Dolar $
15,99
%0.00 0.00
Euro €
16,80
%0.00 0.00
Sterlin £
19,85
%0.00 0.00
Altın
938,81
%0.00 0.00
SON DAKİKA

Türkiye devlet adamları

Türkiye'de devlet adamı pek nadiren yetişmiştir.[1] Hatta bu tabiri hakkıyla hakeden kişiler şimdi şimdi görülmektedir. Fransa krallarından XI. Louis (1423- 1483) birbirine muarız (zıt) görünen efkâr ve menafii (düşünce ve çıkarları), güzel yönetim ve uzlaşma; cebir ve şiddet yerine karşılıklı mukaleme ve muhatabe (diyalog) ile düşmanlarını yola getirmiş ve siyaset dünyasında bir yenilik ve gelişme göstermişti. Zira, o de­virlerde bile kılıcına güvenen savaşçılar yerine; müdebbir (ölçülü/dikkatli düşünen ve davranan) bir siyaset adamının daha yararlı bir iş gö­receği anlaşılmıştı.

XV. asırda Avrupa siyasî ilişkilerinde biraz gelişme gösteren bu meslek, Türki­ye tarafından ancak XIX. asırda kabul edilmiş ve fenn-i hükümet (hükümet yönetimi) adıyla bilinen yönetim şekli ise ancak yeni yeni uygulanmaya başlanmıştır. Osmanlı Sultanları içinde pek çok fevkalâde fıtrat sahipleri olduğu gibi, bu asrın başlarına kadar yönetimde bulunmuş olan iki yüz vezir arasından da az çok deha sahibi olanlar ve nadir özellikleri bulunanlar da eksik değildir. XVI. asırda, iki padişahın saltanatı (Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim.) dönemlerinde akıl ve tedbiri, azim ve metaneti sayesinde ülkesini izmihlâlden (yıkılmaktan) kurtarmış bir Sokullu da görülmüştür.

Köprülü ailesi

Meşhur Köprülü ailesi, Türkiye'ye; iktidardan ileri görüş sahibi birçok vezir yetiştirmiştir. Köprülülerin birincisi, saraydan çıkmaydı. Adı geçen vezir vefatı sırasında; siyasi anlayışını, padişaha nasihat biçiminde söylediği şu sözlerle özetlemiştir:

"Kadın sözüne kulak asmamalı; hiçbir tasavvur ve niyeti gereğinden fazla dallandırıp budak­landırmamalı; hazineyi her ne vasıta ile olursa olsun doldurmağa gayret etmeli ve daima askerle be­raber bizzat harekete hazır olmalı."

Köprülülerin ikincisi, fakat şöhretçe en birincisi Fazıl Ahmet Paşa[2] hükûmet yöntemini biraz anlamış gibi görünüyor ise de: Âdet üzere hediye takdim etmeyi unutmuş olan Fransa Sefirine "Çı­fıt" tabiri ile çıkışarak, sefiri başağasına tokatlatmış olması döneminde art niyetin hayli fazla ilerlemiş olduğunu gösterir.[3]

Avrupa'nın en meşhur devlet adamlarından Cromwell’ler,[4] Mazarin’ler,[5] devletin menfaatlerini dü­şüncelerinde cem’ ile, isteklerini ve amaçlarını siyaset yoluyla elde etmeye çalıştıkları halde; Köprülüler, diğer bir çok vezir gibi bütün zekâ ve güçlerini makamlarının korunmasına hasr ederler idi.

