EmLak Katılım
EmLak Katılımx


Doksanların Türkiye'sine dönmek ister misiniz?

Bazen zamanda bir yolculuk yapıp uzaklardan bugünlere bakmak iyi gelir. Nelerin değiştiğini, nelerin zamana direnip aynı kaldığını anlayabilirsiniz. Doksanlı yıllar her anlamda Türkiye'nin büyük bir dönüşüm geçirdiği, sıkıntıların da heyecanların da bol olduğu zamanlardı. İsterseniz yaklaşık bir çeyrek yüzyıl öncesine gidip nasıl bir yerden bugünlere geldiğimize bir bakalım. Farklılıklara, benzerliklere siz karar verin.

Önce ekonomi: Doksanlar Türkiye’nin piyasa reformlarını sürdürürken küresel sisteme daha da derinlemesine entegre olduğu, kısa zaman dilimlerinde bunun sefasını sürdüğü ama ardından büyük bedeller ödediği bir dönemdi. Bir türlü kontrol altına alınamayan enflasyon yüzünden faizler de yüksek seyrediyor, bunun sonucunda yurt dışından ülkeye akan sıcak para kısa dönemli bir hızlı genleşme sağlıyor ancak sonrasında piyasalarda panik başlayıp kriz duvarına toslanıyordu. Başbakanlardan Tansu Çiller bir dönem faizleri, çok yüksek olduğu gerekçesiyle suni olarak bastırmaya kalkmış, bunun üzerine hızlı sermaye kaçışıyla kur krizi yaşanmış ve 5 Nisan kararları alınmıştı. Onun arkasından gelen istikrar programları, IMF anlaşmaları da dur kalk yöntemiyle uygulanmış, ülke yüksek faizi verip ele avuca sığmayan sıcak parayı tutmakla, toplumsal talepler arasında sıkışıp kalmıştı. Borç şiştikçe şişmiş, ötelenen sorunlar nihayet doksanların sonundan 2001’e uzanan muhteşem bir krizle yanardağ gibi patlamıştı.

Geçmiş zaman olur ki

Siyasetteyse sıkıntılar bambaşka bir boyuttaydı. İç politikadaki yoğun rekabet ve parçalanmışlık bir yana, Türkiye’nin doksanlı yıllardaki gündemini belirleyen asıl maddeler irtica ve Kürt meselesi ve onun bir uzantısı olarak PKK’nın şiddet eylemleriydi. İkinci meseleye odaklanırsak 1991 yılında Birinci Körfez Savaşı’ndan sona Irak’ta merkezi hükümetin güç kaybı sonucu, PKK Türkiye’nin güney sınırının hemen ötesine geçip oradan terör eylemlerine daha da bir hız vermişti. Türk ordusu sınırın ötesine muazzam büyüklükte güçlerle harekatlar yapıp örgütü sindirmeye, sorunu da kalıcı olarak sona erdirmeye çalışıyordu.

Dağlarda kan gövdeyi götürürken içeride de konu bir devlet meselesi haline getirilip her türlü ayrık düşünce süratle bastırılıyordu. 1991 seçimlerinde SHP ile ittifak halinde Meclis’e giren HEP’lilerin önce milletvekillikleri düşürülmüş sonra da cezaevine gönderilmişlerdi. Bu konuda sadece HEP çizgisine yakın siyasetçiler ve basın organları değil, devletin resmi görüşüne hasbelkader ters düşen birileri çıkarsa onlar da başının belaya girmesini göze almış demekti. Doksanların başında siyasete girerken Bask modelinden bahseden Çiller, kısa sürede hizaya girip bu konudaki en şahin siyasetçilerden birisi haline gelecek, güvenlik bürokrasisinin tavsiyelerini harfiyen yerine getirecekti. Daha sonraları onun siyasi rakibi Mesut Yılmaz da AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer deyivermişti ama o biraz daha farklı bir konjonktürün, ekonomik kriz içerisindeki Türkiye’nin Batı’ya yaklaşma çabalarının ürünüydü.

Türkiye’nin en güçlü siyasi partilerinin başındakiler böyle git geller yaşarken daha aşağılarda mevzubahis vatansa diyenlerin gözünde herkes ve her şey teferruat oluvermişti. Beyaz Toroslar, faili meçhuller ve bunun gibi bir dizi hukuksuzluk Türkiye’nin beka kaygılarının gölgesinde bitiveriyordu. Bir ara ele geçirilen PKK liderlerinden Sakık’a uydurma bir itirafname yazdırılıp bu konuda çok konuşanların örgütten para aldığı yalanı yayılmış, listedekilerden Akın Birdal vurulmuş, şans eseri hayatta kalmıştı. Bu, doksanlara hakim siyasi şiddet dalgasından sadece bir örnekti.

Bu beka kaygısı bir de o devre özgü sahte kahramanlar üretti. PKK’yle sözde mücadele eden suça bulaşmış bir grup insan, bu bahaneyle hukuk dışına çıkabilmenin keyfini sürdü. Vatan için mücadele ediyormuş görüntüsü altında bir dizi yer altı ismi kahramanlaştırıldı. Bataklıkla mücadele, devletin çürümesine, içerisindeki bazı unsurların o bataklığa dönüşmesine neden oldu. Kitlelerse dört bir yandan bangır bangır bağırılan şoven söylemlerle sersemletildi, uyutuldu.

Türkiye’de demokrasinin ve ekonomik refahın irtifa kaybettiği zor yıllardı doksanlar. Bakalım bir çeyrek yüzyıl sonra bugünleri nasıl anlatacaklar?