MİSTİK HİNDİÇİN
Bu hafta benimle dünyanın en mistik köşelerinden birine gelmeye ne dersiniz? Gelin, hep beraber bir zaman yolculuğuna çıkalım; tütsü kokulu tapınakların, sömürge döneminden kalma zarif binaların ve dirençli halkların coğrafyasına, yani Hindiçin'e gidelim

Deniz DİKMEN
Günümüzde "Hindiçin" dediğimizde; Hindistan ile Çin arasındaki yarımadada yer alan, benzer kültürel dokulara sahip Vietnam, Kamboçya, Myanmar, Tayland ve Laos’u anlıyoruz. Tarihsel perspektifte ise bölge, 1887-1954 yılları arasında Fransa’nın sömürgesi olan Vietnam, Laos ve Kamboçya’yı kapsayan "Fransız Hindiçini" olarak anılırdı. Yaklaşık 737 bin kilometrekarelik bir alana yayılan bu bölgenin kalbi ise Mekong Nehri'dir. Tibet Dağları'ndan doğup 4.900 kilometre boyunca süzülen bu dev nehir, Ho Chi Minh City’de (Saigon) görkemli bir delta oluşturarak Güney Çin Denizi’ne dökülür. Bu bölgede yaşayanların sayısı 22 milyon civarındadır.
Mekong’un bereketiyle yıkanan bu topraklar; Budist bilgeliğin harmanlandığı, her köşesinde farklı bir efsanenin fısıldandığı gerçek bir masal diyarıdır. Eğer bu bölgeye gidecek imkanınız ve vaktiniz varsa, tek bir ülke yerine bu coğrafyayı bütünsel olarak gezmenizi öneririm; çünkü buradaki ülkeler birbirine benzese de aslında birbirlerini kusursuzca tamamlar.

Küllerinden doğan ülke: Vietnam
Egzotik yapısıyla büyüleyen Vietnam’da rotanızı kuzeydeki başkent Hanoi’den başlatıp güneye doğru uzatabilirsiniz. Hanoi’nin daracık sokaklarında kaybolmak, "tuk-tuk"larla kenti turlamak ve geleneksel su kuklası tiyatrosunu izlemek unutulmaz deneyimlerdir. Bazı mahallelerde burnunuza gelen taze Fransız bageti kokusu sizi şaşırtmasın; ancak yerel pazarlarda rastlayabileceğiniz pişmiş köpek eti gibi alışık olmadığımız görüntülere de hazırlıklı olmalısınız. Buralara kadar gelmişken muhakkak Kamboçya ve Laos’a da uğramanızı isterim.
Rotanın devamında Halong Körfezi'nde sisler arasındaki kireçtaşı adacıkların arasında teknenizle süzülmek ruhunuzu dinlendirecektir. Eski kraliyet kenti Hue ve gece fenerleriyle ünlü, UNESCO Dünya Mirası listesindeki Hoi An ise estetik anlayışınızı değiştirecek kadar güzeldir.
Vietnam tüm egzotik yapısı ile kuzeyde Hanoi kentinden başlayarak güneye doğru bir rota çizilerek gezilebilir ve sırasıyla Ha Long, Tam Coc, Hoi An, Hue, Da Nang, Ho Chi Minh kentlerini bir bir dolaşmak gerekir; zira bu egzotik diyarlar tarihleri, muazzam doğaları, güler yüzlü insanları ve olağanüstü kültür mirasları ile sizi büyüleyecektir.
Başkent Hanoi’de kentin daracık sokaklarında kaybolmanızı isterim. Tuk tuklarla kenti gezmenizi, su kuklası tiyatrosuna gitmenizi, tarihi binalarını keşfetmenizi ve bazı mahallelerde Fransız baget ekmeğinin kokusunu almanızı da öneririm. Hoşunuza gitmeyecek biliyorum ama, burada çarşıda bazı restoranlarda pişmiş köpeklere de denk geleceksiniz. Hazırlıklı olun.
