CASTRO'NUN ÜLKESİ KÜBA
Küba deyince içim sımsıcak oluyor. O kadar güzel bir ülke ki. Küba'ya ilk gittiğimiz zaman Fidel Castro henüz hayattaydı. Küba herşeyi ile orjinal ve güzellergüzeli bir destinasyondu. Orada olmak çok keyifliydi

Deniz DİKMEN
Küba, Karayip Denizi’nin en doğusunda dünyanın en büyük 13’üncü büyük adası olarak konumlanıyor. Adada yaklaşık 11 milyon insan yaşıyor ve adanın uzunluğu bir uçtan bir uca yaklaşık 1232 kilometreyi buluyor.
15’inci yüzyıldan önce Küba’da Güney Amerika’dan gelen yaklaşık 100 bin Guanahatabey ve Kiboniler yaşıyordu ve ada halkını oluşturuyorlardı ancak 1492 yılında Kristof Kolomb’un adayı keşfetmesiyle birlikte adanın kaderi değişmeye başladı.
Kristof Kolomb’un keşfi ile birlikte adada başlayan Ispanyol sömürge düzeni, salgın hastalıklar ve göçler ada nüfusunun çok düşmesine sebeb oluyordu. Ancak, ilerleyen yıllarda Afrika’dan özellikle şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere yüksek sayıda köle getirilecekti. O dönem Küba ve özellikle başkent Havana Karayip Denizi’nde İspanyol deniz ticaretin önemli bir stratejik limanı haline gelmişti. Çünkü, Güney Amerika’dan gelen Ispanyol gemileri Avrupa’ya gümüş, altın, şeker ve kahve taşırken en son liman olarak Havana’ya uğruyor ve buradan okyanusu geçip İspanya’ya varıyordu.1865 yılında Küba’da köle ticareti sona erdiğinde adaya işçi olarak çok fazla Meksikalı ve Çinli gelmeye başlamıştı.

1899 yılında Küba Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde İspanya’ ya olan bağımlılığından kurtulup bağımsızlığına kavuştu ve 1902 yılında Küba Cumhuriyeti kuruldu.
1933 yılında Küba’da Fulgencio Batista yönetime geldi ve uzun yıllar ada halkını baskıcı rejimi ile etkisi altına aldı. 1955-56 yıllarında ise, Batista yönetimine karşı dönemin lideri Fidel Castro, kardeşi Raul Castro, meşhur Arjantinli devrimci Che Guevara ve yol arkadaşları 26 Temmuz Harekatı’nı başlatıp ülkenin yönetimine el koyuyorlar.
Castro Latin Amerika dünyasının en etkin devrimi olan Küba Devrimi’ni yürürlüğe koyup Küba’nın siyasi, ekonomik ve sosyal yapısını kökten değiştiriyordu. Örneğin, okuma yazma oranı 10% civarında olan ada devrimden sonra büyük bir eğitim reformu ile birlikte yüzde 99 okuma yazma oranına kavuşmuştu. Sağlık sektöründe Küba dünya çapında büyük atılımlar yapıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerginlikler, Rusya’dan aldıkları yardımlar ve Güney Amerika’da devrimci yapılara verdikleri destekler Küba’nın izole edilmesine yol açıyordu. Ülke sosyal ama çok fakir bir alt yapıya sahipti ve yardımlara muhtaç bir ülkeydi o yıllarda.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Rus yardımları da kesildi ve halk büyük bir fakirlikle karşı karşıya kaldı.
2007 yılında Fidel Castro ülke yönetimini kardeşi Raul Castro’ya devredip 2016 yılında vefat etti. Castro’nun vefatı ile birlikte Küba’nın devrimci dönemi kapanmaya yüz tuttu.

Kendine özgü bir kent
Biz ilk olarak Havana’dan Küba’yı gezmeye başladık. Havana o kadar kendine özgü, o kadar estetik ve sımsıcak bir kent ki. Bu güzel liman kentinden hiç ayrılmak istemezsiniz. Meydanları, koloniyal mimarisi, tarihi limanı, müzeleri, Malecon sahilyolu, eski rengarenk Amerikan arabaları, Başkanlık Sarayı, Hemingway’e ait izleri, fakir ama çok güleryüzlü halkı, ılık iklimi, tatlı pubları, restoranları, barları ile hiç kentten ayrılmayı istemeyeceğiniz bir lokasyondur. Havana ve bu özgün yapısı ile 1982 yılında bir UNESCO Dünya mirası olarak kabul edildi.
Havana’dan gezi otobüsümüzle adanın diğer kentlerine keşfe çıktık. 15 gün boyunca adayı bir uçtan bir uca gezdik. Rotamız Havana – Santa Clara – Cienfuegos – Playa Ancon – Trinidad - Camagüey – Granma - Santiago de Cuba– Havana – Varadero – Pınar del Rio oldu.
Adayı karış karış geziyorduk ve her yerde Batista’nın, Fidel ve Raul Castro’nun, Che Guevara’nın, Küba’nın bağımsızlık hareketinde yer almış önemli şair ve yazar Jose Marti’nin izlerine rastlıyorduk. Santa Clara’da Che Guevara’nın anısına yapılan müzesini ziyaret ettik.
Yol boyunca minik kasabalara, Kübalıların oturduğu teraslı ve sallanma sandalyeli evlerine, Küba purosunun sarıldığı atölyelerine, çarşı pazarlarına denk geldik. Birçok yerde duvarlarda devrimden kalan yazılarını, duvar resimlerini, Küba bayraklarını görüyorduk. Adada doğa muhteşemdi. Toprak yollar uzun ve tenhaydı. Yol boyunca adaya çeşit çeşit palmiye ağaçları, mango ve muz ağaçları görüyorduk. Sessiz sakin ve huzurlu bir yaşantı vardı bu güzel ülkede. Geceleri ise, bir çok yerde elektrik olmadığı için karanlık olurdu binalar.
Nerede yerli halkla bir araya gelsek, bu fakirliğin içinde o bembeyaz gömlek yakalarına, tertemiz ve mis kokulu giysilerine, zarafetlerine hayran oluyorduk. Çocuklara rastladıkça kendilerine defter ve boya kalemleri hediye ediyor onlarla oyunlar oynuyorduk. Çocuklar çok kibar ve terbiyeli bir şekilde teşekkür ediyor hatta bazıları boynumuza sarılarak yanağımıza bir öpücük konduruyordu. Öyle bir anın mutluluğunu anlatamam zira bir çocuktan gelen bu tatlı jest o kadar saf ve o kadar doğal ki. Her yönü ile pırıl pırıldı bu çocuklar.
Yolumuza biraz da deniz molası vererek devam ettik. Playa Ancon’a geldik. Hayatımda en sıcak denize burada girdim. Bembeyaz kumsalı olan otelimizin odasında bizi bekleyen misafirlerimiz vardı. Odamızda kocaman yengeçler bizi karşılamıştı.
Ertesi gün Playa Ancon’ a çok yakın olan Trinidad’a gittik. 500 yılı aşkın yaşında bu İspanyol koloniyal kent muhteşem ve bozulmamış estetik mimarisi, insanları, neşesi, harika lezzetleri olan restoranları, her yerde canlı Küba müzikleri, yetenekli müzisyenleri ve yerel içecekleri ile bizi büyülemişti. Hava olağanüstü güzel ve bu tarihi kentte gezmesi bir o kadar tatlıydı. Bütün bir gün bu kentin altını üstünü getirdik. Her bir köşesinde oturup leziz yemekler yiyip, sokak çalgıcılarından müzik dinleyip, yerel halka karışıp şakalaşarak kentin sokaklarını gezdik.

