"TÜRKİYE UCUZ ÜRETİM MERKEZİ OLAMAZ"
Uluslararası Ticari Eşleştirme Platformu (UTEP) Genel Başkanı Sami Bektaş iş dünyasına bu sözlerle uyarıda bulundu: Türkiye artık ucuz üretim merkezi olamaz. Maliyetler arttığında ve kur baskılandığında "ucuz olma" özelliğimizi kaybediyoruz ve kriz başlıyor. Çözüm kurun patlaması değildir; çözüm, o 1,5 doları 2,5 dolara, 3 dolara çıkaracak markalaşma ve Ar-Ge yatırımıdır. Kilo başı ihracat değerimizi artırmadığımız sürece, döviz kurundaki her hareket uykumuzu kaçırmaya devam eder.

Şehnaz DEMİRDAL
UTEP Genel Başkanı Sami Bektaş ile küresel ticaret savaşlarını, bölgesel jeopolitik riskleri ve Türkiye ekonomisinin yeni yol haritasını konuştuk.
Sayın Bektaş, iş dünyası olarak zorlu bir yılı geride bırakıyoruz. Enflasyonla mücadele ve sıkı para politikaları ekseninde, Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu UTEP olarak nasıl okuyorsunuz?
Gerçekten de iş dünyası açısından zorlu bir yılı geride bırakıyoruz. Enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan sıkı para politikaları, makroekonomik istikrar açısından gerekli bir süreçtir. Ancak bu sürecin reel sektör üzerindeki etkilerini de dikkatle okumak gerekiyor. UTEP olarak Türkiye ekonomisinin mevcut durumunu üç başlıkta değerlendiriyoruz: Birincisi, fiyat istikrarının yeniden tesis edilmesi uzun vadeli sürdürülebilir büyüme için hayati önemdedir. Bu nedenle enflasyonla mücadeleyi stratejik ve zorunlu bir adım olarak görüyoruz. İkincisi, finansmana erişim ve maliyet sorunu özellikle KOBİ’ler için ciddi bir baskı oluşturuyor. Yüksek faiz ortamı yatırım iştahını sınırlarken, üretim ve istihdam tarafında temkinli bir tablo ortaya çıkarıyor. Üçüncüsü ise, ihracat ve kur dengesi. Küresel talepteki yavaşlama ve iç piyasadaki daralma birlikte düşünüldüğünde firmalarımızın rekabet gücünü koruyacak yapısal adımların hızlandırılması gerekiyor. UTEP olarak biz, bu süreci bir geçiş dönemi olarak görüyoruz. Orta vadede enflasyonun kalıcı şekilde düşmesiyle birlikte öngörülebilirliğin artacağına, bunun da yatırım ve üretim ortamını güçlendireceğine inanıyoruz. Ancak bu dönemde reel sektöre yönelik seçici desteklerin artırılması gerektiğini de özellikle vurguluyoruz. Amacımız; istikrar, üretim ve istihdam dengesini birlikte koruyan bir ekonomik zeminin oluşmasına katkı sunmaktır.
Sorunun kökeni kilo başı ihracat değeri
İhracatçılarımız döviz kurlarının yatay seyrinden ve artan maliyetlerden şikayetçi. Rekabetçiliğimizi kaybediyor muyuz? Çıkış yolu nerede?
Bu sorunu sadece "Döviz kuru artarsa rahatlarız" diyerek geçiştiremeyiz. Bu, ağrı kesiciyle kanser tedavisi yapmaya benzer. Sorunun kökeni, Türkiye'nin kilo başı ihracat değerindedir.
Bakın, Türkiye'nin ortalama ihracat birim değeri kilogram başına 1,5 dolar seviyelerinde dolaşıyor. Almanya'da bu rakam 4 doların, Güney Kore'de 3 doların üzerindedir. Eğer biz 1,5 dolara ürün satıyorsak, müşterimiz bizi "kaliteli" olduğumuz için değil, "ucuz" olduğumuz için tercih ediyordur.