Ha Long Körfezi’nde ise, sislerin içinde kireç taşından oluşan adacıkların arasında teknenizle süzülmenizi ve teknenin güvertesinden bu çok özgün manzaralara karşı keyif yapmanızı öneririm. Eski bir kraliyet kenti olan Hue’yi çok seveceksiniz. Gece fenerleri ile ünlü, bir UNESCO Dünya Mirası olan Hoi An kentine bir kez daha hayran kalacaksınız.
Vietnam’ın güneyine vardığınızda Vietnam Savaşı’nda önemli bir rol almış Ho Chi Minh City sizi çok etkileyecektir. Çok yakın bir tarihte bu topraklarda cereyan eden Vietnam Savaşı’nın hikâyelerini dinleyerek, Cu Chi Tünelleri’ni ziyaret edip ve muhakkak bu kentte bulunan Savaş Müzesi’ne gitmelisiniz. Bu kentin size savaşın soğukluğu konusunda anlatacağı çok şey var. Vaktiniz yeterse Hindiçin’in Mekong Nehri’nde harika bir tekne gezisi de yapabilirsiniz.
Vietnam’dan ayrılırken Ho Chi Minh City’den Kamboçya’nın Siem Reap kentine uçabilirsiniz. Bu kentte Angkor Wat, dünya çapında çok sevdiğim ve en çok etkilendiğim destinasyonlardan biri olmuştur. Doğası, tarihi dokusu ve inanılmaz güzellikteki mimari yapıları; tapınak duvarlarını süsleyen muhteşem rölyefleri ile Angkor Wat hiç unutamayacağım bir yapı.
Sabahın erken saatlerinde bir filin sırtında, dünyanın en büyük tapınak kompleksi olan Angkor Wat’a yaptığımız girişin güzelliğini unutmam mümkün değil. Güneş daha yeni doğuyordu ve bizi tapınağın girişinde dar bir yolda, o muazzam doğanın içinde ufak tefek tuk tuklar ve Angkor Wat’ın taşlarının üzerinde dolaşan maymunlar karşılamıştı. Karşımda gördüğüm olağanüstü tapınak yapısı ve taş kulelerin suya yansıyan görüntüleri gözlerimizi ve ruhumuzu kamaştırmıştı.

Fille bütünleşme
Günümüzde olsa hayvanları korumak adına filin sırtında olmazdım. Ama inanın ki, filin benimle bütünleşmesi çok güzel bir duyguydu; özellikle benim gibi filleri çok seviyorsanız ve enerjisinden çok etkileniyorsanız. Hindiçin’de boşuna fillere uğurlu hayvan demiyorlar. Gerçekten çok etkileyiciler.
Ormanın asırlar boyu yuttuğu Ta Prohm Tapınağı’nı gezmek, dev ağaç köklerinin tapınak binalarını birer dev sarmaşık gibi sardığını görmek ve doğanın gücüne, zamana karşı nasıl bir zafer kazandığına tanık olmak inanılmazdı.
Angkor Wat’a zaman ayırmanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu tarihi ve dini yapıyı mutlaka çok detaylı bir şekilde gezmenizi isterim. Bazı sözüm ona gezginlerin! Angkor Wat’ı iki saatte gezdiğini duyunca kulaklarıma inanamıyorum.
Elbette Siem Reap’a gelmişken Güney Asya’nın en büyük gölü olan Tonle Sap Gölü’nde yüzen evleri ve burada yaşayan halkı deneyimlemeniz şart. Gölün üzerinde sürekli hareket hâlinde olan bu evlere ve bu ortamda hayat mücadelesi veren insanlara hayret edeceksiniz.
Kamboçya’dan vaktiniz olursa muhakkak Laos’a da geçmenizi öneririm.