Nefes kesici güzellik
Yolumuzun üstünde eskiden şeker kamışı çiftliği olan mekanları da ziyaret etmiştik. Çiftliğe bağlı kölelerin gözlemlendiği kuleleri, çiftlik sahibinin görkemli çiftlik evini, hala bahçede asılı duran çamaşırları görüp bölgeye bağlı çarşı pazarı gezmiştik.
Küba’nın kurtuluşu için savaşan Castro ve arkadaşlarının Granma National Park’ta Granma teknesi ile nasıl Meksika’dan yola çıkıp bu çok tehlikeli mangrove sahiline vurduğunu ve Bastista güçlerinden gizlendikleri evde öğrenmiştik.
Santiago de Cuba de kaleye çıkıp kalenin en tepe noktasında muazzam bir restoranda okyanus manzarasını izleyip şahane Küba müzikleri dinleyerek leziz bir yemek yemiştik. Orada tesadüfen Lise öğrencileri ile bir arada danslarını izlerken biz de katıldık onlara. Yerel bir kültür sanat pazarından hediyelikleri pek beğenip değişik objeler de alarak yürüdük parke yollarda. Anlayacağınız Santiago de Cuba da nefes kesici güzellikte fevkalade bir gün yaşadık.
Oradan yerel bir uçak ile tekrar Havana’ya döndük. Bu sefer de başka bir bölgeye rotamızı çevirdik. Renkli boyanmış kocaman kayaların önünde fotoğraflar çektirip Vinales Vadisi’ni ve Pınar del Rio’yu gezip Varadero tarafına doğru yol aldık. Varadero sahilinden büyük bir katamaran kiralayıp teknede olağanüstü deniz ürünleri sofrasında yemekler yemiş ve Karayip Denizi’ne açılmıştık. Mercanlara dalmıştık. Iısız görünümlü La Isla Blanca Adası’nda bembeyaz kumsallarda nefis denizinde yüzdük. Bir ülkenin doğası bu kadar mı güzel olur. Küba’da vahşi hayvan öldürmek ve doğaya zarar vermek yasak. Uymayanlar için büyük yaptırımları var.
Havana’ya gelip de Hemingway’in izini sürmeden gitmek olur mu. Hem Havana’daki evine hem de Havana’da gittiği ve kitaplarını yazdığı o güzel mekanlara, barlara biz de gittik. Onun anısı için sevdiği içeceği ısmarlayıp yudumladık.
Havana’da dev Devrim Meydanı’nda sabahın çok erken saatlerinde, neredeyse güneş doğarken halkın 1 Mayıs yürüyüşüne katıldık. Raul Castro ve Nicolas Maduro o dönem ülke yönetimi adına bu şenliklere katılmışlardı. Meydanda bulunan terasından halkı selamlıyorlardı.
Havana’da finalimizi yaparken Amerikan arabalarımızla bir akşam Tropicana Show’a katılmıştık. Bir başka akşam da Bueno Vista Social Club’un bir nevi küçücük açık hava restoran- bar olan orijinal mekanında kendilerini dinlemeye gitmiştik. O zaman bile dünyaca meşhur bu grubun mutevaziliğine, yıkık dökük çıktıkları sahnelerine ama oluşturdukları inanılmaz güzel ambiyansına inanamamıştık. Herşey o kadar özeldi ki. Müzisyenler muhteşemdi ve bir o kadar da cana yakındı. Hala o güzel melodileri kulağımdadır.

Yokluk yaşamaya devam ediliyor
İki hafta boyunca bu sihirli adayı gezmiş ve güzelliklerine doyamadık. İnsanları her zaman çok kibardı. Bazen sokakta karşılaştığımız kişilerin bizden istedikleri sadece bir sabundu o kadar. Bu seyahatten döndüğümde uzun bir süre hep Küba müzikleri dinledim. Cha chalar, mambolar, salsalar, Afrika ve Küba ezgileri, Küba jazz parçaları hep benimle oldu.
2015 yılında sadece160 km uzaklıkta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Miami kentinden 50 küsür yıl aradan sonra tekrar Küba’ya feribotlar çalışmaya ve Amerikalı turistleri getirmeye başladı.
O günden bugüne elbette Küba çok değişmeye başladı. Bir arkadaşımın dediği gibi dünya çok hızla değişiyor ve dünyayı değişmeden keşfetmek ve görmek gerekiyor. Bir kere gittiğiniz güzel bir destinasyona tekrar gittiğinizde orayı mutlaka değişmiş olarak görüyorsunuz ve genelde bu değişim pek olumlu yönde olmuyor.
Günümüzde Küba ciddi elektrik kesintileri ve büyük bir yokluk yaşamaya devam ediyor. İnanıyorum ki yakın bir zamanda burası da kökten değişecek. Bu nedenle imkanınız varsa Küba’yı, eski tarihini ve kültürünü keşfetmenizi, dünya değişmeden bu muhteşem adayı gezmenizi dilerim. Küba’nın ne denli özgün ve etkileyici tarihi bir destinasyon olduğunu anlayacaksınız ve burayı çok seveceksiniz