Yıl | Kg Başı İhracat Değeri ($) | Durum / Trend |
2020 | 1,10 $ | Başlangıç seviyesi. |
2021 | 1,29 $ | Enflasyon ve talep artışı ile hızlı yükseliş. |
2022 | 1,44 $ | Katma değerli ürün payının artması. |
2023 | 1,57 $ | Tarihi zirve seviyesi. |
2024 | 1,42 $ - 1,48 $* | Küresel hammadde fiyatlarındaki düşüş kaynaklı düzeltme. |
Maliyetler arttığında ve kur baskılandığında "ucuz olma" özelliğimizi kaybediyoruz ve kriz başlıyor. Çözüm kurun patlaması değildir; çözüm, o 1,5 doları 2,5 dolara, 3 dolara çıkaracak markalaşma ve Ar-Ge yatırımıdır. Biz artık hamallık yaparak büyüyemeyiz. Fiyat rekabetinden marka rekabetine geçiş, bir tercih değil, hayatta kalma zorunluluğudur.
İran, ABD ve İsrail üçgenindeki gerilimler
Biraz da coğrafyamıza bakalım. İran, ABD ve İsrail üçgenindeki gerilimler ve bölgesel çatışma riski, Türk iş dünyasını nasıl etkiler?
İbn-i Haldun’un zamansız bir sözü vardır: “Coğrafya kaderdir” der. Bu kader ticaretin kurallarını yazar. ABD-İran-İsrail gerilimi bizim için sadece siyasi bir gündem değil; doğrudan enerji maliyeti, lojistik güvenliği ve sigorta primleri demektir.
Ben bir iş adamı olarak şuna bakarım: Bölgede tansiyon yükseldiğinde petrol fiyatları artıyor mu? Evet. Bu benim üretim maliyetimi vurur. Lojistik rotalar kapanıyor mu? Evet. O halde "B Planımız" hazır olmalı. Ancak madalyonun diğer yüzünde şu var: Bölgedeki istikrarsızlıkta Türkiye, üretim gücü ve güvenilir tedarikçi kimliğiyle "Güvenli Liman" olarak öne çıkıyor. Batılı firmalar, tedarik zinciri kopma riski olan bölgelerden ziyade, Türkiye'yi daha güvenli bir merkez olarak görüyor. Bu riski fırsata çevirmek, panik yapmadan alternatif pazarlara odaklanmakla mümkündür.
Sektörel kökeninizin mücevherat olduğunu biliyoruz. Son dönemde altın, gümüş ve bakır gibi madenlerdeki hareketliliği, hatta ABD’nin Grönland’a olan ilgisini nasıl okuyorsunuz? Bu bir yatırım fırsatı mı, yoksa daha derin bir anlamı mı var?
Bu konuya bir kuyumcu hassasiyetiyle ama sanayici vizyonuyla yaklaşayım. Bugün yaşananlar basit bir fiyat artışı değil, küresel bir "Hammadde Egemenliği Savaşıdır.”
Altın, belirsizlik dönemlerinde merkez bankalarının bile sığındığı güvenli limandır, bu talep devam eder. Ancak asıl kavga sanayi metallerinde. Yeşil enerji, elektrikli araçlar ve çip teknolojisi; bakıra, gümüşe ve nadir toprak elementlerine olan ihtiyacı patlattı.
ABD’nin Grönland ilgisi veya Afrika’daki maden sahalarında Çin ile Batı arasındaki çekişmeyi salt "toprak kazanma" hevesi olarak görmemek lazım diye düşünüyorum bu bir "teknolojik üstünlük" mücadelesidir.
Çünkü çipi üreten, geleceği yönetir; çip için de o nadir elementlere ihtiyaç var. Türk sanayicisi şunu görmeli: Gelecek 10 yılın sorunu pazar bulmak değil, hammaddeye erişmek olacak. Bu yüzden sadece altına yatırım yapmak yetmez; üretimde kullandığımız stratejik hammaddelerin tedarik güvenliğini bugünden sağlamak zorundayız.
