Dolar $
15,99
%0.00 0.00
Euro €
16,80
%0.00 0.00
Sterlin £
19,85
%0.00 0.00
Altın
938,81
%0.00 0.00
SON DAKİKA

Suriye, Irak ve Ortadoğu üzerine (l)

Ortadoğu coğrafyasının merkezini oluşturan Mezopotamya toprakları; insan hayatına ve yerleşimine uygun iklim şartları, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının bolluğu, dünya anakaralarından gelen ticaret yollarının güzergahı ile insanlığın uygarlık yürüyüşünün ilk adımlarının atıldığı ve ilk deneyimlerinin yaşandığı; kendisinden sonra gelecek uygarlıkların beşiği olmuştur.

Dolayısıyla Mezopotamya, tarihin bütün dönemlerinde, bu coğrafyanın merkez kanatlarında bulunan Suriye ve Irak ile birlikte yerel anlamda Ortadoğu’nun; küresel ölçekte ise bütün dünya coğrafyasının en önemli jeostratejik, jeopolitik ve ekonomik merkezleri arasında yer almıştır. 

Bu topraklar, tarihin büyük ve kalabalık ordularının güzergahı ya da savaş olanı olduğu kadar, tarihe geçen ilk barış antlaşmasının da imzalandığı ve yazının bulunduğu bir yerdir aynı zamanda.

Böylece tarihin değişik dönemlerinde; Sümerler, Akadlar, Hititler, Elâmlar, Asurlular, Keldâniler, Persler, Makedonyalılar, Partlar, Romalılar, Bizanslılar, Türkler, İngilizler, bu tarihi coğrafyanın en önemli siyasal güçleri; Hammurabi, Nabukadnezar, Kyros, Daryüs, Büyük İskender, Hz. Ömer ve Hz. Ali, Halife Me'mun, Selahaddin-i Eyyübi, Tuğrul Bey, Yavuz, IV. Murat gibi isimler de en önemli tarihi aktörleri olarak anılır ve bilinirler.

Bu coğrafyayı daha da önemli kılan şey ise, tarihin en eski devirlerinden beri insanlığın inandığı en köklü dinlerin burada doğması veya yayılması; nice peygamberlerin ve din büyüklerinin hatıralarının yaşadığı topraklar olması, nice kültürel birikim, düşünsel ve felsefi açılımların bir çoklarının bölgeden çıkması ve her dinden “mü’min”in bu kutsal mekanlara bir “aidiyet” hissi duyması ve bir “illiyet” bağı ile bağlı olduğuna inanmasıdır.

Bölge hiç kuşkusuz insanlık tarihi boyunca en büyük değişim ve dönüşümü İslamiyet’in doğuşu ile yaşamış; bilhassa, ilk halifeler döneminde başlayan fetih hareketleriyle bir “İslam Coğrafyası” kimliği kazanarak; Suriye’de bulunan Şam/Dımeşk Emevi hanedanının; Irak’ta bulunan Bağdat ise Abbasi halifelerinin başkenti olmuştur. 

İslamiyet’in ilk doğduğu topraklar olan Mekke ve Medine’ye rağmen; Şam ve Bağdat’ın her iki İslam Devleti tarafından başkent olarak kullanılmasında siyasi tercihler kadar; hiç kuşkusuz, ticaret başta olmak üzere, yukarıda saydığımız diğer özellikler de etkili olmuştur. İslamiyet’in doğuşundan, ilk Abbasi halifeleri dönemine kadar devam eden süreçte İslam Batı’da İspanya’ya; Doğu’da Hindistan, Çin ve uzak Asya’ya; kuzeyde Kafkaslara kadar uzanan geniş bir coğrafyada yayılmış, Abbasilerin yönetimi ele geçirmesiyle idari, askeri, siyasi ve ilmi alanda çok büyük değişiklikler ve gelişmeler olmuştur. Bilhassa bu dönem, eski Yunan felsefesine ait eserlerin tartışıldığı, tercümelerinin yapıldığı, bilimin, sanatın, felsefenin en çok geliştiği ve geçen asırlara nazaran düşüncenin daha da özgürce ifade edilebildiği bir hoşgörü sürecinin de başlangıcı olmuştur.