Laos, adeta zamanın durduğu bir yer gibidir. Sabahın ilk ışıklarıyla Luang Prabang’da turuncu entarili Budist keşişleri göreceksiniz. Onlar sabahın bu erken saatlerinde “Alms” (sadaka) seremonisini yaparlar. Bu seremoni “Sai Bat” veya “Tak Bat” olarak da adlandırılır. Hiçbir geliri olmayan keşişler ellerinde yemek kaseleriyle sıraya girer ve halkın sadakalarını kabul ederler. Sadaka genellikle haşlanmış pirinç ve meyvelerden oluşur. Bu seremoni, Budist inancındaki bölgenin ruhunu yansıtır. Budist ruhunda alçakgönüllülük, paylaşım, saygı ve sükûnet esastır.
Laos’ta, örneğin Vang Vieng bölgesinde; muhteşem doğayı, şelaleleri, mavi lagünleri, mağaraları, nehirleri, uçsuz bucaksız pirinç tarlalarını ve etkileyici manzaraları deneyimleyebilirsiniz. Eğer bir doğa severseniz buraları çok beğenirsiniz. Akşamları ise, bölgenin gece pazarlarında kaybolup alışveriş yapabilir, yerel lezzetleri tadabilirsiniz.
Hindiçin’i ziyaret etmenin en iyi zamanı ekim ile şubat ayları arasıdır; zira çok sıcak, yağmurlu veya aşırı nemli mevsimlere denk gelmemek gerekir.

Kıyafet seçimi
Bu bölgeye geldiğinizde hafif, pamuklu ya da keten kumaşlardan oluşan kıyafetlerle çok rahat edersiniz. Güzel yürüyüş ayakkabıları her zaman makbuldür; ancak tapınaklara girip çıkarken kolay giyilip çıkarılabilen ayakkabılar tercih edilirse daha rahat olur. Ayrıca omuzlarınızı veya bacaklarınızı örtecek hafif bir şal da yanınızda olursa zaman zaman işinize yarayabilir.
Her ihtimale karşı yanınıza ince bir yağmurluk alırsanız ani bastıran yağışlara karşı sizi korur. Çantanızın da su geçirmez olması süper olur; zira yağışlar bazı dönemlerde çok yoğun olabiliyor. Değişik lokasyonlarda, örneğin her gece aynı saatte inanılmaz bir yağmur bastırır; gündüz ise, her yer günlük güneşlik olurdu.
Seyahatiniz için yanınızda çok fazla eşya taşımamanız sizin için daha konforlu olacaktır; zira ihtiyacınız olan her şeyi oralarda hem çok uygun fiyatlara hem de kolaylıkla bulabilirsiniz.
Elbette buralara gelmişken vaktiniz varsa Myanmar ve Tayland’a da geçebilir, geniş anlamda Hindiçin diyarını gezmeye devam edebilirsiniz.
Bu bölgede, özellikle Vietnam’da güne “Pho” içerek başlayabilirsiniz. Pho; et suyu, otlar ve sığır ya da tavuk etinden oluşan bir çeşit erişte çorbasıdır. Özel kaselerde servis edilir ve oldukça lezzetlidir. Eğer iyi bir geleneksel restorana denk gelirseniz, güne böyle sağlıklı bir öğünle başlamak çok keyifli olur.
Genel olarak tüm bu ülkelerin mutfaklarını ve yerel lezzetlerini deneyimlemenizi tavsiye ederim. Çok güzel tatlarla karşılaşacaksınız.
İmkânınız varsa Uzak Doğu’nun bu bölgelerini en yakın zamanda gezmenizi öneririm; zira dünyanın her yeri çok hızlı değişiyor ve özgün kültüründen, yapısından uzaklaşıyor. Gelişim ve modernleşme adı altında her yer birbirine benzemeye başlıyor. Böylece de özgünlüğünü kaybetmeye yüz tutuyor. Bu nedenle muazzam, mistik diyarları en kısa sürede gezmenizi ve tadına varmanızı isterim.
İnanıyorum ki siz de benim gibi Uzak Doğu’da, kendine has Hindiçin’in muazzam büyüsüne kapılacaksınız.
Keyifli geziler dilerim.