Son asır Osmanlı devlet adamları arasında Râgıp Paşa'yı anmak zorunludur. Adı geçen, Prusya Kralı II. Frederich ile Avusturya aleyhine bir ittifak anlaşması aktetmek gibi anılmaya değer bir iş görmüştür. Râgıp Paşa, erbab-ı kalemden (yazarlardan) idi. Eserleri hala Os­manlı tarihçileri tarafından rağbet ve kabul gördüğünden tarihçiler kendisine: “Reis-ül vüzerâ” ve “Sultan-üş şuerâ” (vezirlerin başı ve şairlerin sultanı) unvanını vermişlerdir. Ragıp Paşa'nın devletin ih­yası ve ülkenin kalkınması için tasavvur ettiği düşünceler bir hayalden ibaret kabul edilse bile, ancak davranışlarında şahsî çıkarlarına hizmet etmiş olduğunu gösteren bir hal görülemez. O, bir takım çocukça icraatlara kalkışan Sultan III. Mustafa Han'ın aşırı faaliyetlerini makul bir yola çekmeye gayret etmişti. Son zamanlarda siyaset yöntemi daha nazikâne ve lâtifane bir şekil almış ve bu şekil karşısında Türkiye yönetiminin düzensizliği bir kat daha göze çarpmağa başlamıştır. Bu sebepdendir ki, bizim "devlet adamı" diye düşündüğümüz şahsa uygun birisine tesadüf etmek için; çağdaşlarımızdan olup, bizi kişilikleriyle ilgilendiren zâtları veya bunları yetiştirmiş olan Reşit Paşa gibi ve­zirleri incelememiz zorunludur.

Asıl maksat nedir?

Fakat burada bir soru sorulması zorunlu görülmüştür: Ricâl-i devlet (devlet adamı) tabirinden asıl maksat nedir? "Devlet adamı" unvanına sahip olacak kişinin, mutlaka güzel yaratılışlı ve üstün zekâ sahibi olması gerekmez. Yeter ki, karşılıklı çıkarları ve konuya ilişkin durumları inceleyerek kendi ülkesinin gerçek çıkarlarını savunup elde edebilsin. Bu durumda, devlet adamının izleyeceği maksadı açık bir şekilde bilmesi; bu maksadın elde edilmesi için siyasete has bir takım tedbirleri alması; yani, yerinde söylenecek kelimeyi derhal buluvermesi; üstesinden gelemeyeceği zorunlu işlere karşı koyması ve karşısındakinin fikrine girerek onu kendi emellerine çekmesi gerekir. Bundan başka, böyle bir adamın hareketinde tamamıyla serbest olabilmesi; düşünce ve düzenlemelerinde ciddiyet ve süreklilik bulunabilmesi için güven ve itimada mazhar olması şarttır. Doğrusu aranırsa Türkiye, bu tarzdaki hükümet bilimi ve siyaset yöntemini, ancak üçbuçuk asırda anlayıp uygulamaya çalışmış­tır. Millet-i gâlibe olduğu halde azınlıkta kalan bir unsur ve kendini mutlak hâkim kabul eden bir hü­kümdar. İşte Türkiye'nin hükümet şekli! Böyle bir hükümette düzenli bir yönetim kurulması müm­kün olmadığı gibi; ciddî bir program izlenebilmesi için, uzun müddet iktidarda kalacağından emin ve nüfuz sahibi bir vezir de görülmemiş olduğundan; ıslahat yapılması da imkânsız olmaktadır. Vezir­lik makamını elde eden kişi, güzel hizmetler yapan iktidar sahiplerinden de olsa; kamuoyu, kendisini asla koruyup savunmadığı gibi; herkes, hatta bendeleri (kendisine bağlı olanlar) bile gizliden gizli­ye mahfına çalışırlar. Dahili yönetim böyle müşevveş (düzensiz) olduğu gibi, dış politikada da büyük bir güçsüzlük belirtisi görülmektedir.

Türkiye, 1834 senesine kadar Avrupa ülkelerinin hiçbirinde daimî bir sefir bulundurmuyor ve günden güne daha çok büyüyen medeniyetten uzaklaşır gibi görünüyordu.[6] Avrupa devletleri birbirine yaklaşıp dostluk bağları kurdukları bir zamanda, Osmanlı hüküme­ti mevcut duruma yabancı gibi durmaktan başka; yalnız kendi kuvvetine güvendiğinden hali hazır duruma yönelmeye âdeta tenezzül etmemişti. Doğal olarak da bu davranışı ile kendini devletler huku­ku kurallarının dışında bırakmıştı. Hatta Avrupa tarafından da Türklerin bu konumda kalması da­ha uygun bulunmuş ve özel bir amaç takip edilmedikçe muameleye girişilmemek politikası kabul olunmuştur. Avrupalılar, Türklerin kuvvetinden emin olmadıkça bunlar tarafından ortaya konulan şartları asla kabul etmezler; Türkiye biraz zaaf eseri gösterdiği takdirde de kendisine karşı layik olmadığı bir çok muamelelerde bulunmaktan çekinmezler. Böyle bir durumun devamı, Türkiye'nin yakında inkıraza uğrayacağına delildir.

