Şu bizim Ayasofya meselesi

Bahadır Kaynak 05 Haz 2020

Bu sene İstanbul'un fethi her zamankinden daha da bir farklı kutlandı sanki. Cumhurbaşkanı'nın katılımıyla Ayasofya'da Fetih suresinin okunması, Turizm Bakanı'nın da dua için ellerini açması çok ilgi çekiciydi. Salgındır, ekonomik krizdir herkesin içi sıkılmışken beş yüz altmış yedi yıl önce fethedilmiş şehrin ta o zaman camiye çevrilmiş İmparatorluk kilisesini bir kez daha fethedip rahatladık. Koronavirüse aşı bulacak halimiz yoktu; biz de bu kadarını yaptık.

Memleketimizin muhafazakar kitlelerinin böyle semboller üzerinden siyaset yapma tutkusunu doyurabilecek bir iktidar ben tanımıyorum. Çamlıca’ya, oradaki potansiyel cemaatle orantısı olmayan devasa altı minareli camiden, Taksim girişine Aya Triada kilisesinin tam simetriğine ondan daha da büyük bir cami yapımına kadar, hiçbir şey tam olarak tatmin duygusu yaratmıyor sanki. Her kalkılan sabah iç ve dış düşmanlara nanik yapmak için yeni bir sembol arayışına giriliyor. Büyük ödül de Ayasofya tabii ki. Orası bir kere camiye çevrilebilse muhayyel düşmanlara Osmanlı tokadı aşkedilmiş olacak, bir türlü kurtulamadığımız eziklik duygumuz bir nebze ve kısa bir süre hafifletilebilecek. Lakin resmi makamlar açıkça dile getiremese de orasıyla ilgili şöyle bir maruzat var. Ayasofya, senede üç milyona yakın ziyaretçiyle Türkiye’nin en çok ilgi çeken müzesi. Eğer müze kartınız yoksa, ki birçok yabancı ziyaretçi için durum böyle, 2020 yılı itibariyle kişi başı 100 lira ödemeniz gerekiyor. Bu da sadece müzenin yüzlerce milyon lira gelir yarattığını gösteriyor. Ama bununla da kalmıyor. Birçok yerde dünyanın en çok görülmesi yeren mekanları arasında gösterilen müze başlı başına İstanbul’a turist çekiyor. Müzenin kendi giriş ücretinin kat be kat üzerinde, memleketin turizm endüstrisi döviz kazanıyor. Ülke tanıtımına da büyük katkıda bulunuluyor.

Bundan dolayıdır ki zamanında Cumhurbaşkanı Erdoğan “siz önce Sultanahmet’i doldurun ondan sonra bakarız demişti” ama bu konunun dönüp dolaşıp gündeme gelmesini engelleyemedi. Ne memleketin ekonomik sorunları, ne gelir dağılımı bozukluğu, ne demokrasimizin perperişan hali umurunda olmayan birileri için Ayasofya’da ibadet görünümlü şov yapmak öncelikli mesele haline gelebiliyor. Bunun sonucunda varsın Türkiye’nin bunca yıllık turizm yatırımı heba olsun, döviz gelirlerimiz azalsın, itibarımız düşmanlarımızın saldırılarına açık hale gelsin, ne çıkar. 

Peki Ayasofya nedir?

Bin beş yüz yıl önce Roma İmparatoru Jüstinyen de bu muhteşem yapıyı inşa ettirirken kafasında siyasi bir ajanda vardı. Düşmanları tarafından Nika ayaklanmasıyla alt edilmekten kıl payı kurtulan imparator, muhaliflerini kılıçtan geçirmiş, bugün gördüğümüz Ayasofya’yı da bu zaferini taçlandırmak, kendi iktidarına ilahi bir meşruiyet sağlamak için yapmıştı. O tarihten sonra bin yıla yakın süre İmparatorluk kilisesi olan yapı, fetihten sonra da benzer bir vazife üstlenerek İmparatorluk camii olarak kullanılmıştı. Bu yönüyle şehrin kime ait olduğunu gösteren sembolik anlamını ve siyasi otoriteyle bağını bugüne kadar sürdürdü.

Bugün bilebildiğimiz kadarıyla İstanbul’un elimizden çıkmasına ilişkin bir tehdit mevcut değil, İmparatorluk günleri de çok gerilerde kaldı. Cumhuriyet, çok doğru olarak Ayasofya’nın müze olarak kullanılması kararını aldı ki böylelikle yapının özelliklerini ve güzelliğini çok daha fazla takdir edebiliyoruz. Hemen ötesindeki Sultanahmet Camii’nde hızlı bir tur yapıp, çinilere göz atan meraklı ziyaretçiler iyi bir anlatımla Ayasofya’nın ne anlama geldiğini uzman rehberlerden saatlerce dinleyebiliyor. Zaten o turist kalabalığı içinde Sultanahmet’in de ibadethaneden çok bir gezi mekanı vazifesi görevi gördüğünü söylemek yanlış olmayacak. Ayasofya da cami olarak kalsaydı bile o yoğunlukla gerçekten ibadet etmek isteyen birisi için ideal bir yer asla olamazdı. Bundan dolayıdır ki boş işlerle, anlamsız şovlarla vakit kaybetmek, birilerine nanik yapmak için memleketin değerlerine zarar vermek gibi uğraşlardan vazgeçmemiz lazım. Ayasofya çok güzel ve çok değerli bir yapı. Bu haliyle de yüzde yüz bize ait.