Binyıl öncesinde Ortadoğu

Abbasi hilafeti IX. yüzyılın ortalarına doğru Şii bir hanedan olan Büveyhîlerin baskısı altına girmiş, bir asırdan fazla bir süre bu hanedanın baskısı altında kalarak askeri ve siyasi otoritesini kaybetmiş; Bağdat, İslam dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır. 

Ortadoğu’da, Abbasi hilafetini resmen ortadan kaldırmaya yönelik olarak gelişen bu siyasi kavga ve kargaşalar üzerine, Selçuklu fetihleri ile İran’da ortaya çıkan Selçuklu Sultanı Tuğrul bey 1055 yılında Bağdat’ı işgal ederek, halifeye dini itibarını iade etmiş ve böylece tarihin “Türk- İslam Medeniyeti” olarak tanımladığı ve etkileri uzun asırlar sürecek yeni bir medeniyetin de temellerini atmıştır.

Bernard Levis’in de tanımlamasıyla bu yeni süreçle birlikte, “Selçuk fetihleri, Ortadoğu'da yeni bir düzen kurmuş, bölgenin büyük bir bölümünü ilk Abbasi halifeleri zamanından bu yana ilk kez tek bir otorite altında birleştirmişti. Sünnî Müslüman olan Selçuklulular; halifeleri, itibarî hükümdarlar olarak korudular. Ancak egemenlikleri altındaki toprakları genişleterek ve İslâm'ın sözde başı olmalarını bile reddeden bölücü rejimleri ortadan kaldırarak halifeliğin gücünü de artırdılar.”

Artık İslam İmparatorluğu’nun gerçek hükümdarları Büyük Selçuklu sultanlarıydı. Halife tarafından verilen “Sultan” unvanı; önceki dönemlerde Gazneli ve Büveyhi hükümdarlarına da atfedilmiş ise de; bu unvanı ilk defa resmen kullanan ve egemenlik simgesi olan paraların üzerine yazdıranlar Büyük Selçuklu sultanları olmuştur.

Büyük Selçuklu Devleti ile başlayan bu süreç, Moğol akınları ve Haçlı saldırıları ile zaman zaman kesintiye uğramış olmakla beraber; Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti’yle devam etmiş; eski Dârulfünûn felsefe müderrisi ve İslam Tarihi adlı eserin yazarı Ahmet Hilmi’nin (1865- 1914) ifadesiyle, “İslam’ın mukadderatı, Türklerin mukadderatına o kadar sıkı bağlanmıştır ki, Türkler yükseldikçe, İslamiyet de teâli etmiş, Türkler zayıf düştükçe İslamiyet de fer ve şevketini kaybetmiştir. İnhitat devirlerinde Türkler hangi kıtadan, hangi memleketten çekilmeye mecbur kalmışlarsa, oralarda İslamiyet de ya ruhen ya da fiilen ölmüştür.”

Denilebilir ki Ortadoğu coğrafyası Osmanlılar zamanında tarihinin en uzun süreli ve en uzun soluklu barış dönemini yaşamıştır. Osmanlı Devleti'nin uzun asırlar boyunca, bölgede uyguladığı Türk kimliği esaslı, Sünni İslam çerçeveli, adalet ve hoşgörüye dayalı inanç dokusu; Batılılar tarafından, Osmanlıyı yıkmak adına önce Şiilik ve benzeri akımlar tahrik edilerek ve sonra Vahhabilik gibi bilhassa İngiltere güdümlü bölücü, silahlı siyasi mezhep ve akımlar oluşturularak parçalanmış, bölgenin jeokültürel ve jeopolitik alt yapısı bozulmuştur. Birinci Dünya Savaşı ile de Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmiştir.