<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

<channel>
<title><![CDATA[Analiz Gazetesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr]]></link>
<description><![CDATA[Son 25 Rss Beslemesi - Analiz Gazetesi]]></description>
<generator>Analiz Gazetesi</generator>
<item>
<title><![CDATA[Bingöl Üniversitesi Bal Şûrası'nın ardından]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bingol-universitesi-bal-surasinin-ardindan/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bingol-universitesi-bal-surasinin-ardindan/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Aslında bu işin hikâyesi 2016 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önerisi, YÖK ve dönemin Kalkınma Bakanlığı’nın öncülüğünde yürütülen Bölgesel Kalkınma Odaklı Misyon Farklılaşması ve İhtisaslaşması programı kapsamında Bingöl Üniversitesi’nin 5 pilot üniversiteden biri olarak seçilmesiyle başladı. Bu kapsamda Bingöl Üniversitesi’ne, Bingöl’ün doğası, ekonomik ve ekolojik yapısı yanı sıra zengin bitki kaynaklarına uygun olarak Tarım ve Havza Bazlı Kalkınma alanında ihtisaslaşma misyonu görevi verildi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu misyon çerçevesinde üniversite, bütün paydaşların görüşlerini dikkate alarak Arı ve Arı ürünleri üzerinde uzmanlaşmaya odaklandı. Böylece gelinen noktada Arı ve Arı ürünleri alanında birçok faaliyet yaparak ve dünya çapında uzman birçok hocayı bir araya getirerek bu alanda merkez üniversite konumuna doğru gitme aşamasına ulaştı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu ifadeyi bu kadar kesin kullanma nedenim, bu programın başından projelendirilmesine değin içerisinde bulunmamdan ötürü süreçte akıtılan teri ve harcanan çabayı iyi bilmemden dolayıdır. Başta üniversite rektörü Prof. Dr. İbrahim Çapak olmak üzere üniversite yönetimi ve akademik-idari personelin müthiş sahiplenme güdüsü, projenin daha etkin yürütülmesi ve konuya uygun başlıkların ortaya konulması açısından büyük faktör oldu. Bu doğrultuda özgün ve bölgenin ruhuna uygun bir program belirlendi ve belirlenen program doğrultusunda hareket edilerek günümüzde şûralar ve fuarlar düzenleyecek seviyeye ulaşıldı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özellikle 17-19 Kasım tarihlerinde “Sürdürülebilir Arıcılığa Yön Verelim” mottosuyla gerçekleştirilen Bal Şûrası ve Fuarı, üniversitenin bu misyon ile geldiği noktayı göstermesi açısından önem arz ediyor. Şûra ve fuarın katılımcıları arasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz (Vekil Cumhurbaşkanı olarak), YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar ve üst düzey protokol üyeleri ve alanında uluslararası çapta ün yapan akademisyenlerin yer alması, programın etki analizini göstermesi açısından önemlidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şûrada göze çarpan en önemli detay hem halka hem de bilime yönelik temalar içermesiydi. Arı ve arı ürünlerine yönelik bu denli çapta bir organizasyonun dünyada benzeri yapılmış mı bilemem, Türkiye’de bir ilk olduğu kesin. Üstelik bu çapta üst düzey katılımcının orada bulunması şûranın sahiplenildiğini de gösteriyor. Bazen aylar öncesinden hazırlıklarına başladığınız bir etkinliğin sonunda hayal kırıklığına uğramanız muhtemeldir. Özellikle bu denli büyük bir şûra ve fuar için istenilen etki ve değerin ortaya çıkmaması, hayal kırıklığının ötesinde zaman-maliyet açısından büyük bir kayıp meydana getirebiliyor. Ancak burada tersine durum oluştuğunu görüyoruz. Düzenlemede gösterilen ihtimam yanı sıra gerek üst düzey yetkililerin ilgisi ve katılımları, şûranın ve fuarın değerini bulması açısından harcanan emeğe ve maliyete değdiğini gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Program kapsamında yapılan etkinliklere gösterilen ilgi, halkın programı benimsediğini de göstermektedir. Öyle ki, fuarda sergilenen kovan boyama ve süsleme etkinlikleri, sinevizyon gösterileri, ballı lezzetler atölyesi ve gastronomi söyleşileri, artırılmış gerçeklik etkinlikleri, bilgi yarışmaları, çocuklara yönelik etkinlikler, arıcılık temalı resim ve sanat atölyeleri ve kısa film gösterilerine gösterilen yoğun ilgi bunun göstergesiydi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Etkinlikte öne çıkan bir önemli detay da uluslararası çapta uzman akademisyenlerin yuvarlak masa çalıştaylarıyla sorunları tartışması ve yeni önerilerde bulunmasıydı. Çünkü önemi büyük olmasına rağmen ilgi yönünden zayıf bu tür alanlar, ne yazık ki çoğu zaman hem kurumsal hem de bilimsel bazda göz ardı edilebiliyorlar. Bingöl Üniversitesi’nin bu alanı sahiplenmesi, şehrin üst yönetimini, STK’lar ile iş dünyasını paydaş olarak sahipletmesi, üniversitenin ihtisaslaşmada ulaştığı başarıyı gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu açıdan programın mutfağında yer alan PİKOM akademik ve idari personeli, işin başında yer alan rektörlük, genel sekreterlik yanı sıra emek veren tüm akademik ve idari personel, büyük bir takdir ve tebriği hakkediyor.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Wed, 22 Nov 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yepyeni dünya düzeni (1)]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yepyeni-dunya-duzeni-1/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yepyeni-dunya-duzeni-1/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Nitekim bu durum İsrailli yetkililer tarafından da dile getiriliyor. Bu direnişi kıramayan ve büyük kayıplar veren İsrail, bütün ahlaksızlığı, kanunsuzluğu ve ihlalleri yaparak katliamlarını tamamen sivillere yönelterek direnişçilerin direnişini kırma peşinde. Bu durum, dünyada da büyük tepkilere neden olduğu gibi İsrail’e ve arkasındaki güce yönelik sorgulamaları da beraberinde getirmiş durumda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;7 Ekim’den önce İsrail-Filistin arasındaki sorun, özellikle batı dünyasında Hamas üzerinden yaklaşılarak bir terör olayı gibi değerlendirilmekte ve İsrail haklı zannedilmekteydi. Ancak gelinen noktada İsrail’in ayrım gözetmeden yaptığı katliam, bunun yanında işgalci yönü ve anti-insani yüzünün ortaya çıkması, hedefi Hamas’tan İsrail’e çevirdi. Bu açıdan Anti-semitizm hikâyeleriyle dokunulmaz kimliğe büründürülen ve bu nedenle sürekli mağdura yatan İsrail, destekçisi batı halkları tarafından da artık eleştirilerin hedefi haline gelmiş durumda.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Olayın bu noktaya varması oldukça önemlidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail Yahudi Devleti; tarihe bakıldığında bütün komplo teorilerin etrafında dolandırıldığı, gizli güçlerin, gizli lobilerin ve gizli tarikatların ulaşmak istediği temel amaç olmuştur. Binlerce yıllık geçmişe sahip bu gizlilerin, yazılan-çizilen kaynaklar incelendiğinde temel hedefleri, İsrail devletini kurmak ve bütün Yahudileri oraya toplamak olduğu görülecektir. Bu gizlilerin bu amaca erişmek için feda edemeyecekleri şey yoktur. Böylece var olan bir devlet üzerinden kendilerinin tahayyül ettiği bir dünya nizamını gerçekleştirebileceklerdir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şuan öyle bir devlet kuruldu. Bu öyle bir devlet ki; dünyanın en büyük devletlerinin koruma ve kollaması sağlanmış, dünyanın en zengin işadamlarınca oluk oluk kaynak akıtılmış, bunun yanında dünyanın en etkili politikacıları, yazarları, çizerleri, medyasından sinemasına kadar algılarda şişirilmiş ve her istediğini elde edecek bir uluslararası sistemle desteklenmiş bir devlettir. Düşünün, böyle bir güce sahip. Bu devlet, kurulduğundan bu yana bu güçle beslendi, şımartıldı ve şişirildi. Her istediğinde bu gücü arkasında buldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Herşeyden öte Ortadoğu’nun en etkili istihbaratlarından biri ve Türkiye’den sonra en güçlü ordusu olarak dünyanın en etkili silahlarına bir engel ile karşılaşmadan erişebilme imkânına sahip. Daha ötesi elinde nükleer silahlar olduğuna dair onlarca kanıt bulunmasına rağmen dünya kamuoyunda bir gün dahi bu konu gündem edilmedi. Yani aynı zamanda nükleer bir güç&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşte arkasındaki bu güçlerin desteğini alarak algılarda oluşturduğu korkularla yenilmez bir efsaneye dönüştürülen bu devlet, 7 Ekim harekâtı ile neredeyse bütün imkanlardan mahrum bırakılmış ve Allah’tan başka hiçbir dayanağı olmayan bir avuç inanmış direnişçi tarafından bütün korku ve algılarla birlikte yerle bir edildi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu durumu sadece İsrail özelinde değerlendirmemek lazım; bu harekat ile aynı zamanda dünya üzerine kurgulanmış bütün düzen teorileri de yerle bir edilmiş oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nasıl mı? Şöyle izah edelim:&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yahudiler, her ne kadar tarihte sürgünlere maruz kalsalar da, dünya ticaretinde oldukça etkili olmuşlardır. Günümüzde böyle olduğu gibi geçmişte de Osmanlı Devleti’nde, hatta Avrupa’nın önde gelen imparatorluklarında ticaretteki maharetleri ile bilinirlerdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bazı kaynaklara göre bankacılık sistemini ilk defa kullanan görünüşte Hıristiyan savaşçılar olarak bilinen tapınak şövalyeleri, aslında Yahudi kökenlilerin oluşturduğu teşkilattan meydana gelmekteydi. Masonlarla birlikte anılan bu yapının binlerce yıl sonra Avrupa’da ortaya çıkması bu düşünceyi destekler niteliktedir. Malum, mason kelimesinin dayandığı köken, Yahudilerin Eski Mısır’dan sürgün edilmeden önceki duvar ustalığına dayanmaktadır. Buna atfen bugün günümüzde dahi oluşturdukları teşkilatlar ile yaptıkları gizli faaliyetler bilinmektedir. Nitekim dünya gidişatını etkileyen tarihi olayların arkasında da bunların olduğu sıkça dile getirilmektedir. (Devamı sonraki yazıda&amp;hellip;)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Wed, 20 Dec 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zengezur Koridoru'nun stratejik önemi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/zengezur-koridorunun-stratejik-onemi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/zengezur-koridorunun-stratejik-onemi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Tarihsel açıdan bakıldığında iki ülke arasındaki sorun, her ne kadar eskiye dayansa da, aslen Sovyetlerin dağılmasıyla başladığı söylenebilir. Daha önce Sovyetlerin birer parçası olan iki ülke, 1991 yılında bağımsızlıklarına kavuştular. Bu durum, zaten sürtüşme halinde olan iki devletin arasındaki ebedi düşmanlığı da aleni şekilde ortaya çıkardı. Bağımsızlıklarının ardından, aynı yıl içerisinde Ermenistan’ın, Azerbaycan topraklarını işgal etmesiyle I. Karabağ Savaşı’nın fitili ateşlendi. Savaş sonunda Azerbaycan’a ait Dağlık Karabağ bölgesi, tamamen Ermenistan’ın kontrolü altına girdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sorun, günümüzün en önemli uluslararası konularında biri olarak hala gündemi meşgul etmektedir. Azerbaycan’ın işgal edilen toprakları nedeniyle BM nezdinde çözüm arayışları da sürmektedir. Aslında sorunun barışçıl yöntemlerle çözülmesi amacıyla 1992 yılında AGİT tarafından aralarında ABD, Rusya ve Fransa’nın bulunduğu MINSK grubu kurulmuştu. Ancak bu grubun çeşitli girişimlerine rağmen, bazı MINKS üyesi ülkelerin Ermenistan yanlısı tavırları ve Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan ayrı bir statüye bürüme çabaları nedeniyle çözüm yoluna dair bir ilerleme sağlanamadı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ki bu durum, Ermeni güçlerinin Temmuz 2020’de Azerbaycan’a ait Tovuz bölgesine saldırması ve ardından 27 Eylül 2020’de ilk temas ile II. Karabağ Savaşı’na neden oldu. Savaş, 10 Kasım’da Azerbaycan’ın kesin zaferi ile sonuçlandı. Bu açıdan 30 yıldır süren Ermeni işgali de son buldu. Bu süreçte Azerbaycan, Dağlık Karabağ’da birçok önemli kenti geri aldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Buraya kadar sorunun tarihi özetiydi. Savaş sonrası süreçte, başta Türkiye olmak üzere, bölgeyi ve dünyayı ilgilendiren gelişmeler de yaşandı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yenilgiyi kabul etmesine rağmen, batılı bazı güçlerden aldığı desteğe güvenen Ermenistan, antlaşmadan doğan yükümlülüklerini hala yerine getirmedi. Bu durum tansiyonu tekrar yükseltmiş görünüyor. Özellikle bu yükümlülükler arasında Türkiye ile Orta Asya Cumhuriyetleri arasında kültürel ve ekonomik açıdan önemli bir bağ oluşturacak olan Zengezur Koridorunun açılacak olması, Türkiye açısından oldukça önemlidir. Zengezur Koridoru aslında, savaş sonrası imzalanan ateşkes antlaşmasının 9. maddesi gereği, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında bağlantıyı kuracak olan koridordur. Ancak bu koridor, sadece bu iki bölge arasında değil; aynı zamanda faaliyete geçmesi durumunda hem Türkiye hem de bölge açısından, bölgesel ve küresel çapta iş birliği fırsatlarını barındıran bir koridor olacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Koridorun getirdiği bir diğer fırsat ise 2017’de Ermenistan’ı baypas ederek faaliyete geçen Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun doğrudan Azerbaycan’a ulaşacak şekilde yeniden ele alarak tasarlanacak olmasıdır. Böylece bu yolla Türkiye ile Orta Asya ülkeleri ile doğrudan ulaşım sağlanabilecektir. Bu da Türkiye ile Türki Cumhuriyetler arasında geniş bir sosyal, kültürel ve ekonomik iş birliği ağının oluşması demektir. Tabi bu durum, sadece Türkiye ile Orta Asya Cumhuriyetleri arasında bir iş birliği fırsatı sunmuyor; aynı zamanda Türkiye’yi stratejik açıdan önemli bir köprü yapacak ve Avrupa’dan gelip Çin’e uzanacak modern İpek Yolu için de önemli bir geçit olmasını sağlayacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak MINKS grubu bazı üye ülkeler gibi Zengezur koridoruna sınırı olan İran da bu koridorun açılacak olmasında rahatsızlık duymaktadır. İran’ın ikircikli tavırların ne yazık ki koridorun açılmasını tehlikeye sokmaktadır. Aslında ekonomik açıdan değerlendirildiğinde koridorun, Türkiye ile Azerbaycan arasında sıkışık kalan ve ekonomik açıdan oldukça zor günler yaşayan Ermenistan açısından da önemli bir ekonomik fırsat barındırdığı söylenebilir. Ermenistan’ın Batılı ülkelerin ve İran’ın gazına gelmeyerek bu fırsatı tepmemesi hem kendisi hem de bölge için önemlidir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 19 Sep 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ramazan'ın diyalektiği ve Hitler'in düşündürdükleri]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ramazanin-diyalektigi-ve-hitlerin-dusundurdukleri/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ramazanin-diyalektigi-ve-hitlerin-dusundurdukleri/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;İslam dünyası olarak Filistin ve Doğu Türkistan gibi Müslüman coğrafyalarda yaşanan zulüm ve baskıların gölgesinde bir Ramazan’a daha giriyoruz. Ramazan her ne kadar Müslümanlar için oruç tutma, ibadet etme ve hayır işleme ayı olsa da bu ayın manası sadece bunlar değil; aynı zamanda aç, susuz ve ihtiyaç sahibi insanların halini anlamak, onlara gücü miktarında el uzatabilmektir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu ay, biz Müslümanların şahsi ibadetlerle Allah&#039;a yakınlaşması, kendimizi arındırmamız ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmemiz için elbette bir fırsat ayıdır. Ancak, Ramazan ikliminde Gazze, Doğu Türkistan ve Arakan gibi Müslüman coğrafyalarda açlık ve yokluk çeken milyonlarca Müslüman varken, şahsi ibadetlerimizle meşgul olmak, bizi ne kadar sorumluluktan kurtaracaktır, bunu da düşünmemizi gerektiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diyalektik kavramı, Hegel tarafından tedavüle sokulmuş ve en basit anlamıyla varlığın birbirini tamamlayan iki parçalı görünümünü ifade eden bir kavramdır. Bu anlamda Ramazan’a da diyalektik açıdan bakıldığında birbirini tamamlayacak gerçek bir mana içeriyor. Bu mana, “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.” anlayışına sahip bir dinin, Ramazan gibi açlık ibadetinin en zirve yaşandığı bir ayda, sadece bir açlık olarak algılanması değil, açlık yaşayanların halinin anlaşılması şuuruna erişmeyi ifade ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu açıdan bakıldığında Gazze’de son birkaç haftadır, açlıktan ölen insan sayısının 25’i geçmiş olması, Milyonlarca insanın açlık ve susuzluğun pençesinde, bir avuç una ve bir bardak suya ulaşmak için çaba göstermesi, Müslümanların Ramazan’ın sadece aç kalınacak bir ibadet ayı olmadığını anlamasını gerektiriyor. Zulmün ve açlığın pençesinde dünyanın en zalim ordusunun ağır bombardımanlarına karşı hayatta kalmaya çalışan bu insanlar, biz Müslümanlara Ramazan’ın sadece şahsi açlık olmadığını anlatmaya çalışıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zulmün arşa dayandığı, bütün insani değerlerin hiçe sayıldığı ve Firavun’a, Nemrut’a rahmet okuturcasına her türlü hayvanî davranışın sergilendiği Gazze’de, Ramazan ayının manasının açlık olmadığını anlamak için daha ne olması gerekiyor, İslam aleminin anlaması gerek. Bu konuda ne yazık ki, artık ne söylenecek söz; ne de ortaya salınacak bir bahane kalmadı. Dünyada toplasanız İstanbul’un nüfusu etmeyen gayri meşru bir devletçik, dünyanın gözü önünde daracık bir alana sıkıştırdığı Gazzelileri, birkaç milyarlık Müslümanlara açıkça göz dağı verecek şekilde her türlü ağır bomba ve silahlarla vahşice katlediyor; kalanlarını da aç ve susuz bir şekilde terbiye etmeye çalışıyor. Karşılığında hiçbir Müslümanın fiili olarak bir şey yapamayacağını, üstelik arkasında Batının deni medeniyeti olduğunu ve uluslararası alanda herhangi bir yaptırım ile karşılaşmayacağını bile bile yapıyor. Bu konuda da ne yazık ki haklı!&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;***&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Okumuşsanız, bilirsiniz; Hitler’in katlettiği milyonlarca Yahudi’nin kaçabilenleri, Müslüman Filistinlilere sığınmıştı. O Yahudiler, başları rahata erir ermez, tıpkı Kur’an’da bahsedildiği gibi Yahudi tiynetinin gereğini yaparak Filistinlerinin evlerine, arsalarına ve topraklarına el koymuşlardı. O nedenle Filistinliler şu an, İslam’ın emrettiği, hangi dinden ve hangi milletten olursa olsun, mazluma kol kanat germe anlayışının bedelini ödüyorlar. Yanlış anlaşılmasın! İslam’ın emrini yerine getirdikleri için değil; yardım ettikleri, Hz. Musa’ya bile İllallah ettiren Yahudi illetine gösterdikleri merhametin bedelini ödüyorlar. Yoksa İslam’ın emrinin yaşandığı birçok coğrafyada gösterilen aynı merhamete karşı birçok millet, fevc fevc İslam’a girmişlerdir. Ne yazık ki söz konusu melunlar olunca, tıpkı Osmanlı’nın başına gelenler gibi kucak açanın kucağı yanıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hitler’in yaptığı zulmü tasdik edemeyiz elbet. Aralarında masum on binlerce çocuk ve kadın katledildi. Zulüm, zulümdür. Ancak Alman bir bilim insanının “Yahudiler, Batının kurumlarına, üniversitelerine, STK’larına, ekonomisine, ticaretine hatta meclislerine ve yönetimlerine öyle bir hâkim olmuşlardı ki, Hitler ancak öyle bir yol ile bunların sökülüp atıldığına inanmıştı” ifadelerini düşünerek, Batının neyin arkasında durduğunu görmesini gerektiriyor. O yılan, er-geç, dönüp kendisini de ısıracaktır.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 12 Mar 2024 03:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ekonomik gücün adaleti!]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ekonomik-gucun-adaleti/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ekonomik-gucun-adaleti/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ekonomik güç ve adil dünya kavramları, insanlık tarihi boyunca birbiriyle çelişki içerisine geçmiş ve çoğu zaman da dünyanın gidişatını belirleyecek bir ilişki içerisinde olmuştur. Bir yanda ekonomik gücü elinde bulunduran ve sahip oldukları maddi güç ile güçlerine daha fazla güç katarak kendi adaletlerini kuran düzen devletleri, diğer yandan her türlü imkânları kısıtlanmış, güçlülerin güçlüklerine maruz kalan güçsüz devletler&amp;hellip;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Günümüz dünya düzeni güçlünün haklı olduğu, haklının ise gücü nispetinde haklı sayıldığı bir düzen üzerine kurulmuştur. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında tesis edilen Birleşmiş Milletlerin yapısı, güçlünün hakkı yerine haklının gücünü ön plana çıkarılmasının en iyi örneğini oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük örgütü olan BM, haklının gücünü koruması beklenirken aksine güçlünün ve kazananın haklarını koruma yoluna gitmiştir. BM’nin bünyesinde kurulan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin(BMGK) beş daimi üyesi, 2. Dünya Savaşının kazanan beş ülkesi olarak tüm ülkelerin üye oldukları ve kaderlerinin belirlenebildikleri bir örgütte veto hakkına sahip olarak istedikleri kararı kabul ettirebilirken, istemedikleri kararın geçmesine de engel olabilmektedirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BM gibi büyük bir örgütte dahi bu gücün adil bir şekilde dağıtılmaması, eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin artmasına; ABD, İsrail, Çin ve Rusya gibi terör devletlerinin pervasız bir şekilde hareket edebilmelerine yol açmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu ülkelerin ellerindeki gücün verdiği korkusuzluk ile sergiledikleri tutum, ekonomik gücün adil bir dünya ile nasıl uyumlu hale getirilebileceği konusunu karmaşık ve tartışmalı hale getirmektedir. Örneğin İsrail’in mevcut durumda Gazze’de uyguladığı terör ve sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliam, ekonomik gücün İsrail’e verdiği şımarıklıktan kaynaklanmaktadır. Bunun yanında İsrail’in arkasındaki uluslararası zengin Yahudi lobilerin İsrail’in katliamlarına yönelik koruyucu kalkan görevi görmeleri, ekonomik gücün adaletten uzak dünya sisteminin başka bir yönünü göstermektedir. 30 binden fazla, çoğu çocuk ve kadın olan sivillerin öldürülmesi, bir şehrin her türlü yasaklı silahlar kullanılarak yok edilmesi ve tüm bunları savaş kurallarını hiçe sayarak yapan İsrail’in yaptıklarına kılıf uydurulması, ekonomik gücün sağladığı toleranstan kaynaklanmaktadır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Batılı birkaç devlet dışında neredeyse bütün devletlerin katliam olarak kabul ettikleri Gazze’deki mezalim, BM’nin bir insanlık suçu olarak defalarca gündemine gelmesine rağmen, üstelik Uluslararası Adalet Divanı bunu bir savaş suçu olarak kabul etmişken, BMGK’da ABD’nin vetosu nedeniyle bütün vicdansızlığıyla devam etmektedir. Aynı şekilde Ukrayna’yı işgal edip topraklarını ilhak eden Rusya’ya ambargo koyan, şiddetle protesto eden ve zalimlik olarak gören Batılı devletler, söz konusu İsrail barbarlığı ve Orta Doğu’daki çıkarları olduğunda “Terörle Mücadele” kılıfı kullanarak zalimi mazlum, mazlumu zalim gösterme utanmazlığı gösterebilmektedirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Benzer zulüm 1949’dan beridir Çin tarafından Doğu Türkistan’da sergilenmektedir. Dünyanın ekonomik ve askerî açıdan en güçlü üç ülkesinden biri olan Çin’in, Doğu Türkistan’da sergilediği insanlık dışı uygulamalar, yine güçlünün haklılığına ve ekonomik gücün prangalarına takılmaktadır. Çin, ABD gibi BMGK’da veto hakkına sahip bir devlettir. Bu açıdan Doğu Türkistan’da uyguladığı insanlık dışı muamelelerden dolayı dokunulamamaktadır. Çıkarlarına aykırı gördükleri için olsa gerek, Batılı devletlerin dâhi Doğu Türkistan’daki zulme karşı çağrılar yapmalarına rağmen güçlünün haklılığını koruyan, zayıfı haksız gören düzen, mazlumların çığlıklarını bastıran karşılıklı diplomatik bağırışlar arasında kaybolup gitmektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Günümüz küresel düzeni ne yazık ki adalet üzerine tesis edilmiş bir düzen değil, ekonomik olarak güçlü olanın adaletini koruyan bir düzen üzerinde yürümektedir. Hz. Ömer’in adalet sistemine göre yönetilen bir dünya yok artık. Küresel çıkarların adaleti(!)nin hükmettiği bir dünya düzeni ile karşı karşıyayız. Elbette bu sistemden bir adalet beklenemez. Ancak “silaha aynı silahla mukabele ediniz” Hadisinin şiar edinilmesi şarttır. Aksi halde kalabalık zalim devletlerin ayakları altında küçük İslam milletlerinin çığlıklarını gözü yaşlı uzaktan izlemeye devam edeceğiz.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 05 Mar 2024 03:20:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Uyanış Afrika!]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/uyanis-afrika/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/uyanis-afrika/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Özellikle Fransa, Afrika’daki bu kolonileştirmenin başat ülkesi konumundadır. Diğer batılı ülkeler gibi Fransa’nın da günümüz zenginliğinin arkasında bu sömürüden elde edilen gelirler yatmaktadır. Fransa, kurduğu teknik modern sömürü düzeniyle hala bu bölgelerde varlığını olmaya ve o bölgeleri sömürmeye devam etmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yüzyıllardır devam eden bu talan düzenine karşı Afrikalı ülkeler, özellikle son birkaç yıldır daha belirgin bir şekilde bir başkaldırı içerisine girişmiş durumdalar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Orta Afrika ülkelerinden olan Sudan’da 2019’da başlayan yönetimlere el koyma furyası, Fransa’nın eski sömürgeleri olan Burkina Faso, Mali, Gine, Nijer ve Gabon ile devam etmiştir. Ardı ardına meydana gelen bu darbeler, bir yönüyle batının Afrika’daki acımasız yüzü Fransa’nın varlığına karşı olması nedeniyle önem arz etmektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Burkina Faso’da gerçekleşen darbe sonrası Fransa ile askeri ve diplomatik ilişkilerin askıya alınması, Yine benzer şekilde Mali’de düzeni ele alan geçiş konseyinin ilk iş olarak Fransız büyükelçiyi ülkeden kovması ve askeri varlığına son vermesi, bunun yanında Dünya uranyum üretim merkezlerinden biri olan Nijer’de gerçekleşen darbenin ardından Fransa ile bütün askeri ve diplomatik ilişkilerin kesilmesi ve geçtiğimiz hafta en sadık müttefiklerinden olan Gabon’da meydana gelen darbe, Fransa’nın Afrika’daki varlığı ve oluşturduğu sömürü düzenine büyük bir darbe olmuştur. Özellikle Fransa için bu durum, Afrika’da sonun başlangıcı, Afrikalı halklar için tam bağımsızlığa yönelik bir umut doğurduğu söylenebilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu darbelerin görünen yüzü Fransa’ya karşı olması açısından dikkate değerdir. Fransa’nın darbelerin gerçekleştiği Mali, Nijer, Gine, Burkina Faso ve Gabon’daki askeri üslerinde terörle mücadele vb. gerekçelerle konuşlandırdığı 5 Binden fazla askeri bulunmaktadır. Askerlerin varlığı dahi, bu ülkelerin bağımsız olmalarına rağmen askeri, ekonomik ve diplomatik olarak hala Fransa’ya bağımlı olduklarını göstermektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu durumu, o ülkelerin içinde bulundukları koşullar göz önüne alındığında, demokratik düzenlere karşı yapılan darbeler olarak görmek ne kadar doğru, tartışılır; ancak uzun yıllardır yöneten sömürü devletlerin kukla liderlerine karşı yapılmaları, bu ülkelerin artık yeni bir düzen için ayaklandıkları şeklinde okumak da mümkündür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ekonomisini büyük oranda bu sömürüye bağlayan Fransa, bu ülkelerle ekonomik ilişkilerinden ve yıllarca sömürdüğü Nijer’in güçlü uranyum kaynaklarından ve Gabon’un altın, demir ve manganez gibi madenlerinden mahrum kalacak olması dolayısıyla sanayisi ve ekonomisine büyük bir maliyeti olacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bütün bu gelişmeleri, bu ülkelerin sahip oldukları zenginliklere rağmen fakir bırakılmaları ve artık bazı şeyleri değiştirmeleri gerektiği olarak görmek gerekir. Türkiye, Rusya ve Çin’in Afrika ülkelerinde var olmaya başlaması, bu ülkeler için batının tek taraflı sömürü düzenine karşı önemli bir alternatif oluşturmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin kazan-kazan politikası ile hareket ederek bu ülkeler ile karşılıklı ilişkiler kurması olumlu bir adım olacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mali’de gerçekleşen darbe sonrası Fransız medyasının darbenin arkasında Türkiye’nin olduğu iması ve Mali’de yönetime el koyan askerlerin Bayraktar SİHA’larla basına demeçler vermesi gibi örnekler, Türkiye’nin o ülkelerde kabul gördüğünün göstergesi olması açısından önem arz etmektedir. Türkiye’nin darbelere gösterdiği itidalli yaklaşım, ECOWAS’ın müdahalesine karşı olduğunu belirten açıklaması, güçlü savunma sanayisi ve inşa yapı gücü de göz önüne alındığında bu ülkelerde varlık göstermesi ve geleceklerinde söz sahibi olması açısından bir fırsat oluşturmaktadır. Afrika’nın geleceğinde Rusya ve Çin gibi yeni sömürge devletlerinin yerine karşılıklı kazanma politikasını ön gören devlet anlayışı ile Türkiye’nin kabul görmesi daha büyük olasıdır. Türkiye’nin yapıcı dostluklar ve kazan-kazan politikası ile bu fırsatı değerlendirmesi önemlidir.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sun, 03 Sep 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Jeopolitik krizlere karşı Türkiye]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/jeopolitik-krizlere-karsi-turkiye/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/jeopolitik-krizlere-karsi-turkiye/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Birçok ülke kendi iç ve dış dengelerini koruma çabasına girdi. Doğu, Batı, Kuzey ve Güneyin tam ortasında yer alan ve tüm bu ülkeleri birbirine bağlayan Türkiye’nin, bu dalgalardan etkilenmediği söylenemez. Aksine böyle bir jeopolitiğin tam merkezinde olmanın verdiği muazzam bir baskının içerisinde, denge politikaları kurarak direnmeye çalışıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin bu dalgaların etkilerine karşı en savunmasız yönü ne yazık ki ekonomik durumu. Hem iç hem de dış faktörlere bağlı olarak uzun süredir bir enflasyon sarmalının içinde debelenen Türkiye, ürünlerde görülen olağanüstü yüksek artışların etkisini yaşıyor. Aslında hammadde ve bazı ürünlerde dünyada sayılı üretim ülkelerinden biri. Türkiye’nin bu sorundan daha az etkilenmesi beklenir. Ancak heterodoks politikalar ile birleşen aracı ve fırsatçı anlayışın doymayan hırsı, özellikle gıda, araç, konut ve barınma gibi birçok alanda suni fiyatlanma oluşmasına ve Türkiye’yi enflasyonda Avrupa birincisi, dünyada sayılı ülkeler arasına yerleşmesine yol açtı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bunun yanı sıra döviz kurlarındaki dalgalanmalar, buna karşı uygulanan yüksek faiz politikaları, ülkeyi kısa yorgan ikilemine soktu. Faiz artışı ile döviz ve enflasyon ile mücadele, üretim ekonomisini etkiledi. Faizin tartışılması, üretim ve finans piyasalarında kırılganlıklar oluşturdu. Ayrıca FED’in faiz artırımı, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere sermaye akımını etkileyen bir diğer faktör oldu. Bu da döviz talebini artırarak, kur baskısı oluşturdu. Bu durum, artı bir maliyete bağlı bir enflasyon ortamı oluşmasına neden oldu. Bu sarmal ile mücadele etmek için faiz kartına başvurularak girişilen çabalar, döngüsel krizi girdaba çevirdi. Ancak son dönemde yürütülen ılımlı politikalar sürecin pozitif bir evreye çevrilmesine katkı sağlamaktadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Enerji bağımlılığı da bir diğer sorun. Türkiye, enerji bağımlı bir ülkedir. Cari açığın temel yükü, enerji ithalatından kaynaklanmaktadır. Küresel faktörlere bağlı olarak enerji fiyatlarında meydana gelen bir yükseliş, enerji fiyatlarını artırarak cari açık üstünde baskı oluşturmaktadır. Bu da sıkı maliye ve para politikaları uygulayan Türkiye’nin ekonomik istikrarı için oldukça büyük risk barındırmaktadır. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş nedeniyle özellikle Avrupa’da başlayan enerji ve tahıl krizi, Türkiye’yi de etkilemiştir. Mevcut durumda İsrail’in bölgedeki saldırgan ve katliamcı politikaları, dünya ekonomisinin can boğazı olan Hürmüz ve Kızıldeniz geçişlerini etkilemektedir. Bu bölgeden kaynaklanan enerji akışkanlığının düşmesi veya durması, en çok enerji bağımlı Türkiye ve ticari ortağı olduğu AB’yi etkileyecektir. Bu da istenmeyen büyük bir krizi tetikleyecektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, küresel ve bölgesel zorlukların farkında ve buna yönelik politikalar yürütmek için çaba göstermektedir. Türkiye’nin krizlere yönelik diplomasideki başarısı, Türkiye’yi masada belirleyici kılmaktadır. Özellikle taraf tutmadan saf tutan bir ülke olarak birçok krizde arabulucu rolü üstlenen ülke pozisyonundadır. Dünya enerji ve gıda krizinin başat nedeni Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşta yürüttüğü diplomasi, taraflar arasında Türkiye’ye karşı güven oluşturmuştur. Ancak yeri geldiğine bölgenin gerçeklerine karşı da hareket ederek İsrail’in saldırgan politikalarına karşı sert tavır sergilemiş, tüm ticari ve diplomatik ilişkileri keserek birçok ülkeden önce tavır belirlemiştir. Bu da bölge ülkeleri arasında güven aşılayıcı bir durum meydana getirmiştir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, bölgesel ve küresel gerçeklere uygun olarak savunma sanayisinde dünyada emsalsiz bir başarı göstermiştir. Özellikle İHA-SİHA sektöründe dünyada birinci sıraya yükselmesi ve diğer savunma ürünlerinde sayılı ülkelerden biri olması, Türkiye’nin caydırıcılığını artırmıştır. Enerji krizine karşı kendi iç potansiyeline dönerek özellikle Karadeniz, Akdeniz, Güneydoğu gibi bölgelerde kaynak arayışlarını artırarak enerji üretiminde oldukça iyi bir sonuca ulaşmıştır. Bölgedeki enerji nakil hatlarının Türkiye üzerinden geçmesi, sadece üretimde değil, ara geçişte de üstünlük kurmasını da sağlamaktadır. Bu açıdan büyük ve yüksek nüfuslu bir ülke olarak kısa vadede görülmese de uzun vadede üretimde bağımlılığı düşürmede oldukça başarılı sayılan bir politika yürütmektedir. Tüm bu adımlar Türkiye’yi bölgede jeopolitik bir güç, caydırıcı ve eli güçlü bir aktör haline getirmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, bugün zorlu bir süreçten geçiyor. Süreç doğru yönetildiğinde atılan adımların daha etkili sonuçlar doğuracağı muhakkak. Türkiye, artan bölgesel ve küresel krizleri fırsata çevirecek stratejik ve diplomatik kapasiteye sahip. Jeopolitik gücünü ve potansiyel vizyonunu kullanarak kararlı adımlar atması, Türkiye’yi günü kurtaran ülke pozisyonunda geleceği inşa eden ülke haline getirerek daha üst liglere taşıyacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 30 Aug 2025 08:50:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA["Güçlü İsrail" balonu patladı!]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/guclu-israil-balonu-patladi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/guclu-israil-balonu-patladi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Arkasındaki maddi ve teknolojik güce güvenerek her seferinde tek taraflı saldırganlığı alışkınlık hale getiren İsrail, tahmin edemediği bir baskın yaşayarak yüzlerce esir ve binlerce kayıp verdi. Ellerindeki kısıtlı imkânlarla kıyaslandığında Filistinli direnişçiler için büyük bir başarı sayılan bu baskın, şişirilen İsrail balonunun da patlaması açısından önemli sayılır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kimileri hala bu olayı, bir komplonun parçası görüyor ve olayın arkasında İsrail’in olduğunu savunuyor. Kimileri de Filistinli direnişçilerin saldırmak ile yanlış yaptığını, bu hareketin İsrail’e katliam için fırsat tanıdığını düşünüyor. O ya da bu! Olması gereken oldu. Tüm bu düşüncelerin aksine ben bu harekâtı yazılmış bir başarının hikâyesi olarak okuyorum.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında bu düşüncelerin arkasında İsrail’e yönelik oluşturulmuş medyatik algılar ve bu algılardan beslenen endişeler yer alıyor. İsrail’e biraz odaklanıldığında arkasındaki ekonomik ve küresel desteğin var ettiği güçlü ordu-güçlü istihbarat algısından ibaret olduğu görülecektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail’in lobicilikte dünyanın açık ara en iyisi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu lobiler arasında AIPAC, AJC ve JINSA gibi Yahudi sermayesini yönlendirenleri var. Bunlar muazzam bir ekonomik güce sahip ve Amerika gibi bir gargat ağacının himayesiyle dünyanın çok yerinde etkilidirler. Bu lobileri besleyen Yahudi işadamları aynı zamanda Dünyanın en etkili medya organları olan Fox, ABC, NBC, The NewYork Times, The Wall Street Journals gibi kanalların da sahibi. Diğer batılı medya organlarının destekleri de göz önüne alındığında aslında korkak fıtrata sahip Yahudi milletinden oluşan İsrail’in yenilmez gizemler ülkesine nasıl çevrildiği, algılarda nasıl güçlü gösterildiği daha iyi anlaşılır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail, aktif olarak 160 bin kişilik çok da büyük sayılamayacak bir personel gücüne sahip. Bütün askeri personel rezervi ise 650 bin. Savunma teknolojisine bakıldığında bu lobilerin desteğiyle iyi denilebilecek seviyede. Bunun yanında bütün batılı güçlerin savunma teknolojilerine de erişim sağlayabiliyor. Bu konuda kendisine sınırsız kredi sunulmuş durumda. Zaten pervasızlığının arkasında da bu destek yatıyor. Silah ve teknolojiye erişimde İsrail ile boy ölçülmesi mümkün dahi olmayan direnişçiler ise 45 km2’lik bir alanda birçok imkândan yoksun durumdalar. Bu yoksun ve yoksulluğa rağmen başlattıkları harekât ile İsrail’in binlerce askerini öldürdüler ve birçok taburunu yok ettiler. Yüzlerce asker ve komutanlarını ise esir aldılar. Bu saldırı ile sadece İsrail ordusunu değil, arkasındaki güçleri, lobileri ve algıları da yerle bir etmiş oldular.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail’in bir diğer gizemi ise istihbarat teşkilatı MOSSAD. Lobiler aracılığıyla her türlü olanaktan yararlanabilmesi nedeniyle güçlü bir istihbarat teşkilatı kabul ediliyor. Maddi gücü sınırsız. Dünyanın birçok yerinde faal görünüyorlar. Ancak özellikle Türkiye, İran ve S. Arabistan gibi güçlü Ortadoğu ülkelerinin karşı istihbaratları karşısında MOSSAD’ın etkinliğinin kaybolduğuna yönelik ciddi iddialar mevcut. Bu son baskın ile direnişçilerin İsrail’in içlerine kadar sızması ve yüzlerce askeri öldürüp esir etmesi, MOSSAD balonunu da patlatmış görünüyor. Böylece iddiaların da gerçek olduğu anlaşılıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail’in insani, ahlaki ve savaş değerlerini hiçe sayarak havadan gerçekleştirdiği bombardımanlarla çocuk, yaşlı-kadın ayırımı yapmadan kitlesel katliam yapmasının arkasında yatan neden de bu algıların ortaya çıkmasıdır. Bu şekilde direnişçilerle cephe savaşına girmeye cesaret edemeyen İsrail, yasaklı silahlar dahil, her türlü aşağılık yönteme başvurmaktan çekinmiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin özü, İsrail bu savaşı kaybetti. Artık “Güçlü İsrail”, “Büyük İsrail” diye kalplere işlenen korku ve beyinlere işlenen algı, Filistinli direnişçilerin imanı ve cesaretiyle tamamen kırıldı. İsrail için çöküş başladı. 2 milyarlık İslam dünyasının korkulu bakışları arasında 2 milyonluk kahraman Gazzeli direnişçiler, algılarla ayakta tutulan “İsrail Efsanesi”ni tarumar etmeyi başardılar. Var olsunlar!&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 28 Oct 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seslerini duyan var mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/seslerini-duyan-var-mi-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/seslerini-duyan-var-mi-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ne yaparsınız? Eğer insanlığınızdan bir şeyler kaldıysa, vicdanınız hala yerinde duruyorsa, tereddütsüz o kuyuya iner, o zavallıyı kurtarmak için elinizden geleni yaparsınız. En azından bir parça yiyecek, bir yudum su ulaştırırsınız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi, Gazze’nin halini düşünün. Bugün Gazze, işte o kuyu ve kuyunun içi gibi birkaç yüz bin veya milyon insanın yaşadığı % 80’i harabe haline getirilmiş tecrid bir bölge. Nüfusun üçte biri şehit edilmiş, kayıp ya da akıbeti bilinmiyor. O bölgede yüzlerce gündür en ağır bombalar ile bebekler, çocuklar ve kadınların çoğunlukta olduğu siviller dünyanın gözü önünde katlediliyor. Bu da yetmiyor gibi sağ kalanlar açlık ve susuzlukla ölümle pençeleşiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail terör devleti, 650 günü aşkındır dünyanın çağrılarına kulak vermeden, dalga geçer gibi şımarık ve aşağılayıcı bir şekilde artık rutine bağlamış gibi günlük ortalama yüz sivil öldürecek şekilde bu katliamlara devam ediyor. Ne gösteriler ne de eylemler bu ölümleri engellemeye yetebiliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dünyadaki devletler ve uluslararası kuruluşlar bu katliama karşı ustaca senkronize olmuş ve olağanüstü derecede etkisiz, aralıksız bir çağrı rutini geliştirmiş durumdalar. Birbirlerine seslenerek, basın toplantısı düzenleyerek, sosyal medyada paylaşarak İsrail’e karşı canımlı cicimli ateşkes çağrılarında bulunuyorlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daha da tuhafı, hatta daha da utanç verici olanı, etkili olan da yetkili olan da herkes herkesi bir şeylere çağırıyor. Birleşmiş Milletler, üye ülkelere sesleniyor; üye ülkeler, dünya kamuoyuna. ABD zaten katliamın bir parçası. Avrupa Birliği, lafı dolandırarak Hamas’ı suçluyor ve sonra taraflara çağrıda bulunuyor. İslam ülkeleri, kendi aralarında bir çağrı zinciri kurmuş gibi biri diğerini, diğeri ötekini&amp;hellip; Her bir Müslüman ülkenin halkı, başka bir Müslüman ülkenin halkına topu atıyor. Arap olmayanlar, Araplara sesleniyor; Araplar, Batı’yı süzüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama kim kimi neye niçin çağırıyor belli değil. Herkes birini harekete geçmeye davet ediyor ama ortada ne harekete geçen var, ne de gerçekten hareket için çaba gösteren...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yedi milyar insanın birbirini bir şeylere çağırdığı bir dünyada, insanlıktan çıkmış yedi milyonluk bir kavim, kendi vahşetini marifet olarak pazarlayıp, “hayvan” olarak gördüğü dünyanın en şerefli insanlarını açlığa mahkûm ediyor, öldürüyor, yok ediyor. Ne için mi? Sadece topraklarında yaşamak istedikleri için, sadece hayatta kaldıkları ve topraklarını terk etmedikleri için. Üstelik bunu artık eğlenceye çevirerek yapmaktan utanmadan. Kaç kişinin öldüğünü ve içinde kaç bebek, kaç çocuk olduğunu umursamadan bir babanın bir avuç un bulmak için çabasını, bir annenin koşuşturmasını, bir çocuğun yemek için göz yaşı dökmesini, bir bebeğin ağlamasını, bir doktorun çaresizliğini gözetmeden, hepsini susturmak üzere tetiğe basıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşte dünya, bu katliam karşısında bir şey üstlenmeyi değil, sorumluluğunu başkasına devretmeyi vicdanını rahatlamak olarak görüyor. “Ben değil, o bir şey yapsın” diyerek kendi ellerini yıkıyor. O sırada Gazze’de su yok, ekmek yok, ışık yok, nefes yok.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama ekranlarda bol bol çağrılar var. Bol bol kınamalar var. Bol bol diplomatik danslar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çağrılar çağrılara karışıyor, katiller kahkahalarla izliyor.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 26 Jul 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ortodoks Ekonomi Modelinde Türkiye (2)]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ortodoks-ekonomi-modelinde-turkiye-2/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ortodoks-ekonomi-modelinde-turkiye-2/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Mehmet ŞİMŞEK’in, halen uygulanan heterodoks anlayışı sürdürmeyeceği bilinmekteydi. Bu konuda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aralarında bir görüşme gerçekleşmişti. Nitekim Merkez Bankası Başkanlığına Amerikan finans sisteminde çalışan Hafize Gaye ERKAN’ın atanması, Türkiye’nin yeni dönemde Ortodoks politikalara yöneleceğinin ilk adımı oldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında Ortodoks Ekonomi Politikaları, uygulanan olağan politikaların aynı anlama gelen diğer adıdır. Bir diğer deyişle genel kabul görmüş ve geleneksel doktrinleri esas alan ekonomi politikalarına bu ad verilmektedir. Yani Rasyonel davranışlara uygulanan rasyonel politikalar da diyebiliriz. Ortodoks ekonomi modelinde enflasyonu düşük tutmak, bütçe dengesini sağlamak, cari açığı azaltmak, büyüme ve istihdam sağlama gibi hedefleri gerçekleştirmek için rasyonel politikalar uygulanır ve ekonomide öne çıkan doktrinlerden ve yaklaşımlardan yararlanılır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında heterodoks ve ortodoks politikalar, Türkiye için yeni bir durum değil. Bu politikalar farklı dönemlerde farklı şekilde çok defa uygulanmıştır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında (1923-1929), Lozan Antlaşması’nın da etkisiyle liberal bir ortodoks ekonomi politikası izlenmiştir. 1929 yılında başlayan Büyük Buhran ile birlikte Türkiye’de de ekonomik kriz yaşanmış ve 1930 ile 1950 yılları arasında ortodoks yaklaşımdan vazgeçilerek heteredoks bir devletçilik politikasına geçilmiş ve ithal ikameci bir model benimsenmiştir. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’de yeniden ortodoks ekonomi politikasına dönülmüştür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1960 yılında gerçekleşen askeri darbe sonrasında Türkiye’de karma bir politika izlenmiştir. Bu dönemde ilk kalkınma planları hazırlanmıştır. 1980 yılında gerçekleşen askeri darbe sonrasında Türkiye’de radikal bir ortodoks ekonomi politikasına geçilmiştir. 2001 yılına kadar sürecek bu dönemde 24 Ocak 1980 kararları ile piyasa ekonomisine geçiş yapılmış, dışa açık bir model benimsenmiş, devletin ekonomiden çekilmesi ile özelleştirme politikaları uygulanmıştır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2001 yılında yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası Türkiye’de hükümet değişmiş ve yeni bir ortodoks model benimsenmiştir. Uygulanan bu yeni modelden olumlu neticeler alınmış; 10 yıllık bu güven ortamı, 2013’te meydana gelen Gezi olayları nedeniyle kesilmiştir. Bu olayların tetiklediği siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, yabancı yatırımcıların algısında bozulmaya, ekonomik göstergelerde ve finansal piyasalarda ciddi hasarlara neden olmuştur. Bu süreç, Türkiye’de o güne kadar uygulanan ortodoks modelde çatlamaya neden olmuştur. Ardından meydana gelen darbe girişimi ve rahip Brunson olayı ile iyice belirginleşen siyasi ve ekonomik belirsizlik, gelenekselliğin aksine heterodoks yaklaşımın tercih edilmesine neden olmuştur. Takip eden dönemde terör, pandemi, depremler vb. Türkiye’de ekonomik belirsizliği iyice artırmış, üretim odaklı anlayışla enflasyon ile mücadele edilmeye çalışılması ve heterodoks politikalarda ısrar, döviz ve enflasyonu rekor seviyelere yükseltmiştir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Akparti döneminin ilk 10 yıllık döneminde uygulanan Ortodoks politikaların getirdiği refahın istikrarsızlığa yenik düşmesi ve meydana gelen sorunlarla başa çıkmak için hederodoks politikalarda ısrar edilmesi, gelinen noktada bu modelin Türkiye için uyumsuz, ticari etik ve toplumsal para ahlakı da göz önünde bulundurarak Türkiye’de uygulanabilirliğinin zor olduğunu göstermiştir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ortodoks ve heterodoks ekonomi politikaları arasında sıkışmış bir Türkiye’de gelinen noktada, derin bir kriz ile karşı karşıya olunduğu gerçeğine göre hareket edilmesi, yeni dönemde mali disipline uyulması, alınan kararlarda tutarlılık ve uygulanabilirlikte ısrar ile bir iki sene gibi kısa sürede olumlu sonuçların ortaya çıkması büyük ihtimaldir. Rasyonel politikaların ne yazık ki böyle acı bir yönü vardır. Ekonominin yeni patronlarının tecrübeleri de önemli bir şanstır.&amp;nbsp; Depremin ağır faturası da göz önüne alarak bu süreçte rasyonel politikaların başarılı neticeler vermesini beklemek gerekir.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 26 Aug 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkiye-AB İlişkileri Neden Önemli: Ekonomik Bir Bakış]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turkiye-ab-iliskileri-neden-onemli-ekonomik-bir-bakis/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turkiye-ab-iliskileri-neden-onemli-ekonomik-bir-bakis/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Yunanistan’ın Avrupa Ekonomik Topluluğu’na 1959 yılında başvurusunun ardından 2 hafta sonra Türkiye de bu topluluğa ortaklık başvurusu yaparak topluluğa ilk başvuru yapan 2 devletten biri oldu. Her ne kadar başvurunun görünürdeki nedeni, Yunanistan’ın pazar yapısının Türkiye ile benzer olması ve bu nedenle Türkiye’nin dış pazarının önemli kısmını oluşturan Topluluk üyesi ülkelerdeki payını Yunanistan’a kaptırmak istememesi olsa da; asıl neden, Türkiye için bu topluluğa dâhil olmanın ekonomik gerekçeler başta olmak üzere bambaşka anlamlar barındırmasıdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kuruluş dönemine bakıldığında Türkiye zaten cumhuriyetin ilk dönemlerinden beri batının muassır medeniyetinin bir parçası olma gayesine sahipti. Bu gaye, AB gibi küresel bir gücün parçası olma fırsatını kaçırmamayı gerektiriyordu. Bu amaçla Türkiye, ekonomik kalkınma ve büyüme potansiyelini artırarak topluluk üyesi bu ülkelerin pazarlarına herhangi bir engel olmadan ulaşmak, böylece küresel ekonomik bir güç elde etmek amacıyla topluluk ile ilişkilerini başlatacak ortaklık adımını attı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nitekim 1963 yılında Türkiye ile AET arasında imzalanan ve günümüzde hala geçerliğini koruyan Ankara Antlaşması’nın temel amacı da bu doğrultuda, “Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmek.” şeklinde belirlendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Burada bilinmesi gereken önemli bir detay da, Ankara Antlaşmasının kendisidir. Bu antlaşma, Türkiye’nin gerekli şartları sağladığında topluluğun tam üyesi olacağını açıkça belirtmektedir. Ankara Antlaşması’nın bir süresi olmadığı gibi karşılıklı rıza olmadan tek taraflı feshi de mümkün değildir. Bu açıdan antlaşma, Türkiye’nin Birlik sigortasıdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Antlaşmanın içeriğinde Türkiye için bazı önemli kazançlar yer almaktadır. Herşeyden önce bu antlaşma, Türkiye’yi AB pazarının bir parçası haline getirmektedir. &amp;nbsp;Türkiye antlaşma gereği 1996’da Gümrük Birliğinin bir parçası olmuştur. Gümrük Birliği, önemli eksikliklerine ve sadece sanayi ürünleri ile nihai tarım ürünlerini kapsamasına rağmen, yine de önemli kazanımlar getirmiştir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu bağlamda değerlendirildiğinde Türkiye’nin bu ilişkilerde ekonomik ve ticari anlamda oldukça kazanç sağladığı bir gerçektir. Örneğin şuan AB, Türkiye’nin % 50’lik payla en büyük pazarı konumundadır. Aynı şekilde Türkiye, AB’nin beşinci büyük pazarıdır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şuanda gündemde olan Gümrük Birliğinin(GB) tam güncellenmesi durumunda, mallarda karşılıklı tam serbestiyet sağlanarak AB’nin tesis ettiği serbest ticaret antlaşmaları ile bu birliğin parçası olunacak ve bunun yanında oldukça eski kalan GB’den doğan sistemik sorunların çözümü ile ticari açıdan mevcut durumdan daha fazla getiri sağlanacaktır. Bunun yanında AB ile tercihli ticari ve ekonomik ilişkilerin tarım, kamu alımları, hizmetler ve e-ticaret gibi yeni alanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi ve GB’nin karar alma mekanizmalarında yer alacak olması, Türkiye ekonomisine daha geniş avantajlar ve fırsatlar sağlayacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu doğrultuda değerlendirildiğinde Türkiye, dünyanın en önemli sanayi ülkelerini barındıran ve dünyanın en zengin birliği olan AB ile ilişkilerinde elde ettiği fırsatlardan vazgeçmek yerine karşılıklı kazancı esas alacak daha geniş antlaşmalara AB’yi zorlaması, iki taraf için de sosyal, politik ve ekonomik açıdan avantajlar sağlayacaktır. Yani Türkiye için AB’den vazgeçmek, ekonomik açıdan bir yarar değil, aksine önemli bir kayıp olacaktır. Zaten enflasyonda OECD ülkeleri içerisinde en kötü karneye sahip olan Türkiye için değerlerinden vazgeçmeden böyle bir birlik ile ilişkilerin kesilmesi değil, artırılması faydalı olacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 23 Sep 2023 10:25:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yepyeni dünya düzeni (2)]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yepyeni-dunya-duzeni-2/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yepyeni-dunya-duzeni-2/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Nitekim günümüz dünyasında meydana gelen olayların arkasında da genellikle bunların parmak izleri sorgulanır. Ötesi bu şirket sahiplerinin bahse konu masonik yapıların bizzat üyeleri oldukları ve bu yapılar aracılığıyla dünyayı şekillendirmeye çalıştıkları da iddia edilmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öyle ki; “Yeni Dünya Düzeni” anlayışıyla ulusları, devletleri, inançları yok ederek dünyaya kendi güdümlerinde yeni bir nizam tesis etme gibi açık ve gizli planlara sahip oldukları da açıkça konuşulmaktadır. Bu planlarını dünyanın dolaşımdaki en güçlü parası olan Amerikan doları üzerine resmederek meydan okumaktan da çekinmemektedirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail terör devletinin de arkasında yeni dünya nizamı kurma hevesinde olan bu bahsettiğimiz gizli gücün olduğu, bu güçlerin varlığı kadar aşikârdır. Bu gücün verdiği şımarıklıkla İsrail, herhangi bir engelle karşılaşmadan ve uluslararası hukuku çiğnemekten çekinmeden Filistin’i parça parça işgal etmekte ve bunun yanında Filistinlileri keyfi olarak tutuklamakta veya bahanesiz öldürebilmektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak artık bazı şeyler değişmeye başladı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sınırsız güç sarhoşluğuna kapılan İsrail’in bu güce ve plana güvenerek Hamas ile girdiği tüm savaşlarda yenilgiye uğraması, yeni dünya düzeni kurma hevesinde olanların da planlarını yenilgiye uğrattı denilebilir. İsrail’e medya ve parasal güçle büründürülen “Yenilmez Ülke” düşüncesi, her türlü imkândan mahrum bırakılmış bir avuç Gazzeli tarafından darmadağın edilerek algılardaki korkuların kalkması, dünyayı da farklı bir düzene götüreceğinin de emaresi olmaktadır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dünyaya yeni düzen getirme peşinde olanlar, Gazze’yi çevirdikleri bataklığa gömülmekteler. “Adalet”, “Demokrasi”, “İnsan Hakları”, “Kadın ve Çocuk Hakları”, “Dünya Barışı” gibi kavramları kullanarak kendilerini nizamın efendileri gibi gösteren atı da, bu savaş ile Gazze’nin şeritleri arasında parçalara ayrılmış görünüyor. Batının özellikle II. Dünya Savaşı sonrası oluşturduğu ve bu kavramlara bina ettiği yapmacık değerlerin, aslında tamamen kendi çıkarlarına dayalı olduğunu göstermiştir. Dünya kamuoyunun, bu değerlerin gerektiğinde batılılar tarafından kâğıt helva gibi tüketilebileceğinin farkına varması, dünyada yeni bir düzeninin tartışılmasını da ortaya koymuştur.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gazze’deki savaş ile birlikte vicdanlı batılılar da dâhil olmak üzere dünyada merhametini henüz kaybetmemiş insanlar, artık bazı şeylerin medyatik uyutmalar ve yapay söylemlerle oluşturulduğunun farkına varmış durumdalar. Bunun yanında, batının gerçek yüzü ile birlikte anti-semitizm hikâyeleriyle masumlaştırılmaya çalışılan işgalcilerin aslında nasıl birer canavar olduklarının ortaya çıkması da önemli bir noktadır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&amp;nbsp;Batılıların, kendi devletlerinin, malum Yahudi güçlerin ve sermayedar baronlarının güdümünde olduklarını anlamaya başlamaları da önemlidir. Bunun yanında barış ve insan hakları gibi kavramların arkasına sığınarak oluşturulan başta Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi büyük uluslararası kuruluşların aslında o güçlerin güdümünde ve onların talimatlarıyla hareket eden kuruluşlar olduklarını görmeye başlamaları, bazı şeylerin değişeceği umudunu getirmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dünya bir uyanışın içerisine girdi. Bu güçlerin gücünden korkanlar artık bu gücün ne kadar sanal olduğunun farkına vardılar. İsrail’e tepki vermekten çekinen ve başımıza ne gelecek korkusuyla sessiz kalan vicdanlı devletler dâhi, arkasındaki şişirilmiş güçlere bakmadan, batılı maşalara da rest çekerek gerektiğinde İsrail’i tehdit etmekten çekinmeyecek düzeye geldiler. İsrail artık korkulan bir güç değil, sıradan bir devlete dönüştü. Dünya artık İsrail ve arkasındaki güçlerin alaşağı olduğu yepyeni bir düzene doğru gidiyor. Dünyayı kendi çıkarlarına göre şekillendirerek yeni düzen getirme peşinde olanlar, yepyeni bir dünya düzeniyle yüzleşmekteler. İşte bu yepyeni düzeni de bu bir avuç inançlı Gazzeli başardı. Bu insanlar, “Yenilmez” zannedilen ve dünyayı yangın yerine çeviren bu aşağılıkların nasıl yenilebileceklerini dünyaya gösterdiler.&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 23 Dec 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ulusal ve küresel bağlamda Türkiye ekonomisinin röntgeni]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ulusal-ve-kuresel-baglamda-turkiye-ekonomisinin-rontgeni/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ulusal-ve-kuresel-baglamda-turkiye-ekonomisinin-rontgeni/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Günümüz dünyasındaki ekonomi yaklaşımını tek başına sayılarla, grafiklerle bir tablo şeklinde değil; politik olayların, ekonomik değişkenlerin, sosyo-kültürel ve teknolojik faktörlerin iç içe girdiği büyük bir portre olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Küresel ekonominin pandemi sürecinde yaşadığı kaos, Rusya’nın bölgesel hegemonyasını koruma refleksi, Orta Doğu’yu ve hatta dünya evrensel hukuku ve insanlık sistemini krize sokan İsrail’in işgalci politikaları, Gazze’de devam eden katliam, Çin’in yükselen gücü, Trump ile dönüşen Amerikan’ın güç endeksli realist politikaları ve AB’nin küresel olarak var olma çabaları, sadece küresel diplomasiyi değil, ekonomik değişkenleri, enerji piyasalarını, küresel ticareti ve finans piyasalarını doğrudan etkileyerek ucu görünmeyen bir belirsizliğe neden olmuştur. Tüm bu etkenler, Dünya ekonomisinin kırılgan bir dönemece sokmuştur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail’in Orta Doğu’yu ateşe atan işgalci ve katliamcı politikaları bu bölgede güvenlik risklerini zirveye çıkardı. İsrail’in politikalarından kaynaklanan etkiler, İran ve Yemen denkleminde özellikle Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’ndan akan enerji ve ticaret yollarının tıkanmasına yol açtı. Böylece lojistik maliyetleri de buna bağlı olarak artış gösterdi. Trump’ın ticaret tarifelerini artırarak tüm dünyayı ticari bir belirsizliğe itmesi de küresel enflasyon için bir tehdit oluşturdu. Tüm bu hadiseler, mevcut durumda gelişen ekonomiler üzerinde hem fiyat hem de kur baskısı oluşturarak krizin etkilerine maruz kalma konusunda daha açık bir hedef haline getirdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin ekonomik açıdan yaşadığı sorunları anlamak için bu küresel faktörleri göz önünde bulundurarak değerlendirmek daha doğru olur. Enerjide bağımlı, hammadde açısından zengin, ancak üretimde katma değer konusunda fason anlayıştan kopamayan bir ülke olarak Türkiye’nin, yaşanan küresel jeopolitik krizlerden oldukça büyük oranda etkilendiği görülmektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2008 krizinin teğet geçmesi ve 2011 Euro borç krizinden diğer ülkelere göre daha az etkilenmesine rağmen, özellikle Gezi olayları ile başlayan ve 15 Temmuz hain darbesi ile zirveye çıkan istikrarsızlık süreci, Doların yükselmesine neden oldu. Rahip Brunson olayı nedeniyle Türkiye’ye karşı başlatılan ekonomik operasyon, Doların daha da azmasını doğurdu. Bu süreçte Ortodoks politikalar yerine Heterodoks politikaların tercih edilmesi, üretime endeksli bir ekonominin henüz oturmaması ve paradan para kazanmanın daha sıcak görülmesi nedeniyle durum daha farklı bir boyuta sürüklendi. Bu durum, kur baskısının da etkisiyle yüksek enflasyonu kontrol edilemez hale getirdi. Ne yazık ki denetim kurumlarının pasif kalmasını fırsat bilen fırsatçı sektörler, enflasyon ateşine benzin serpti. Enflasyon 10 yıl gibi bir sürede olduğundan 10 kat fazla yükseldi. Kur Korumalı politikaların izlenmesi, geçici de olsa kurun yükselmesini engelledi; ancak yüksek oranda karşılıksız bir paranın da kasadan buharlaşmasına neden oldu. Ardından Dünyada baş gösteren Covid-19 Pandemisi, dünyada olduğu gibi ekonomiyi Türkiye’de de durdurma noktasına getirdi. Üretim durdu, Fiyatlar yükseldi. Asrın en büyük felaketi olan 6 Şubat depremi yaşandı. 53 bin kişi hayatını kaybetti. Depremin Türkiye’ye maliyeti 105 Milyar Dolar gibi yüksek bir rakam oldu. Seçim yatırımı olan EYT, çalışabilecek genç yaşta nüfusu erken emekli ederek geri dönüşü olmayan para çıkışına neden oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm bu hadiseler, Türkiye’nin 10 yılda ekonomisini olumsuz etkileyen olaylar silsilesidir. Başta savunma sanayii olmak üzere birçok alanda dünyaya örnek olan bir gelişme sağlamasına rağmen Türkiye, ne yazık ki son 10 yılda yaşanan ulusal ve küresel olayların etkisiyle büyük bir ekonomik imtihanın içinden geçti. Buna rağmen memur ve çalışan maaşlarına oldukça iyi sayılabilir düzeltmeler yapıldı. Asgari ücrette düzeltmelere gidildi. Umarım daha iyi bir rakam çıkarılır. Emekliler için her ne kadar kayda değer bir artış görülmese de EYT kapsamında erken emekliliğe sahip olanların emekliler için engel oluşturması kötü bir sonuç doğurdu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Velhasıl, küresel sorunların hala etkili bir şekilde devam ettiği şu süreçte ekonominin sağlam temellere oturtulması için yatırımcı güvenini taze tutacak serbest piyasa koşullarının denetimli olarak düzeltilmesi, kapasite kullanımının artırılması, kamu personeli olma anlayışında değişikliğe gidilmesi ve beşeri sermayenin nitelikli hale getirilmesi, yer altı ve yer üstü kaynaklarının devlet teşvikiyle ve kurumsal denetimle, üretim ve markalaşma odaklı, serbest piyasa koşullarının fiyat mekanizmasına uygun, yüksek ithalat ve enerji bağımlılığının iç kaynaklar yoluyla teşviki sağlanması ve yapısal reformların daha disiplinli olarak hayata geçirilmesi, stratejik bir zorunluluk haline getirmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 23 Aug 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ortodoks Ekonomi Modelinde Bir Türkiye (1)]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ortodoks-ekonomi-modelinde-bir-turkiye-1/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ortodoks-ekonomi-modelinde-bir-turkiye-1/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Belli ki cümle, NEBATİ’nin danışmanları tarafından Akparti hükümetinin Mehmet ŞİMŞEK öncesi son 10 yılda uyguladığı ekonomi politikalarını özetleyen bir cümle olarak hazırlanıp önüne konulmuştu. Aslında cümle, ekonomi terminolojisiyle herhangi bir sorun da içermiyordu. Ancak bu konuşmayı, sürekli artan döviz ve enflasyon ortamı yanı sıra ekonomi kökenli olmamasına yönelik tartışmaların da zirve olduğu bir süreçte yapması, NEBATİ’yi toplum, medya ve ekonomi dünyasında ironi ile iç içe bir eleştirinin merkezine yerleştirdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Cümleyi ilginç kılan şey, Ekonomi kökenli olmaması iddiaları yanında toplumun kavrayış seviyesinin üstünde teknik kelimeler içermesiydi elbet.&amp;nbsp; Ancak ele alınan kelimelere baktığımızda aslında cümle, uygulanan ekonomi politikalarının özetini de içermekteydi. Cümlede geçen Neo-Klasik Ekonomi, epistemoloji, Heterodoks yaklaşım, davranışsal ekonomi, nöro ekonomi gibi kavramlara bakıldığında Türkiye’nin son 10 yılını özetleyen politikalar rahatlıkla okunabiliyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kelimeleri tek tek açıklamaya gitmeyeceğim. Klasik bir Google taraması ile anlamları öğrenilebilir. Ancak cümlenin Akparti politikalarına yönelik Mehmet ŞİMŞEK öncesi uyguladığı politikaları açıklaması açısından değerlendirilmesini faydalı görüyorum. Özellikle cümlede öne çıkan Heterodoks Yaklaşım, tam da bu politikaların özeti aslında. Kavramsal olarak Heterodoks yaklaşım, diğer bir tabirle Heterodoks Ekonomi Modeli, geleneksel ekonomi görüşlerinin ve yaklaşımların dışında kalan uygulamalara verilen genel bir isimdir diyebiliriz. Bu model ekonomide daha çok yönlendirmeci devlet politikaları ön plana çıkmaktadır. Bu modelde ekonominin süregelen yaklaşımları yetersiz görülmekte ve hükümetin ekonomiye müdahalesi, liberal ekonomistlerce hoş görülmese de daha fazla ön plana çıkmaktadır. Ayrıca enflasyonu baskılamak için bütçe açıklarının oluşması, artan enflasyon ve dövize rağmen faizin düşürülmesi, karşılıksız para basma, fiyatların sabitlenmesi, Merkez Bankasına müdahaleler gibi yöntemler ile sık karşılaşılmaktadır. Tabii bunlar teknik açıklamalar. Ancak bazen uygulanan politikaların vadeleri de göz önüne alındığında tamamen göz ardı edilebilecek politikalar olduğunu söyleyemeyiz.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın artan enflasyon ve dövize rağmen doktrinlerin aksine faizin indirilmesinde ısrar etmesinin, yani heterodoks yaklaşımda kalınmasında ısrar etmesinin nedeni, yatırım ve üretime gitmesi gereken sermayenin faize yönelmesini engellemek istemesinden kaynaklanmaktaydı. Bu yaklaşımla faize gidecek sermayenin (sıcak paranın) üretime yönlendirilmesi, uzun vadede büyüme ve kalkınmaya katkıda bulunacak, bunun yanında ihracat yoluyla dövizde düşüş sağlanacak&amp;nbsp; ve üretim ile talep sorunu çözülecekti. Böylece enflasyonun düşürülmesi sağlanacaktı. Bunun yanında artan üretim ile birlikte istihdamda da artışlar gerçekleşecekti.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tabi bu yapısal reformlar ile birlikte gerçekleştirildiği durumda başarılı olabilecek bir modeldi. Türkiye’de bunun başarılı olabilmesi, sadece yapısal reformlar ve heterodoks politikalar ile açıklanacak bir durum değil; ne yazık ki, aynı zamanda ticari etiğin ve toplumsal para ahlakının da göz önünde bulundurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu açıdan yaklaşıldığında bu politikalarda başarı sağlanamadı. Dövizin ateşi, maliyeti büyük olmasına karşın Kur Korumalı Müdahalelerle dizginlenmeye çalışıldı. Aslında bütçeye maliyeti daha büyük olmasına karşın bu yöntemin seçilme nedeni, artan döviz ve enflasyonun daha büyük ekonomik ve sosyal maliyete sebebiyet vermemesinin önüne geçmekti. Yani daha büyükten maliyetten kaçınmak için büyük maliyet tercih edilmişti. Sonuçları dövizi bir süre bastırması açısından faydalı göründü. Ancak bunlar geçici tedbirlerdi. Kalıcı tedbirler için yeni hükümetin açıklanmasını bekleniyordu. Nitekim yeni hükümetin ilk işi Heterodoks politikaları masaya yatırmak ve Rasyonel politikalara yani Ortodoks Politikalara geçmek olacaktı&amp;hellip;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 19 Aug 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir kaos tüccarının portresi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bir-kaos-tuccarinin-portresi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bir-kaos-tuccarinin-portresi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Göreve başladığı ilk günlerde dahi küresel dengeler alt üst olmaya yetti. Önceki döneminden farklı olarak tekrar dahil olduğu bu sahne, Beyaz Saray’ın koridorlarında kurgulanmış bir politik tiyatro sahnesinden çok farklı; Pekin’den Moskova’ya, Tokyo’dan Brüksel’e, Tahran’dan Riyad’a, hatta Atlantik’ten Pasifik’e, Gazze’den İstanbul’a kadar genişleyen kocaman küresel bir sahneyi kapsıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump, önceki döneminden biraz daha sert bir realist anlayış sergiliyor: Yani Amerika’nın küresel gücünü politikalarının temeline yerleştirmiş görünüyor. Daha gelmeden savaşları bitireceğini ve yeni bir savaş başlatmayacağını ifade etmişti. Amerika’yı tekrar ticari ve parasal gücün merkezi yapacağını, boşa harcayacak paralarının olmadığını söyleyerek zaten farklı bir imaj çizeceğine dair mesaj vermişti. Ancak öyle olmadı. Daha görevinin ilk yılında söylemleriyle çelişen bir profil çizdi ve her adımı, her söylemi küresel dengeleri sarstı. Kanada’nın Amerika’nın bir eyaleti olduğunu ve Amerika’ya katılması gerektiğini ifade etti. Danimarka’ya ait Grönland’ın ABD’ye satılması gerektiğini belirtti. Hatta daha ileri giderek Gazze’nin Amerikan tatil ve eğlence sektörüne hizmet edecek bir yer olması gerektiğini söyledi. Bu söylemleriyle “savaş başlatmama” sözlerine zıt açıklamalar yaptı. Birçok ülkeyi savaş ve güç ile tehdit ederek gerginliklere neden oldu. Yani Trump’ın ikinci defa başa gelmesi, ABD için sıradan bir Trump dönemi olmaktan çok, küresel sistemin temellerini sarsan büyük bir dalga oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kazandığı ilk seçimde, “Önce Amerika” mottosunu kullanarak Amerikan milliyetçiliğini ön plana çıkaran Trump, 2024 seçimlerinde ise MAGA mottosunu kullanarak “Make America Great Again” yani Amerika’yı yeniden güçlü yapma vaadiyle ortaya çıktı. Her iki motto da Amerikan milliyetçiliğine ve Amerika’nın küresel gücüne atıfta bulunan bir slogan seçti. Trump Amerika’nın Avrupalıların ve müttefiklerin çıkarlarına hizmet eden bir anlayışa sürüklendiği düşüncesi içerisindeydi ve bunu bir nevi enayilik olarak görüyordu. Amerika’nın başkalarının hizmetinde olan bir güç olmadığını, kendi çıkarlarına yoğunlaşmasını isteyen bir anlayış güttü.&amp;nbsp; Hatta NATO’nun yükünü önemli oranda yüklenen ABD’nin artık bu hamallığı yapmayacağını, üyelerin de daha fazla katkı yapması gerektiğini savundu. Müttefiklerin Amerikan güvenlik şemsiyesine sığınmalarının bedelini ödemelerini, daha fazla mali destek sağlamaları gerektiğini ifade etti. Rusya ve Çin’in artan gücüne karşı savunma bütçesini rekor seviyeye çıkararak Amerika’nın bunlardan geri kalmayacak bir güç olması için çabaladı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özellikle Çin’e kaçan Amerikan sermayesini geri gelmesi için küresel bir ticaret savaşı başlattı. Bu durum küresel ekonominin bir ticaret savaşları arenasına dönmesine neden oldu. Başta Çin olmak üzere, birçok ülkeye uyguladığı devasa tarifeler, dünya ticaret sistemini sarstı. Birçok şirketin borsalardaki hisseleri çakıldı. ABD’nin diğer ülkeler tarafından sömürüldüğünü, kendilerinin de bedava çalıştığını iddia ederek müttefiki olan AB başta olmak üzere tüm ülkelere yüksek gümrük tarifeleri açıkladı. Avrupa’dan ithal edilen çelikten Asya’dan ithal edilen yarı iletkenlere kadar tüm stratejik mallarda Amerikan kontrollüğünü sağlamak için tarifeleri yükseltti. Tüm bu adımlar, Trump’ın ekonomik milliyetçiliğinin hamlesinin temeli oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu cimriliği ne yazık ki söz konusu İsrail olunca cömertliğe döndü. İlk döneminde olduğu gibi bir Amerikancı olmanın dışında koyu bir İsrail destekçisi oldu. Bunu saklama gereği hiç duymadı. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ilk büyük güç oldu ve büyük tepkilere rağmen Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Kendisi de bizzat ağlama duvarı altında dua etti. Bu hayranlığı ne yazık ki ikinci döneminde daha da güçlü şekilde devam etti. İsrail’in 7 Ekim’den beridir uyguladığı katliama açıkça destek veren bir profil çizdi. Her fırsatta İsrail’in haklı olduğuna dair beyanatlarda bulundu. BMGK’da İsrail aleyhine alınan kararları veto etti. İsrail’in İran’a saldırısında İran’ı bombalayan hayalet uçaklar gönderdi. İsrail’in tükenen silah stoklarına sürekli yeni mühimmatlarla ve askerlerle destek sağladı. Yani katliamların hem finansörü hem de ortağı oldu. Hali hazırda neredeyse bütün dünyanın İsrail’i katliamcı gördüğü noktada tek başına destekçiliğini devam ettirdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi soru şu: Trump’ın dünyayı krize ve belirsizliğe sürükleyen bu hamleleri, yaşlı tüccar bir narsistin hezeyanları mı, soğukkanlı bir realistin ürünü mü, yoksa sıradan bir Amerikan milliyetçisinin vatansever tavrından mı kaynaklanıyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bana kalırsa hepsinden az biraz değil, bolca var. Kendini beğenen tavrı, bir iş adamı profiliyle ülkeyi bir tüccar mantığıyla yönetmeye çalışması ve ilk seçim döneminden beri çizdiği milliyetçi profil ile dünyayı kaosa sürüklüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 16 Aug 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İsrail için sonun başlangıcı mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/israil-icin-sonun-baslangici-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/israil-icin-sonun-baslangici-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu yazıyı ele alırken İsviçre’nin Basel kentindeydim. Bu şehri gezerken iki Karadenizli aile ile tanıştım. Onlar da uzun süredir burada yaşayan ailelerdi. Ren Nehrini kano tipi bir sal ile gezdikten sonra nehir boyunca birlikte yürüdük. Bir binanın önünden geçerken Karadenizli abilerimizden biri bana büyük bir binayı gösterdi. “Şu sarı binayı görüyor musun?” dedi. “Evet” dedim. “O bina, Theodor Helz’in İsrail’i kurduğu yerdir” dedi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bahsettiği bina aslında 1896’da yapılan 1. Uluslararası Siyonizm Kongresinin yapıldığı oteldi. O toplantının önemi, İsrail devletini kurulması fikrinin orya atılması nedeniyle önemliydi. O kongrede Siyonizm’in kurucusu ve isim babası Theodor Helz &quot;Ben bugün burada Yahudi Devleti&#039;ni kurdum; ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir&quot; diye bir cümle kurar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tam da dediği gibi 52 sene sonra Batılı güçlerin yardımıyla işgal edilen Filistin toprakları üzerine 1948 yılında Yahudi devleti kurulur. İsrail’in kurulması ile birlikte Ortadoğu’da dökülen kan ve gözyaşının böylece resmi temelleri de atılmış olur.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Arz-ı Mevud düşüncesine sahip Siyonistler için elbette Filistin’in dar toprakları yeterli gelmeyecektir. Arz-ı Mevud denilen topraklar, Mısır’dan başlayıp koca Arap yarımadasını içine alarak Anadolu topraklarının doğu ve güneydoğu bölgesini kapsayacak kadar geniş topraklardır. Bu genişliğe ulaşana kadar o kan ve gözyaşı dökülmeye devam edecektir anlaşılan.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Filistin’e ait Batı Şeria başta olmak üzere birçok bölgede Filistinlere ait evleri yıkarak yerlerine yerleşim yerleri inşâ etmeyi, tepkilere rağmen sürdürmektedirler. Evlerinin ve topraklarının gasp edilmesine karşı çıkan Filistinliler ya tutuklanmakta ya da vurularak yaralanmakta veya şehit edilerek öldürülmektedir. Şu an İsrail hapishanelerinde binlerce Filistinli haksızca tutuklu olarak kalmaktadır. İsrail, Mescidi Aksa’ya baskınlar yaparak adeta meydan okurcasına giriş çıkışlara kısıtlamalar getirmektedir. Sadece bununla kalınsa iyi. Uzun süredir tadilat çalışmaları bahanesiyle altını oyarak Mescidi Aksa’yı yıkma planları da yaptığı bir gerçek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayrıca Gazze, tam bir açık hava hapishanesine döndürülmüş durumda. Gazze’yi Filistin’in bütününden koparan İsrail, 2 milyon insanın yaşadığı Gazze’ye izinsiz herhangi bir şey sokulmasına izin vermemektedir. Çoğu zaman Gazze’de insanlar, İsrail’in gaddarca bu tutumu nedeniyle temel insani ihtiyaçlardan mahrum kalmaktadırlar. Bunun yanında bulduğu her fırsatta çeşitli bahanelerle Gazze’yi yüksek teknolojili silahlar bombardımana tutmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Filistinli direnişçilerin İsrail’e yönelik son saldırısını bu minvalde okumalıdır. İsrailli yetkililerin son demeçlerinde de itiraf ettikleri üzere insan olarak görmedikleri Filistinlere yönelik bu tutumları bardağın taşan kısmı olduğu söylenebilir. Uzun süredir İsrail’e karşı mücadele eden Hamaslı direnişçiler, Gazze’ye ve Mescidi Aksa’ya yönelik bir operasyon istihbaratını aldıkları için karşı saldırı gerçekleştirdiklerini belirtmektedirler. Aslında Bunun için bir gerekçeye de ihtiyaçları yok. Zaten İsrail’in Filistinlilere yönelik baskı ve yıldırma politikaları yeterince bir bahane oluşturmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bazı kesimlerce İsrail’in 11 Eylül’ü olarak yapılan bir operasyon olduğuna yönelik yaklaşımların da elle tutulur yanı yok. Bu da güçlü lobilerce İsrail’e atfedilen algıdan kaynaklanmaktadır. İsrail, zannedilenin aksine güçlü bir orduya ve güçlü bir İstihbarata sahip mi, bu tartışılır hale geldi. Çünkü kısıtlı imkânlara sahip olan Hamas ile girdiği her savaşta kaybeden ve dar bir alanda dahi Hamaslı savaşçıları tespit edemeyen İsrail’in, oluşturduğu güçlü ordu ve istihbarat algısının gerçek yüzü ortaya çıkmış durumda. Bu da gösteriyor ki; ABD öncülüğündeki Batının bir bomba olarak Ortadoğu’ya yerleştirdikleri İsrail için Ortadoğu’da kalmak artık bir varlık sorunudur.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 14 Oct 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Orta Vadeli Program ne getiriyor?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/orta-vadeli-program-ne-getiriyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/orta-vadeli-program-ne-getiriyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Küresel, bölgesel ve ulusal ekonomideki gelişmelere göre belirlenen makroekonomik hedefler çerçevesinde ekonomik ve sosyal alanlarda izlenecek politikaları içerecek hedefler şeklinde ele alınmış program, Türkiye’nin ekonomiye yönelik önümüzdeki 3 yılına yön verecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İçeriğine bakıldığında yeni rasyonel ekonomik politikalara uygun bir program hazırlanmış. Programda hedefler, iç ve dış ekonomik ve politik gelişmelere paralel olarak belirsizlikleri azaltacak şekilde temel başlıklar üzerine kurgulanmış. Başlıklarda öne çıkan konulara bakıldığında depremin yaralarının sarılması, makro istikrarın sağlanması, enflasyonun tek haneli sayıya indirilmesi, büyüme ve istihdamın sürdürülmesi ve sosyal adaletin sağlanması ele alınmış.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Depremin bütçeye maliyeti yaklaşık 104 milyar dolar, yani 2,8 trilyon TL olduğu göz önüne alınırsa ekonomi programında yer alması yerinde. Bu yükün büyüklüğünü anlamak için milli gelir ile kıyasına bakmak gerekir. Bu da yaklaşık % 10’a tekabül ediyor. Bu kadar büyük bir maliyet, politika yürütücülerinin tedbir almasını gerekli kılıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Programda depreme yönelik tedbirler dışındaki bütün kalemler, sıkı bir mali disiplin hedeflemesiyle ele alınarak özellikle para politikalarına ve yapısal dönüşümlere ağırlık verilerek hazırlanmış.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Programda öne çıkan en önemli konu ise enflasyon. Mevcut durumda %63’lerde olan enflasyonun 2024’te %33’e, 2025’te %15’e ve 2026’da %8,5’a düşürülmesi planlanıyor. Bu konuda para politikalarına yönelik adımlarda Merkez Bankasının bağımsız yönüne dikkat edileceği ve hükümetin üstüne düşeni yapacağı ifadesi önemli bir adım olarak öne çıkıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Programda önceki programlardan farklı olarak ilk defa eklenen başlık, yapısal reformlara yönelik atılacak adımlar. Buna yönelik öncelikli başlıklar hazırlanmış. Bu başlıklarda öne çıkan iki önemli konu; büyüme ve ticaret. Ayrıca İstihdam, fiyat ve finansal istikrarın sağlanması ve ek olarak afet yönetimi ile kamu maliyesi diğer başlıklar. &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Programa göre büyümenin devamı için ticarette ve sanayide dönüşüm ve lojistiğin sağlanmasına yönelik destekleyici adımlar atılacak. Buna yönelik 2024’te %4, 2025’te %4,5 ve 2026’da ise %5 büyüme ve 300 Milyar Doların üzeri İhracat hedefi belirlenmiş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayrıca “insan” öncelikli olarak istihdam ve beşeri sermayeye yönelik, özel sektörün de dâhil olacağı meslek eğitimleri, staj gibi programlar hazırlanacak. Özellikle gençlerin ve kadınların nitelikli ve iş güvenceli eğitimlerine önem verilecek. İstihdamın artırılmasına yönelik hedeflerde ise 2024’te işsizlik oranı %10,3, 2025’te %9,9 ve 2026’da ise %9,3’e düşürülmesi planlanmış.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fiyat ve finansal istikrarın sağlanmasında ise parasal politikalara öncelik verilecek ve bunun yanında finans merkezlerinin geliştirilmesine önem verilecek. Ayrıca emeklilik sistemlerinde yenilikler getirilmesi planlanacak. Kamu maliyesinde ise tasarruflara gidilecek ve kaynakların daha verimli kullanılmasına yönelik adımlar atılarak israfın önlenmesi sağlanacak. Bunun yanında sosyal yardımlarda iyileştirmelere gidilerek sosyal devlet anlayışına uygun adımlar atılacak. Bu çerçevede dar gelirlilere konut projesi, yeni evlenenlere kredi gibi destekler sağlanacak. Bunun yanı sıra ülkemizin deprem ve afet bölgesi olma gerçeği göz önüne alınarak bir afet yönetimi planlanmış. Buna yönelik tedbirler ve yeniliklere öncelik verilecek. Bunların dışında Yeşil ve dijital dönüşüm programlarının geliştirilmesine yönelik teşviklere önem verilmesi de programda yer alıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Programda üretime dayalı bir kalkınma hedeflenmiş. Ayrıca enflasyonu öncelemesi, üretim ve ihracat odaklı büyümeyi amaçlaması oldukça önemli. Burada öne çıkacak en önemli şey, mali disiplin olacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Olağandışı giderler dışında, Ortodoks politikalardan taviz vermeden, kamu ve özel sektör işbirliğinde atılacak adımlar, programın başarısı için önem arz etmektedir. Mali disiplinden sapmadan, kurumsal işbirliği içerisinde ve atılacak adımlarda rasyonel yaklaşımlarla hareket edilmesi durumunda, programın hedefine ulaşmaması için bir neden görünmüyor.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 09 Sep 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zıtlığın jeoekonomik yönü: Bir Türkiye profili (1)]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/zitligin-jeoekonomik-yonu-bir-turkiye-profili-1/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/zitligin-jeoekonomik-yonu-bir-turkiye-profili-1/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bunları yaparken sosyal, politik, ekonomik ve kültürel konularda zıtlaşan bir dengeyi sürdürmek zorunda kalsın. Bunun yanında yerin altı ve üstü doğal kaynakları, toprağı, havası, suyu, en önemlisi de insanı ve insanlığı bol olsun; ama bu elindekilerden yoksun ve yoksul yaşasın. İşte tasvir ettiğimiz o ülke, bizim ülkemiz, Türkiye.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, jeopolitik ve jeoekonomik açıdan dünyanın konum bakımından en stratejik noktasında yer alıyor desek yeridir. Emin olun, bu böyle hamasi duygularla ifade edilen bir söylem değil, gerçekten de öyledir. Coğrafik açıdan üç kıtanın kesiştiği ve dünyanın en önemli denizlerinin sardığı bir bölgeden bahsediyoruz. Öyle bir bölge ki; kaynak bakımından en bereketli toprakların tam ortasında yer alan, tarih açısından gelmiş geçmiş en büyük medeniyetlere beşiklik eden, hatta eldeki bilimsel verilere göre ilk yerleşim yeri ve insanlık medeniyetinin başladığı yer olarak kabul edilen bölge. Başka örneği var mı, sanmıyorum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ünlü Jeopolitikçi John Mackinder, Kara Hâkimiyeti Teorisinde, karalara hükmedenlerin dünyaya da hükmedeceğini iddia etmektedir. Bu teoriyi izah ederken, Sibirya’dan bir noktayla dünyayı boydan boya ele alan hilal şeklinde iki çizgi çizer. Hilalin iç çizgisi, Almanya, Avusturya, Türkiye, Hindistan ve Çin’i içine alırken, dışı da Britanya, Güney Afrika, Avustralya, ABD, Kanada ve Japonya’yı içine almaktadır. Burada Heartland’tan (Kalpgah), yani Merkez bölge diye bir kavramdan bahseder. Teoriye göre Heartland dünyanın bir insan şeklinde tasavvur edildiğinde kalp noktasına denk gelen bölgedir. O bölge de Dünya Adasıdır. Bu nedenle Dünya Adasına sahip olanlar, dünyaya da hükmedecektir. Söylem odur ki; Hitler, bu teoriye dayanarak Mackinder’in bahsettiği bu bölgelerin Doğu Avrupa ve Rusya’yı kapsaması nedeniyle bunu tüm bu bölgeleri işgal etmeye gerekçe yapmıştır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her ne kadar Mackinder’in teorisinde bu bölgeler Doğu Avrupa olarak ifade edilmişse de bazı bilim insanları, dünyanın yuvarlaklığı ve kâğıda aktarıldığı hali göz önüne alındığında Heartland’ın yani dünyanın kalp noktasının Anadolu toprakları olduğu ve Anadolu’ya hükmedenlerin, dünyaya da hükmedeceğini ifade ederler. Bunun en iyi örneklerinin de Roma ve Osmanlı İmparatorlukları olduğunu söylerler. Tabi bu da bir teoridir. Ancak genel çerçeveden bakıldığında altı boş olan bir teori değildir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Günümüzde dahi jeopolitik ve jeostratejik açıdan baktığımızda Anadolu toprakları, asırlar boyu büyük medeniyetlerin hükmetmek için savaşlar verdiği bir bölge olmasının yanında, büyük güçlerin günümüzde hala dahi aynı emeller güttüğü yerler olarak önemini korumaktadır. Bu açıdan bu topraklar, neredeyse bütün ekonomik, jeopolitik, sosyolojik ve kültürel teorilerin merkezinde bir köprü ülke olarak ön plana çıkmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, kaderin bir cilvesi olsa gerek, İslam medeniyetinin(temsili Doğu medeniyeti) günümüzdeki en büyük kültürel varislerinden biri olmasının yanında, Batı medeniyetinin kurduğu en büyük savunma örgütü olan NATO’nun bir üyesi olması ve yine aynı medeniyetin inşa ettiği en büyük bütünleşme hareketi olan AB aday ülkesi olması, Türkiye’yi iki medeniyetin kesiştiği bir ülke olmasını sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezinin aksine Türkiye ile İspanya’nın başlattığı Medeniyetler İttifakı için örnek bir ülke haline getirmektedir. Tüm bunlar, Türkiye için önemli olmanın önemini (The importance of being important) göstermektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki bunca önem atfedilen Türkiye, öneminin farkında mı değil? Neden gelişmiş bir ülke mesafesi ve mesabesinde anılmıyor? (Sonraki yazıda devam edeceğiz&amp;hellip;)&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 07 Oct 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Haydut devlet İsrail]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/haydut-devlet-israil/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/haydut-devlet-israil/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;7 Ekim’de ilk defa Filistinli direnişçiler tarafından başlatılan karşı harekâtın sanki 75 yıldır yapılan zulümde parmağı yokmuş gibi masum İsrail’e karşı yapılmış gibi konuya uzak kalanlarca ya da Filistin meselesini ayakkabılarının içine giren küçük taş parçaları kadar dertlenmeyenlerce direniş hareketinin suçlanması, aslında İsrail ve destekçileri için de bulunmaz bir fırsat barındırıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında İsrail ve arkasındaki batılı destekçilerinin bu saldırıyı uluslararası camiada meşru müdafaa hakkı gibi göstererek Gazze ve müdafisi Hamas’ı yok etmek için kullanmak istemeleri de bu algıya olan güvenden kaynaklanıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail’in bu desteğe güvenerek karşı saldırıya geçmesi, şu an için istemediği bir sonuçla yüz yüze kalmasına sebep olmuş durumda. İsrail’in arkasına aldığı batılı güçler ve uluslararası medya desteği ile kolayca ele geçirebileceğini düşündüğü bu saldırı, İsrail’e onlarca tank ve binlerce asker kaybına mal oldu. Netanyahu hükümeti tarafından saklanan kayıplar gittikçe artmakta ve Hamas mücahitleri tarafından sosyal medya aracılığıyla dünyaya servis edilmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hamas yetkilileri tarafından verilen bilgiye göre 3 binden fazla İsrail askeri öldürülmüş durumda. Bu düzenli bir orduya sahip bir ülke için oldukça büyük bir kayıp. Özellikle algılarla şişirilen ve oldukça büyük bir uluslararası desteğe sahip olan İsrail için çok büyük prestij ve güç kaybı demek. Aslında bu harekâtın sadece bu yönü dahi büyük bir başarı olarak kabul edilebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Harekât elbette Gazze ve Gazze’de yaşayan insanlar için de büyük bir mağduriyet meydana getirdi. Şu ana kadar 4 bini çocuk olmak üzere 10 bin Filistinli şehit oldu. Bu, tüm imkânlardan mahrum bırakılmış ve daracık bir alana sıkıştırılmış 2 milyon insan için büyük bir trajedi olabilir. Ancak orada yaşayan insanlar bu ağır bombardımanlara rağmen şehit olacaklarını bile bile oradan ayrılmayı asla düşünmemektedirler. İşte düşmanı korkutan da bu cesaret, bu iman ve bu inançtır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail’in girdiği Gazze’de eliyle koymuş gibi bulacağını zannettiği direnişçiler, bir köstebek gibi yüzlerce Km’lik tünellerde gezinerek ve gizlendikleri deliklerden bir hayalet gibi ortaya çıkarak İsrail’e cehennemi yaşatıyorlar. İsrail, arayıp bulamadığı bu direnişçilerden çıkaramadığı öfkeyi, silahsız ve masum Gazze halkını bombalayarak çıkarmaktadır. Uluslararası savaş hukukunu ihlal ederek doğrudan sivilleri hedef alan İsrail, artık uluslararası desteğini de kaybetmek noktasına gelmiş durumda. Birçok ülke İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesti. Başta Türkiye olmak üzere bazı ülkeler İsrail’in bu barbarlığını uluslararası mahkemelere taşımak için çabalamaktadır. Ne yazık ki; Batı, sivillere yönelik bu barbarlığa ses çıkarmak bir yana bütün gücüyle yanında yer alarak katliama asker ve silah gücüyle katkıda bulunmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Birkaç binden oluşan mücahitleriyle İsrail’e kök söktüren Gazzeli direnişçilerin bu mücadelesi, ellerindeki muazzam para, asker, silah ve petrol gücüne rağmen Batı ve müttefiklerinin tepkisinden çekinerek ses çıkarmayan Müslüman devletleri liderleri için bir utanç vesilesidir. ABD’nin Yom Kippur savaşında İsrail’e destek vermesi nedeniyle tarihte “1973 petrol krizi” olarak yer alan süreçte batıyı dize getiren Arap ülkeleri, tarihte şerefleriyle nam salan Arapların şereflerini ayaklar altına alma pahasına susmanın bedelini elbette sıra kendilerine geldiklerinde anlayacaklardır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 04 Nov 2023 02:30:00 GMT]]></pubDate>
</item>
</channel>
</rss>