KAYIP İPLİK
Yazar: Jacques Rancière Türkçesi: Sezin Şahin Epona Yayıncılık

Özellikle Türkçemizde okurlarımızın, yazarlarımızın, hatta kitabı anlama yaslamaya çalışanlarımızın artık sıkıldığımız alışkanlıklarına Rancière ezber bozan ve rahatlatan bir ek yapıyor: bir şeyler emin olduğumuz gibi değil. Örnekle başlayalım. Modern romanın ne zaman başladığı sorusuna çoğu zaman kocaman tarihsel bir cevap verilir: Flaubert, Conrad, Proust, Joyce ya da Virginia Woolf’un ortaya çıktığı dönem imlenir. Hemen ardından bilinç akışı, parçalı anlatı, bakış açısı ve zamansal kırılmalar gibi yeniliklerden söz edilir.
Jacques Rancière ise Kayıp İplik’te meseleyi çok daha derinden ele alıyor. Ona göre modern kurmacanın asıl yeniliği, yalnızca yeni anlatım teknikleri geliştirmesi değil, kurmacanın yüzyıllar boyunca dayandığı düzeni, hiyerarşiyi ve insan anlayışını sarsmasıdır.
Bu eski düzenin temelinde Aristoteles’ten miras kalan organik bütünlük düşüncesi bulunur. Bir kurmacanın başlangıcı, ortası ve sonu olmalı; olaylar zorunluluk ya da olabilirlik bağıyla birbirine bağlanmalı, ayrıntılar bütüne, karakterler ise olay örgüsüne hizmet etmelidir. Eylem anlatının omurgasıdır ve yalnızca büyük amaçlara sahip, kaderle ya da başka iradelerle mücadele edebilen kişiler gerçek anlamda eyleyen öznelere dönüşebilir. Günlük hayatın tekrarları içinde yaşayanlar, sıradan işler yapanlar ve büyük amaçların dışında kalanlarsa kurmacanın merkezine değil, ancak arka planına yerleşebilir. Böylece poetik düzen, yalnızca edebî biçimi değil, hangi hayatların anlatılmaya değer olduğunu da belirler.
Rancière’in temel iddiası, modern romanın bu hiyerarşiyi yıkmış olmasıdır. Flaubert’in anlatıyı dolduran “gereksiz” ayrıntıları, Conrad’ın uzayıp giden girizgâhları ya da Virginia Woolf’un insanların bulunmadığı bir evdeki maddi değişimleri anlatması, geleneksel ölçütlerle bakıldığında kusur gibi görünebilir. Oysa tam da bu omurgasızlık, modern kurmacanın devrimidir. Ayrıntının eyleme, duyumun amaca, hazırlığın maceraya ve sıradan hayatın seçkin yazgılara tabi olmaktan çıkmasıyla yeni bir edebî dünya doğar. Modern roman, artık bütün parçaların tek bir sona doğru ilerlediği kapalı bir beden değildir; karşılaşmaların, nesnelerin, duyumların, düşüncelerin ve rastlantıların birbirine dokunduğu açık bir kumaşa dönüşür. Bu nedenle Rancière, yeni kurmacanın gerçek bir sona sahip olamayacağını söyler: Kitaplar elbette biter, fakat onları oluşturan duyumsanabilir dokunun zorunlu bir sonu yoktur.
Kitabın başlığındaki kayıp iplik de burada anlam kazanır. Kaybolan, okuru başlangıçtan sona götüren olay örgüsünün tek ve egemen ipliğidir. Onun yerini, merkezî bir tasarımın buyruğu altında olmayan çok sayıda ince bağ alır. Örümcek benzetmesi ise yazarın artık önceden kurulmuş bir yolu izlemek yerine, farklı noktaları birbirine bağlayarak kendi ağını örmesini düşündürür. Kurmaca bundan böyle hayatı dışarıdan düzenleyen bir model değil, algılar, hareketler, nesneler ve sözcükler arasında ilişkiler kuran bir çalışma biçimidir.
Rancière bu dönüşümü yalnızca estetik bir yenilik olarak görmez. Modern kurmacanın içinde bir eşitlik siyaseti keşfeder. Flaubert’in “Saf Bir Yürek”indeki barometre, Barthes’ın ileri sürdüğü gibi yalnızca “gerçeklik etkisi” yaratan işlevsiz bir ayrıntı değildir. Rancière’e göre bu nesne, sıradan bir hizmetçinin dünyasının da edebiyatın büyük yoğunluklarını taşıyabileceğini gösterir. Artık herhangi bir duyum, herhangi bir nesne ya da herhangi bir karşılaşma, toplumun en görünmez kişisini bile tutkunun, düşüncenin ve deneyimin merkezine taşıyabilir. Böylece gerçekçilik, dünyanın olduğu gibi kopyalanması değil; büyük ve küçük, etkin ve edilgin, seçkin ve sıradan hayatlar arasındaki eski ayrımın bozulmasıdır. “Gerçek etkisi” denilen şey, bu açıdan bakıldığında bir eşitlik etkisine dönüşür.
Bu yaklaşım, edebiyatın siyaseti hakkında alışılmış yorumları da değiştiriyor. Bir romanın siyasal niteliği yalnızca neyi temsil ettiğiyle, hangi sınıfı anlattığıyla ya da hangi ideolojiyi savunduğuyla belirlenmez. Siyaset, kurmacanın çalışma biçimindedir: Kime söz verdiğinde, hangi hayatları görünür kıldığında, algı ile eylem arasındaki hangi sınırları sildiğinde, olayları hangi nedenlerle birbirine bağladığında ya da bu bağları çözdüğünde ortaya çıkar. Rancière, edebî biçimleri doğrudan kapitalist şeyleşmenin yansımaları olarak açıklayan geleneksel Marksist yorumlara da bu nedenle mesafe koyar. Ona göre bu yorumlar, edebî devrimin taşıdığı eşitlikçi gücü gözden kaçırarak bir kurmacayı başka bir kurmacayla açıklamakla yetinir.
Kayıp İplik, Flaubert’ten Conrad’a, Virginia Woolf’tan Baudelaire’e ve tiyatroya uzanan denemelerinde tek bir edebiyat tarihi anlatmıyor. Çok daha kapsamlı bir soru soruyor: Olayları anlaşılır, hayatları görünür ve dünyayı düşünülebilir kılan bağlantıları kim kurar? Çünkü kurmaca yalnızca romancıların işi değildir. Siyaset, sosyal bilimler ve medya da özneleri adlandırır, durumları teşhis eder, olayları neden-sonuç zincirlerine yerleştirir ve bize neyin mümkün ya da zorunlu olduğunu söyler. Kurmacanın biçimlerini incelemek, bu yüzden yalnızca edebiyatı değil, içinde yaşadığımız dünyanın nasıl anlamlandırıldığını da incelemektir.
Veritas dizisinde yayımladığımız Kayıp İplik, modern edebiyatı yalnızca biçimsel yenilikler üzerinden değil, eşitlik, deneyim ve görünürlük kavramları üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Rancière’in gösterdiği gibi modern kurmacanın kaybettiği şey omurgası olabilir. Ama bu kayıp, edebiyatı güçsüzleştirmemiştir. Aksine, herhangi bir hayatın, herhangi bir nesnenin ve herhangi bir duyumun anlatının merkezine yerleşebileceği daha geniş, daha özgür ve daha demokratik bir edebiyat alanının önünü açmıştır.