Halbuki bu yıkılma, pek vahim sonuçlara sebeb olacağından; Avrupa devletleri, söz konusu so­nuçları ortaya koyarak Türkiye'yi atâlet ve betaetinden (tembellik ve hareketsizliğinden) kurtarma­ya, koruma ve savunma maksadıyle kendisine nasihatler vermeye ve tembihatta bulunmaya çalışmalıdırlar. Esasen bin musibetten daha faydalı olan ihtiyaç ve zaruret, son zamanlarda Türkiye'ye biraz olsun siyasî terbiye verebilmiş; zekâ sahiplerinden bir iki zat, hükümet işlerini güzel bir şekilde, doğru bir yola ulaştırabilmişlerdir. Bu değişim gözümüzün önünde meydana geldi­ğinden sebeplerini ortaya koyan hükümet adamlarının görüşlerini yakından görüp, yaptıklarını ince­leyebildik.

Söz konusu edilen kişileri, Avrupa siyaset adamları tarafından prensip edinilen kuralları ve tedbirleri sür'atle kabul ederek çevrelerinde kaynayan çeşitli ihtiraslardan faydalanmak, çoğunluk­la pek kararsız bir şekil alan batı devletlerinin nüfuz ve tesirlerini güzellikle idare etmek ve çeşitli rekabetleri birbirine tutuşturmak sayesinde Türkiye’ye, istiklâlini temin etmekle şayân-ı hayret (hay­ret edilecek) maharetli bir siyaset ortaya koymuştur.

Üstün zekâlar

Gerçekten Reşit, Âli ve Fuat paşaların göstermiş oldukları dehâ, siyaset adamlarından pek azı­na nasip olmuştur. Bir devlet adamının yalnız tarihi denecek davranış ve faaliyetlerini bilmekle iktidarına dair bir fikir edinilmiş olmaz. Bu gibi kişilerin iktidar ve zekâları hakkında ciddi bir yorum yapabilmek için bağlı oldukları alışkanlıklar ve davranışlarda da prensip edindikleri fikirler hakkında bilgi sahibi olmak icap eder.
Âli ve Fuat Paşaların üstȃdı durumunda bulunan Reşit Paşa’nın üstün zekâsına en büyük delil, Türkiye'de siyaset mesleğini kurarak bu mesleği, eserini koruyacak kişilere miras bırak­mış olmasıdır. Bunun içindir ki, Âli ve Fuat Paşaların devlet işlerini nasıl bulmuş ve başlangıçta ne gibi şartlar ile işe başlamış olduklarını söylemek faydadan halî değildir. Siyaset adamlarının şahsi­yetlerini, manevî kimliklerini ortaya koyan düşünce ve yorumlarına gelince; Âli ve Fuat paşaların bu noktadan incelenmeleri pek kolay olamaz.

Zira Avrupa'da her devlet adamı eser yazar, nutuk söyler, bin türlü yolla fikir ve duygularını açıklamaya çalışır. Hatta uzun zaman siyaset sahasını işgal etmiş bir adamın yazıları ve anıları, fiil ve davranışlarında rehber edindiği kuralların en hurdalarını bile açıklamaya kafidir. Halbuki Türkiye'de hükümet adamları hiç nutuk söylemezler. Eser olarak yayınlattıkları şeyler ise, siyasetle ala­kalı olmayıp ya şiir divanı ya da edebî bir kitaptır. Özel yazılarını ise kimsenin gördüğü yoktur. Resmî yazılarında da katiyyen gereğinden fazla bir şey söylemezler. Şu halde düşünce ve duygularını tahlil için usul gereği başvurulan herhangi bir kaynağa sahip olmadığımızdan; bu konuda herkesin bildiği hususlardan başka, daha fazla bir şey söylememiz icap ederse de tesadüfen ele geçmiş birkaç geçerli belge olup bu hususta bazı yorumlarda bulunulması uygun görülmüştür.

BİRİNCİ BÖLÜM

Kırk iki seneden beri medeniyet dünyası, gayet garip bir tecrübe temaşasıyla meşgul olmaktadır. O tecrübe de yenilik için sarf olunan emeklerdir. Sultan Mahmud'un[7] başlatıp fakat tamamlayamamış olduğu inkılâp, Rusya İmparatorlarından Büyük Petro'nun meydana getirmiş olduğu ye­nilik dönemine asla benzemez. Olsa olsa bu yenilik; Fransa, İngiltere, İspanya'da krallığın nüfûz ve mevkiini kuvvetlendirmek için yapılanlar arasına sokulabilir. İkinci Sultan Mahmut, milleti ihya et­mek ümidi görmüş ise de bu emelini tam ve açıklıkla araştıramamış; yalnız Avrupa me­deniyetini Türkiye’ye uygulamak gerektiğini ve bu husustaki zorunluluğu hissetmiş idi.[8] Fakat bu amacın gerçekleşmesi için fazla şiddet göstermiş ve yeniçeriler bu emeline bir engel teşkil ettikleri için bunları ortadan kaldırmıştı. Yeniçeriler, bir zamanlar Türkiye'nin yegâne kuvveti iken: Avrupa'da savaş bilim ve tekniklerinin ve askerî teşkilâtın değişimi karşısında katiyen işe yaramaz hale gelmişlerdi. Kibir ve büyüksünmeleri, ikide bir ayaklanmala­rı ile vatan savunmasına zerre kadar hayırları olmadığı gibi, kendilerini de fevkalâde seçkin bir sınıf ve yaratık kabul ettiklerinden padişahın da başına bir belâ kesilmişlerdi.

Yeniçeriler medenî devletler arasında, orta çağ kal’ası gibi her türlü yenilik ve gelişmeye engel çıkarırlar; kendilerini de ülkenin meşru savunucusu ve vatanın koruyucusu olarak tanıttıklarından bütün halkın teveccühünü kazanmaya muvaffak olurlardı. Sultan Mahmut, saltanatının başlarında selefi gibi bunlarla hoş geçinmeye mecbur kalmış fakat gayret ve şiddetini on sekiz sene belli etmemiş; sa­bırlı ve tedbirli bir şekilde indireceği darbeyi hazırlamış ve 1826 yılı Haziranının 26. günü 33.000 yeniçeriyi öl­dürtmüştü.[9] Gerçekte bu tedbir Türkiye'yi zaafa düşürmüş ise de, padişah da nice senelerden beri ilk defa olmak üzere tam istiklâlini elde edebilmiştir. Sultan Mahmut, ıslahat işine devam ederek de­rebeylerini de inkiyada (boyun eğmeğe) mecbur etmiştir.

Ortaçağ asilzadelerine az çok benzeyen bir kişi konumunda olan ve arazi sahiplerinden ibaret bulunan bu dere­beyleri: padişah kendilerini muharebeye davet ettiği zaman aldırmazlar; lüzumsuz yere ikide birde isyan ederler; böylece devleti pek çok defalar hatırı sayılır tehlikelere atarlardı.

Esasen derebeylerinin İslâm'ın ruh ve hikmetine taban taban'a zıt olan, uhakimiyet-i şahsiye-i irsi­ye" ve "muhtariyet" esaslarına benzer bir şekil almaları; merkezî hükümete karşı daima muhalif bir durumda devam ve bekāları caiz görülmezdi. İşte Türkiye, bugün meşgul olduğu ıslahat işine geçmiş zamanlara ait bu gibi olaylar ile başlamıştır.

Sultan Mahmut eskilerden sayılır

Sultan Mahmut, yenilik taraftarı fikirlerine rağmen yine eskilerden sayılır. Başka bir tabirle onların sonuncusudur. Beyoğlu siyaset çevrelerinde adı geçen Hakan'ın yenilik yapmak için gay­ret göstermesine gülünür ve "İşte sondan başlıyor." cümlesi söylenirdi. Fakat Sultan Mahmut, en hurda ve en gereksiz yenilikleri kabul ettirmeğe uğraşmakla bir taraftan gayretinde ısrarlı olduğunu; diğer taraftan da bir takım batıl geleneklerin kaldırılması gereğini ispat ederek kendisinin yeni bir dönem başlatmak istediğini ilân ediyordu. Her âdet ve usulün sürekli kalması istenilen bu hareketsiz ülkede; değişiklik ve yenilik fikrini yer ettirmenin ne demek olduğunu hâlâ Fuat ve Âli Paşaların karşılaştıkları zorlukları bilenler derhal anlarlar.

Sultan Mahmud'un en büyük talihsizliği, fevkalâde irfan ve zekâya sahip bir dev­let adamını çok geç ele geçirmiş olmasıdır. Bu deha sahibi kişi ise meşhur Mustafa Reşit Paşa'dır. Mus­tafa Reşit Paşa iktidara gelinceye kadar padişah, iki fırkanın elinde oyuncak durumuna düşmüştü. Sarayın için­de olan bu fırkalar ise büyük devlet memurlarını aralarında taksim etmişlerdi. Bunlardan muhafa­zakâr olan fırkanın başında Pertev Paşa[10] bulunuyordu. Pertev Paşa fevkalâde bir iş adamı, müt­hiş bir Rus düşmanı, sabit görüşlü inatçı bir ihtiyar idi. Adı geçen, 1828 senesinde yayınlatmış olduğu genel açıklamalarla Ruslara karşı halkın hissiyatını uyandırarak galeyana getirmişti.

Fırkadan ikincisi, radikal görüşü izlerdi. Bu fırkayı Hüsrev Paşa[11] adında sert bir kişi yönetir ve sürekli olarak Padişah’a yönelmek saye­sinde sarayda pek büyük bir nüfuz ve itibara sahip idi.

Hüsrev Paşa, kaptan-ı deryalık görevi ile filo (donanma) ile adalar denizinde gezdiği sırada yeniçe­rilerin katl edildiğini haber almış ve kendisine hiçbir emir verilmemiş olduğu halde ve sebepsiz ola­rak emrindeki kimi yeniçerileri denize attırmakta tereddüt göstermemiştir. Böylece velinimetinin iltifatına ve yakınlığına mazhar olmuş idi. Hüsrev Paşa, Padişah’ın fikrinde yer eden en ufak bir is­teği öyle şiddet ve hızla yerine getirmeye kalkışıyordu ki, Sultan Mahmut pek çok durumda kendisine itidal tavsiye etmeye mecbur kalırdı. Fakat Topal Hüsrev Paşa, daha kısa lâkabı ile Topal Paşa İs­tanbul'u titretiyor ve emrindeki zaptiyelere halka bol bol sopa attırarak Hakan'a güven vermekten çok, ubudiyetini (kulluğunu) ortaya koyuyordu. Doğaldır ki Hüsrev Paşa, işi burada da bırakmıyarak sayısı pek çok olan düşmanlarını ve rakiplerini imhaya girişiyor. Zulüm ile şeytanlığı birbi­rine mezç (birleştirme) ile kendini rahatsız edenleri birer birer yok etmeğe başlıyordu.

Diğer taraftan ise etrafına birçok nüdema ve bendegân (yandaş ve köleler) toplayarak sipahilerinden otuz ikisini paşa, iki ev­latlığını da padişaha damat ediyordu. Fakat günün birinde, Hüsrev Paşa'nın "konağından çıkmayarak padişaha dua ile vakit geçirmesi" emrini aldığı hayretle duyuldu. Daha o zamanlar azl ve katli kararlaştırılan vezirlere bu sözler ile maksat açıklanıyordu.