BrisaSol


Batsın mı bu Avrupa?

Bahadır Kaynak 15 May 2020

Son on senede Avrupa Birliği ciddi anlamda tökezleyip bütünlüğünü kaybetme tehlikesi belirince birçok vatandaşımızın "oh olsun" diye içinden geçirdiğini biliyoruz. Schadenfreude diye Almanca bir ismi de bulunan bu duygu başkalarının acılarından zevk alma olarak tanımlanabilir. Değil mi ki bu Avrupalılar bizi kapılarında sürüm sürüm süründürmektedir, ta 1963'te Ankara Anlaşması ile elde ettiğimiz hakları bile teslim etmemekte direnmektedir, o vakit başlarına gelen kötülükleri fazlasıyla hak etmektedirler.

Biz adaylık başvurumuzu çok daha önce yapmışken, Soğuk Savaş yıllarında büyük bir sadakatle Batılı demokrasilere omuz vermişken, Doğu bloku ülkelerinin bizden önce AB’nin içerisine buyur edilmelerini kırgınlıkla izledik. İki binlerin başında kelebeğin ömrü gibi kısa süreyle üyelik coşkusuna kapılsak da bilhassa Fransa’da Sarkozy’nin Başkan olmasıyla sevincimiz kursağımızda kaldı. Her adımda karşımıza çıkan engeller, Kıbrıs meselesi, imtiyazlı ortaklık derken süreç son on yılda iyiden iyiye tavsamaya başladı. AB olmasa bile biz Ankara kriterleri deyip aynı reformları uygularız derken, ne Avrupa Avrupa’ya benzemeye başladı ne de bizim yerli ve milli reform programımızın hayallerimizi süsleyen özgürlükleri, demokrasiyi ve refahı getirmeyeceği anlaşıldı. Nihayet bugünlere gelirken bir zamanlar bize yar olmayan sevgilinin içten içe mutsuzluğunu diler olduk. Öyle de oldu çok şükür(!).

Birlik olamayan Birlik

Avrupa Birliği’nin dertleri zaten salgından çok daha önce başlamıştı. ABD’deki ekonomik krizin ardından birkaç yıl içerisinde Avrupa da bir borç sorunu ile karşı karşıya kaldı. İki binlerin başındaki Euro coşkusu, dünyadaki bol ve ucuz paranın verdiği gazla uçuşa geçen bilhassa güney Avrupa ülkeleri, rüzgarlar terse dönünce teklemeye başladı. Birkaç yıl öncesine kadar Doğu Avrupa’nın sunduğu fırsatlara, uyguladıkları reform programlarına ayılıp bayılan piyasalar bir sabah kalktıklarında birçok Avrupa ülkesinin borcunu ödemekle ilgili sorun yaşayacağına kanaat getirdi. Meğer Yunanlılar ödeyebileceklerinden daha fazla borç almıştı ve zaten tembellerdi. İspanya’da bir emlak balonu vardı ve patladığında finans sektörüne yayılacaktı. İtalya’nın kamu borcu arşı alaya ulaşmıştı ve Euro değerlenirken sanayisi eskisi kadar rekabetçi olamayacaktı. Ve her şeyden daha önemlisi piyasalar bunu yeni yeni keşfetmekteydi.

Almanya’nın liderliğinde Avrupa Merkez Bankası’nın olaya el atmasıyla krizin en sert evresi bir biçimde atlatıldı ancak birçok AB ülkesi zamana yayılacak düşük büyüme, yüksek işsizlik patikasına sıkıştı kaldı. Birlik içinde daha gevşek maliye ve para politikası isteyen, ortak borçlanma araçlarının zamanı geldiğini söyleyen güneyliler ile “tembel Akdenizliler’e biz mi bakacağız, her koyun kendi bacağından” diyen kuzeyliler arasındaki gerilim artarak devam etti. Bu süreçte İngilizler sürpriz biçimde kendilerini AB’nin dışarısına attılar ki bunun isabetli bir karar olup olmadığını zaman içerisinde göreceğiz. Velhasıl koronavirüs kapıyı çalmadan önce halının altına süpürülmüş koca bir yığın pislikle AB zaten sorunlarını çözmekten çok uzaktı.

Derken salgın hastalığın etkisiyle başta İtalya ve İspanya gibi büyük ama sorunlu ekonomilerin darbe yemesi fay hatlarına binen baskıyı daha da fazla artırdı. Servis ağırlıklı güney Avrupa ülkeleri salgından ağır hasar alırken, zaten sorgulanmakta olan büyüme ve borç ödeme kapasiteleri iyice yerlere serildi. Bunun sonucunda salgınla boğuşan AB üyeleri Brüksel’e ya da daha doğru bir ifadeyle Almanya’ya dönüp “şimdi destek olmayacaksanız ne zaman olacaksınız” diye sormaya başladılar. Almanya ise “parayı biz vereceksek nasıl harcanacağına da karışırız” deyip yılların tartışmasını yeniden canlandırdı.

Bütün bunları uzaktan seyreden biz, her ne kadar “oh olsun” diye içimizden geçirsek de toplam ihracatımızın yarısını yaptığımız, turizm gelirimizin ve dış yatırımın çoğunu sağladığımız bir büyük ekonomiden bahsediyoruz. Gıcık olduğumuz komşumuzun evi yanıyor belki ama alevler buraya sıçrarsa -ki sıçrar- çıra gibi ateş alırız.