BÖLGESEL GÜÇTEN KÜRESEL ÜLKEYE ÇİN
1 Ekim 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, aradan geçen yılda dünya ekonomisinin en belirleyici aktörlerinden biri haline geldi.

Planlı ekonomi döneminden ihracat ve sanayi odaklı büyümeye uzanan bu süreçte Çin, yalnızca üretim kapasitesini değil, küresel ticaretteki ağırlığını da katlayarak artırdı.
1950’li yılların başında sınırlı bir ekonomik hacme sahip olan ülkenin gayrisafi yurt içi hasılası, bugün kuruluş yıllarına kıyasla yaklaşık 174 kat büyümüş durumda. Bu ivme sayesinde Çin, küresel ekonomik büyüklüğün yaklaşık yüzde 16’sını tek başına oluştururken, ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumuna yerleşti.
Dış ticaretteki dönüşüm de dikkat çekici. 1950’lerde milyar dolar seviyelerinde olan ticaret hacmi, yıllar içinde trilyon dolarlara ulaştı. Çin, bugün dünyanın en büyük sanayi üreticisi ve en büyük mal ticareti yapan ülkesi olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda sahip olduğu yüksek döviz rezervleriyle küresel finans sisteminde önemli bir denge unsuru oluşturuyor. Doğrudan yabancı yatırımlar açısından da Çin, dünyada en fazla sermaye çeken ülkeler arasında üst sıralarda yer alıyor.
Pekin yönetimi, son yıllarda büyüme modelini yalnızca iç üretimle sınırlı tutmayarak küresel kalkınma projelerine de taşıdı. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi ile Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada ticaret ve altyapı ağlarının yeniden şekillenmesi hedefleniyor. Bu projeler, Çin’in çok taraflılık vurgusunu güçlendirirken küresel yönetişimdeki etkisini de artırıyor.
Ülke içindeki demografik ve coğrafi yapı ise ekonomik gelişmişlikte belirleyici rol oynuyor. Çin nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i doğu kıyı şeridinde yoğunlaşırken, ülkenin en büyük üniversiteleri ve teknoloji merkezleri de bu bölgede bulunuyor. Pasifik Okyanusu’na açılan doğu kesimleri, Çin’in ihracat ve sanayi üsleri olarak öne çıkıyor.
Öte yandan Çin, ekonomik başarısına rağmen ciddi demografik sorunlarla da karşı karşıya. Özellikle büyük kentlerde kadınlar arasında evlilik ve çocuk sahibi olma eğiliminin zayıflaması, nüfus artış hızını aşağı çekiyor. Artan yaşam maliyetleri, kariyer beklentileri ve sosyal değişim, doğurganlık oranlarını baskılayan temel faktörler arasında gösteriliyor. Bu tablo, önümüzdeki yıllarda Çin ekonomisi için yeni bir sınav alanı olarak görülüyor.
