Dolar $
15,63
%0.29 0.05
Euro €
16,26
%0.24 0.04
Sterlin £
19,12
%-0.01 -0.00
Altın
916,37
%-0.62 -5.76
SON DAKİKA

Gidemediğin yer sana ait değildir

Türkiye Cumhuriyeti kurulalı henüz 10 yıl olmuştu. Genç bir fidanın var olma mücadelesi misali yurdun her yerinde büyük bir gayret kendini hissettiriyordu.

Bu uğraşı, memleket adına bir şeyler yapma yönünde idi ama imkânsızlıklar, verilmekte olan mücadelenin boyutunu daha da derinleştirmekteydi. Saymakla bitmeyecek olan ihtiyaçların, sıkıntıların en başında ise en yakın yerlerin bile yol olmaması nedeniyle gurbet sayılmasıydı.

Anadolu insanının çalışkanlığına ve üretkenliğine rağmen, son elli yılın ekseriyeti savaşlarla geçmiş bu sebeple ne millet ne de devlet öz yurdunu imar etmeye fırsat bulamamıştı.

Felaketin başlangıcı Balkan Savaşları, sonrasında Cihan Harbi derken, enkazdan doğuş hareketi Kurtuluş Savaşımız, bir millet mücadelesi olarak verilmiş ve kurulan yeni devlette; çoğunluğu yaşlı, savaş gazisi, engelli ve çocuklardan olmak üzere sayıları 13 milyonu aşmayan bir nüfus kalmıştır.

Eğitimli insanların ekseriyeti cepheden dönememiştir. İnsanlar meteliğe adeta kurşun atmakta, devlet hazinesi ise tamtakır durumdadır. Bir tarım ülkesi olarak tüm faaliyetler kas gücüne umut bağlamış ve tırpanın keskinliği ile kara sabanın gücü oranında üretim yapılabilmektedir.

Ulaşım hizmetleri iptidai usullerde ve olmayan yollarda kağnıların omuzlarına yüklenmektedir. Köyden köye ya da en yakın şehre ulaşabilme, sağ salim gidip dönebilme, büyük bir şükür vesilesi sayılmaktadır.

Dünyanın göz ucuyla takip ettiği Türkiye Cumhuriyeti, önce kendisi için sonra kendisinde gözü olanlara ders vermek ve daha sonra da tüm umudunu yitirmiş mazlum milletlere örnek olabilme adına var olmak, güçlü olmak zorundaydı.

Buna göre küçük tezgâh üretiminden çıkıp büyük sanayi üretimine geçiş yapılmalı, tarımda makineleşme dönemine girilmeli, “kağnı kamyonu yener” kafasını değiştirmek için eğitim hamleleri gerçekleştirilmeli ve finans kaynakları geliştirilmelidir. Yapılması gereken bu önceliklerin her biri diğerleriyle yakından irtibatlı hususlardı. Kıt imkânlar ve büyük mücadelelerle kurulmuş olan yeni devlet, bu zorlu hedeflere akılcı yöntemlerle varmak, imkânsız gibi görülen alanlarda başarılı olmak zorundaydı.

Bu hedeflerin en önemli parçalarından biri de, esaslı bir neşter vurulması gereken ulaşım meselesiydi. “Gidemediğin yer sana ait değildir” düsturu çerçevesinde gidilebilen yerlere ya taban gücüyle ya da hayvan sırtında ulaşılabiliyordu.

Mesela, Erzincan’dan İstanbul’a ulaşım; ya binek sırtında ve hanlarda dura kalka haftalar boyu sürecek kara yolculuğu ile ya da Hac Yolu olarak ta bilinen ve günlerce devam edecek olan patika yollardan Trabzon’a ve sonrasında iptidai gemilerle zorlu bir deniz yolculuğu ile mümkün olmaktaydı.

Makineleşmeye dayalı tarım politikaları ve sanayi hamleleri sonrası üretilecek mal, hammadde veya işgücünün transferi...  Hepsi sağlam bir ulaşım altyapısını zorunlu kılmaktaydı. Şayet yol yoksa, vasıta yoksa ürün elde kalacak, dolayısıyla üretim de anlamsız olacaktı.

Yani gelişmişliğin önemli mihenk taşı ulaşım hamlesi idi ve derhal başlatılmalıydı.

Gelecek hafta nasip olursa “yol vergisi”ni kaleme alacağız.