SON DAKİKA
GÜNDEM Cumartesi 21 Mart 2026 02:57

VELAYET-İ FAKİH TARTIŞMA ATEŞİNDE

Velayet-i Fakih etrafında büyüyen tartışmalar, Şii dünyasında derin bir meşruiyet krizini yeniden gündeme taşıyor. Necef ve Kum ekseninde süren ayrışma, dinî otoritenin sınırları ile siyasi iktidarın rolünü karşı karşıya getiriyor. İran'da ise bu teori, hem ulema içinde hem toplumda giderek artan bir sorgulamanın odağına yerleşiyor

Velayet-i Fakih tartışma ateşinde

Şia inancında "İmam Mehdi'nin naipleri" olma tezi üzerine inşa edilen Velayet-i Fakih teorisi, İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasi ve dini belkemiğini oluşturuyor. Ancak Ayetullah Humeyni tarafından sistemleştirilen bu teori, hem Şii ilmi çevrelerinde hem de İran’daki farklı etnik ve dini gruplar arasında derin tartışmalara ve çatışmalara neden olmaya devam ediyor.

Şİİ ULEMASININ OTORİTE ARAYIŞI VE KAYIP İMAM İNANCI

Şii inancına göre 11. Irak'ın Samarra şehrinde medfun Hasan Askeri 874  yılında vefat etmesiyle başlayan süreç, Şia dünyasında büyük bir otorite krizine yol açtı. Şia'nın çoğunluğu, Hasan Askeri’nin küçük oğlu Muhammed Mehdi’nin var olduğunu ve ölümünden sonra insanlardan gizlendiğini ileri sürdü. 874’te başlayan süreçte dört elçi aracılığıyla Şiilere emirlerini ilettiğine inandılar; bu döneme “El-Gaybetu-s Suğra” (Küçük Kayboluş), 940’ta son elçi Ali es-Semerri’nin vefatından sonra Mehdi’nin tamamen kaybolduğu döneme ise “El-Gaybetu-l Kubra” (Büyük Kayboluş) dediler. İmamiye/Caferi Mezhebi’ne göre Gaybetu-l Kubra, Mehdi’nin yeniden ortaya çıkıp Şii Dünya İmparatorluğu’nu kurmasıyla sona ereceğine inanıldı.

Gaybetu-s Suğra’da imamlarla elçiler aracılığıyla iletişim kurulduğunu düşündüler; Gaybetu-l Kubra’da imamların tamamen kaybolması üzerine Şii fakihler, “İmamın Vekilleri” olduklarını iddia ederek hem dini hem sosyal konularda toplumu yöneten merciler hâline geldiler.

1056’da Ebu Cafer Muhammed bin Hasan et-Tusi, Selçukluların 1055’te Bağdat’ı ele geçirip Şii Buheyvileri ortadan kaldırması üzerine Bağdat’tan Kufe’ye göç etti ve Necef Havzası’nı kurdu. Burada halktan humus toplanmasından daha kapsamlı, hiyerarşik bir ilmiye örgütlenmesi oluşturdu; böylece Şia’da ulemanın halkı yönlendirme gücü ve hiyerarşik yapısı yeni bir döneme girdi.

HUMUS VE Şİİ MERCİLERİN FİNANSMANI

Humus, gelirin beşte birinin verilmesi demekti; Şiiler bunu her tür gelirden imamın hakkı olarak kabul ettiler. 874-940 arasında bazı Şiiler bu payı elçilere verdiler, 940’ta Gaybetu-l Kubra’nın başlamasıyla humusun ne yapılacağı tartışıldı; bazıları yükümlülüğün kalktığını düşündü, bazıları humusu toprağa gömüp imamın geri dönmesini bekledi. 11. yüzyılda Tusi, Necef Havzası’nı kurup mercilerin giderlerini humusla karşılamayı öne sürdü ve bu uygulama tüm Şii ilmiye sınıfınca benimsendi. 20. yüzyılda bu merciler Ayetullah el-Uzma olarak tanındı. Humus, havza giderlerinin ötesinde birikim, ekonomik güç ve örgütlenme sağladı; günümüzde hâlen Gaybetu-l Kubra’da Şii taklid mercilerine verilmesi farz olduğu, humusu mollalara vermemenin en az zekat vermemek kadar büyük bir günah olduğu yönündedir.

Humus geliri Şii taklid mercilerine devletlerin maaşlarına bağımlı olmama, hatta bazen ekonomik sıkıntı yaşayan bulundukları devletlere borç verip devlet üzerinde söz sahibi olma ve mercilik çatısı altında kapsamlı organizasyon, örgütlenme ve kurumsallaşma imkanı sağlamıştır. 

ŞİİLİK, DEVLET VE NECEF HAVZASI

11.yüzyıldan itibaren Şiiler, imamın yokluğunda Şiiliğe uygun bir devlet kurup kuramayacaklarını tartıştılar; hadislerde devlet başkanının masum olması gerektiği ve Mehdi zuhur etmeden her otoritenin batıl sayıldığı rivayetleri vardı. Bu, ilmi Şii çevreleri devlet kurma çabalarından uzak tuttu, ancak Sünni otoritelere isyan eden bazı Şiilerce kurulan devletler, ilmi otoritelerce zımnen kabul gördü. 16. yüzyılda Safevi Hanedanı’nın İran’ı ele geçirmesi ve zorla Şiileştirmesi, Şii ilmi otoritelerin pragmatik onayıyla gerçekleşti; Necef ve Lübnan’dan mollalar İran’a gönderilerek Şiiliğin yayılması sağlandı. Şii merciler, Safevi şahlarını Mehdi’nin naipleri olarak ilan ederek dini meşruiyet verdiler, ancak bu naiplik Mehdi ortaya çıkınca sona erecekti. 16. yüzyılın ilerleyen yıllarında Osmanlı yönetimi altına giren Necef Havzası, baskı görmedi; İran’dan gelen mollalar burada eğitim verdi ve Güney Irak’ta aşiretleri Şiiliğe kazandırdı. 

VELAYET-İ FAKİH

Velayet-i Fakih, Şii literatüründe hukuki otorite anlamında kullanılır ve Gaybetu-l Kubra’dan itibaren Şii mercilerin toplum üzerindeki yetkilerini ifade eder. 11. yüzyıldan itibaren Necef Havzası’nda Şii merciler, humus toplama, din öğretme ve fetva verme gibi yetkilerde kabul gördüler, ancak siyasi otoriteyi imam adına devlete taşımakta tereddüt ettiler. Terim ilk kez 19. yüzyılda İranlı mercii Ahmed Neraki tarafından işlendi; devletin imam adına mollalarca yönetilmesinin doğru olduğunu savundu ancak teorisini genişletmedi ve bu görüş sınırlı çevrede tartışıldı.

HUMEYNİ VE VELAYET-İ FAKİH

20.yüzyılda Kum Havzası’nda güçlenen Ruhullah Humeyni, hocası Hüseyin Burucerdi’nin 1961’deki ölümünden sonra siyasi açıklamalarda bulunmaya başladı. 1963’te Şah’a karşı isyanı yönetti, tutuklanıp idam edilmesi beklenirken bazı Şii merciler onu merci ilan ederek hayatını kurtardı ve 1964’te Türkiye’ye gönderildi. Türkiye’de bulunduğu dönemde Humeyni, Ahmed Neraki’nin 19. yüzyılda işlediği Velayet-i Fakih terimini işlemeye başladı. 1965’te Irak’ın Necef şehrine yerleşen Humeyni, Necef Havzası lideri Ebulkasım el-Hoyi ile anlaşmazlıklar yaşayınca Irak işlerine karışmayıp İran’a yoğunlaştı ve Velayet-i Fakih teorisini geliştirdi; buna göre en çok ilim sahibi Şii taklid mercisi, 12. İmam adına devleti yönetmeli, aksi takdirde İslam hükümleri tam uygulanamazdı.

1969-1970’te Humeyni, Baasçıların desteğiyle Necef’te Velayet-i Fakih dersleri verdi ve dersleri 1970’te Hükümeti İslami olarak kitaplaştırdı. Derslerinde, en üstün Şii taklid mercisinin 12. İmam adına devleti yönetmesi gerektiğini savundu. Havza lideri Muhsin el-Hakim hastalığı nedeniyle etkisizdi, ancak en güçlü mercii Ebulkasım el-Hoyi Humeyni’yi Şiilikten sapma ile suçladı; Hoyi’ye göre velayet sadece dini eğitim, fetva ve humus toplamayla sınırlıydı, siyasete ve devlet işlerine karışmak yanlış sayılıyordu. Hoyi hadisleri eleme ve değerlendirme konusunda uzmandı; Humeyni ise hadisleri elemeden teorisini kurdu. 1970’te Hoyi, Necef’te lider oldu ve Humeyni’nin etkisi sınırlandı, ancak İran Devrimi Humeyni’ye teorisini uygulama imkânı sağladı ve muhalefeti bastırdı.

1979 DEVRİMİ VE MUHALEFETİN TASFİYESİ

1979 yılında İran’da Şah rejiminin devrilmesiyle Humeyni ülkeye döndü. Devrimde solcular, milliyetçiler ve farklı Şii gruplar yer alsa da Humeyni kısa sürede dizginleri ele aldı. sol grupların yanı sıra başta Ayetullah Kazım Şeriatmedari, Velayet-i Fakih makamının diktatörlüğe yol açacağını savunarak Humeyni’ye karşı çıktı.

Şeriatmedari’nin takipçileri Tebriz merkezli büyük bir isyan başlatsa da Humeyni rejimi bu hareketi askeri güçle bastırdı. Şeriatmedari ev hapsine alındı ve Şia tarihinde görülmemiş bir şekilde "merci" makamından azledildiği duyuruldu. Ardından sol gruplar, Halkın Mücahitleri ve diğer muhalif kesimler sert operasyonlarla tasfiye edildi.

HUMEYNİ’NİN SİYASİ MÜDAHALESİ 

1980 sonrası Humeyni, hem kendisi hem de desteklediği Şii mollaların siyasete doğrudan müdahalesini artırdı ve bunu Velayet-i Fakih teorisiyle meşrulaştırdı. İran-Irak Savaşı, iç muhalefeti bastırıp dikkatleri savaşa çekmek için kullanıldı. 1981 seçimleriyle Ali Hamaney cumhurbaşkanı, Haşimi Rafsancani meclis başkanı oldu; Humeyni böylece dini liderliğini doğrudan devlet yönetimine taşıdı.

DEVRİMDEN MUHALEFETE MÜFTİZADE

İran’da yaşayan ve nüfusun önemli bir kısmını oluşturan Sünni Kürtler, Beluçlar ve Türkmenler de devrime başlangıçta destek vermişti. Sünni Kürt molla ailesinden gelen Ahmed Müftizade, adil bir sistem vadiyle Humeyni’nin yanında yer almıştı. Tanınmış bir Sünni Kürt molla ailesinden gelen Müftizade, Şah rejimi muhalifi olarak hapis yatıp işkence görmüş bir isimdi.

Humeyni'nin adil bir İslam Devleti vaadi sebebiyle devrimi destekleyen Müftizade de diğer devrimi destekleyen Sünniler gibi ilk hayal kırıklığını Nisan 1979'da kabul edilen yeni İran Anayasası'nda devletin resmi dininin İslam olarak değil Şiiliğin Caferi Mezhebi olarak belirlenmesiyle yaşamıştı. Böylece çıkarılacak kanunlarda sadece Caferi Mezhebi'nin dikkate alınacağı tescillenmiş oluyordu.

Buna rağmen Müftizade ve bazı Sünni kanaat önderleri devrime destek vermeye devam ettiler. Fakat 1979 yazında İran'ın Kürt bölgelerindeki huzursuzluklar karşısında Humeyni'nin cihad ilan edip gönderdiği birliklerle binlerce kişiyi katlettirmesi, ilerleyen dönemde dini liderlik makamının yetkilerinin alabildiğine genişletilmesi bu isimlerin de devrim destekçisinden yeni rejim karşıtına dönüşmesine yol açtı.

Humeyni ve yeni dönem için "Bize adalet ve İslam Devleti vadedip Şah Rıza Pehlevi'den daha zalim bir yönetim kurup İran'ı Safeviler devrine döndürdü" ifadelerini kullanan Müftizade 1981'de hapsedildi ve işkence gördü ardından 1993 yılında hayatını kaybetti.

SADR’IN ŞURA VE VELAYET ANLAYIŞI

Muhammad Bakır al-Sadr, genç yaşta Necef’te öne çıkan bir Şii âlim olarak İslam’da yönetim biçimine dair “şura” temelli bir model savundu. Humeyni’nin “Velayet-i Fakih” anlayışını genel olarak kabul etmekle birlikte, yönetimin tek bir merciye değil danışma esasına dayanması gerektiğini ve din adamı olmayanların da yönetimde yer alabileceğini savundu. Bu nedenle iki isim arasında meşruiyetin kaynağı konusunda ayrılık oluştu.

1979’daki devrimi destekleyen Sadr, Humeyni ile temas kurdu ancak İran’a yerleşme talebi kabul edilmedi. Daha sonra iletişimlerinin ortaya çıkması üzerine Saddam rejimi tarafından 1980’de tutuklanarak idam edildi. Sonraki dönemde bazı çevrelerde, Sadr’ın siyasi rekabet nedeniyle yalnız bırakıldığı ve dolaylı biçimde hedef haline geldiği iddiaları dile getirildi.

1990'lı yıllarda Necef Havzası'nın başına geçecek olan Muhammed Bakır es-Sadr'ın talebesi, akrabası ve dünürü Muhammed Sadık es-Sadr, İran rejimiyle sorunlu ve İran rejimince "Saddam'ın ajanı" olarak vasıflandırılan biri olarak dikkat çekecekti.

ŞİRAZİ’NİN HUMEYNİ İHTİLAFI

Muhammed Şirazi, 1961’de babası Mirza Mehdi Şirazi’nin ölümüyle Kerbela Havzası’nın liderliğini ve merciliği devraldı. Irak’taki bazı Şii âlimlerle yaşadığı gerilimler nedeniyle Humeyni’nin Irak’a gelişini destekledi ve bu dönemde onunla iyi ilişkiler kurdu. 1971’de Irak’tan ayrılarak Lübnan ve Kuveyt’e geçti, 1979’daki devrimden sonra İran’a yerleşti.

Başlangıçta Velayet-i Fakih anlayışına olumlu yaklaşan Şirazi, rejimde üst düzey bir rol ve Humeyni’nin varisi olmayı bekledi. Ancak kendisine yalnızca Ahvaz’da cuma imamlığı teklif edilmesi ve Irak’taki faaliyetlerin Muhammed Bakır el-Hakim’e verilmesi hayal kırıklığına yol açtı ve Kum’a çekildi.

1981’de tek bir fakihin mutlak yetkisine karşı çıkarak Velayet-i Fukaha (fakihlerin ortak yönetimi) teorisini ortaya attı. Bu modele göre bireysel dini konularda her Şii kendi merciine bağlı kalacak, devlet yönetimiyle ilgili konularda ise tüm merciler birlikte karar alacaktı.

Bu görüşler nedeniyle Humeyni ile arası açıldı, kendisine yönelik destek kesildi ve faaliyetleri sınırlandırıldı. Bunun üzerine İran dışındaki Şii topluluklara yöneldi.

İran-Irak Savaşı sırasında Irak’ın ateşkes teklifinin kabul edilmesi gerektiğini savundu ve savaşın gereksiz kayıplara yol açtığını ifade etti. Bu eleştiriler rejimle gerilimi artırdı.

HAMANEY DÖNEMİ VE MERCİ OLMA ŞARTININ KALDIRILMASI

Humeyni’nin 1989’daki vefatından kısa süre önce, Velayet-i Fakih makamı için gerekli olan "taklid mercii olma" şartı anayasadan kaldırıldı. Bu değişiklik, Humeyni’nin halefi olarak belirlediği Ali Hamaney’in önünü açmak için yapıldı. Zira Hamaney o dönemde en üst düzey dini rütbe olan Ayetullah el-Uzma sıfatına sahip değildi.Bu durum, ulema sınıfı içinde Hamaney’in meşruiyetinin sorgulanmasına neden oldu. Ayetullah Hüseyin Muntazeri gibi isimler, mercilik şartının kaldırılmasını ve Hamaney’in yetersizliğini eleştirdikleri için yıllarca ev hapsinde tutuldular.

Sonuç olarak Velayet-i Fakih, İran’da teokratik bir devlet yapısı kurmayı başarsa da bu sistem hem Şii dünyasında "İmam Mehdi'nin makamını işgal" suçlamasıyla hem de halk nezdinde "temsiliyet ve adalet" sorunlarıyla ciddi bir meşruiyet sınavı veriyor. Necef ve Kum arasındaki tarihi rekabetin gölgesinde, Velayet-i Fakih teorisinin geleceği İran’ın ve bölgenin siyasi kaderini belirlemeye devam edecek.

Sol 160x600
Reklam