin kafede çorbanızı içerken veya scone’larınızı yerken kendinizi bu hikâyenin ortasında bulabilirsiniz.
Edinburgh eski kent merkezinde, eski çağlarda halka açık infazlar başlıca Grassmarket’te yapılırmış. İkinci bir infaz merkezi ise St. Giles Katedrali yakınında, High Street’te bulunan eski hapishane ve yönetim binasının önüymüş.
İşte Edinburgh’un eski kenti her yeriyle bu hikâyelerle dolu. Her yerde Orta Çağ’a ait izler karşınıza çıkıyor. Dev tarihi binalar, karanlık sokaklar, kaldırım taşlarının sesi, gizli köşeler, ıslık çalan rüzgar ve gölgeler... Her şey bir şekilde gotik bir atmosferi hatırlatıyor.
Edinburgh’u çok sevdim ve kesinlikle görülmeye değer buldum. İskoçya; büyüleyici coğrafyası, etkileyici tarihi, özgün kültürü ve mimarisi ile mutlaka listenizde olmalı. Çok etkilendiğim bu ülke ile ilgili önümüzdeki haftalarda da size değişik yazılar yazıp belki de hiç duymadığınız bilgiler vereceğim. Umarım bu güzel ülkeden siz de benim kadar keyif alırsınız.