<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

<channel>
<title><![CDATA[Analiz Gazetesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr]]></link>
<description><![CDATA[Son 25 Rss Beslemesi - Analiz Gazetesi]]></description>
<generator>Analiz Gazetesi</generator>
<item>
<title><![CDATA[New York- Washington hattında Türkiye ve ABD ne dedi?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/new-york-washington-hattinda-turkiye-ve-abd-ne-dedi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/new-york-washington-hattinda-turkiye-ve-abd-ne-dedi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Filistin meselesi ve Gazze’deki soykırımın durdurulması gerektiği gerçeği Kurula, hem konuşmalara hem de Kurul marjında gerçekleşen toplantılara, damga vurdu. Tarihin doğru tarafında olmak isteyenler taraflarını belli ettiler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BM Genel Kurulu önemli&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu arada Genel Kurul’un küresel yönetişim çerçevesinde ne kadar önemli bir platform olduğunu gördük. BM Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) tıkamanın tıkayanlar için bir bedeli olduğunu da gördük. Bu noktada suçlayıcı parmaklar tabi ki BMGK’daki gücü nedeniyle ABD ve Trump’a döndü. Trump, kendi vizyonuna yönelik eleştiri ve İsrail’i destekleme politikası nedeniyle hissetmek zorunda kaldığı baskının farkında. UNGA’yı ABD’nin zora dayalı politikalarını eleştiren, hatta ekarte eden bir platform olmaktan alıkoyamadığının da farkında. Nitekim Mahmud Abbas ve Filistinli üst düzey yöneticilerin vize taleplerinin reddedildiği bu seneki Kurul’da Mahmut Abbas uzaktan da olsa konuşmasını gerçekleştirdi. Dahası Filistin her yerdeydi. Fransa, Kurul esnasında; İngiltere, Kanada, Avusturalya, Portekiz Kurul yolunda Filistin’i tanıdıklarını açıkladılar. Slovenya, İspanya, Türkiye gibi ülkeler Gazze’de yapılanların soykırım olduğunu söyledi. Ayrıca BM’in görevlendirdiği Bağımsız Komisyon da hemen UNGA öncesi İsrail’in Gazze’de 1948 Sözleşmesine göre soykırım yaptığını ve tüm uluslararası toplumun bunu engelleme sorumluluğu olduğunu söylemişti. Bölgede İsrail’in saldırganlığının, aşırılığının, yayılmacılığının en önemli sorun olduğunu neredeyse tüm bölge ülkeleri dillendirdi. Suriye gibi İsrail’in parça pinçik görmek istediği aktörler uluslararası meşruiyetlerini güçlendirirken, istikrarsızlığın sorumlusu olarak İsrail’i gördüklerini söylediler. UNGA, güç dengelerine göre işleyen bir organ değil. Egemen eşitlik ve uluslararası toplum prensiplerine göre işliyor ve BM’nin ruhunu temsil ediyor. Kriz anlarında Genel Sekreterin ve Türkiye gibi reformist ülkelerin çabaları sayesinde ne kadar önem kazandığı bir kez daha görüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu seneki konuşması bu anlamda çok önemliydi. BM eleştirilebilir ama BMGK’nden ibaret değil; UNGA başta Türkiye’nin ve bu yola inananların “haklı güçlüdür” dediği yer oldu.&amp;nbsp; Kısaca uluslararası toplumun bir kalbi varsa o UNGA’da attı, Filistin’e, Filistin davasına gönül verenlere selam çakıldı. İsrail’in yalnızlaştığı apaçık ortaya çıktı, buradan cesaretle İspanya ve İtalya AB’nin iki Akdeniz ülkesi Sumud Filosunu korumak için güçlü adımlar atabildiler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın BM cefası ve dengeleme arayışları&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bunlar ABD Başkanı Trump için yenilir yutulur konular değil. Her şeyden önce Trump bir MAGA ideoloğu ve bu ideoloji gereği MAGA Amerikası’nın her şeyden ve herkesten üstün olduğuna, sınırlanamayacağına inanıyor. Fakat işte UNGA bu sene görünür düzeyde etkili ve heyecanlıydı. Ayrıca Trump’ın MAGA’sı bir dış politika gündemine de dayanıyor. Trump, hakimiyet, üstünlük vb söylemlerin yanına kendisine biçtiği Küresel Barış misyonu nedeniyle de UNGA gibi BM gibi mekanizmalarla yüzeysel de olsa uyuşmalı. Bu zorluklar önce Trump’ı UNGA’da garip diyebileceğimiz, dehşet verici diyebileceğimiz, yakışık almaz diyeceğimiz bir konuşma yapmaya itti. İşlemeyen prompterdan ve kulaklıkların iyi çalışmamasından ve belki de tam zamanında bozulan asansörden komplo teorisi sınırlarında şikayetçi olduğunu da duyduk. Sonuçta Trump, daha çok ABD iç kamuoyuna seslenen ve BM’nin kendisi için bir hiç olduğunu yansıtan bir MAGA konuşması yaptı. Kendisine insanlık ya da olgunluk merkezli eleştiriler muhtemelen hiç umurunda değildir ama Trump kendisini sadece Amerikalıların dinlemediğini, uluslararası ve bölgesel toplumların da dinlediğini biliyordu. Ayrıca ABD başkanı, kendisinin neredeyse el çırparak kutladığı İsrail’in Doha saldırısının ters teptiğinin de farkındadır. Ortadoğu’yu isteyerek toz-dumana döndürmek bir şey, toz-dumanın kontrolden çıkması başka şey. Dolayısıyla bölgeye Doha saldırısından sonra hâkim olan “dengeleme” ihtiyacının birdenbire Trump yönetimine de tesir ettiğini gördük. Hatta Trump bile bunun için UNGA’yı kullandı. Bölge liderleri ile bir araya geldi ve Gazze’ye barış planı görüşüldü, bölgeyi ikna etmeye çalıştı. Plan, toplantı sonrası bölge ülkelerinin ortak deklarasyonundan anlaşılıyor, Netanyahu’nun kabul etmek istemeyeceği bir plan. Filistinlilerin Gazze’de yaşam ve geri dönme hakkını tanıyor, işgali reddediyor. Trump, bölge liderlerinin bir kısmı ile ikili görüşmeler de gerçekleştirdi. Netanyahu ile konuştuğunda plana İsrail’i ikna edeceğini söyleyip duruyor. Trump’ın sözlerinin çok ikna edici olmayacağını kabul etmeliyiz. Bu nedenle Trump iki şey yaptı: 1)- retoriğini güçlendirdi ve Netanyahu’ya Batı Şeria işgali için izin vermeyeceğini söyledi; 2)- dengeleme söylemini eyleme dökme gereği duydu ve tek kelime ile Erdoğan ve Türkiye’nin desteklenmesi anlamına gelecek Trump-Erdoğan görüşmesini sembolik kareler eşliğinde ve basın önünde yaptı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump-Erdoğan zirvesi sonucu: Ankara zaferi memnuniyetle ama olgunlukla karşıladı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump- Erdoğan zirvesi iki açıdan çok önemliydi. İlki Trump’ın Erdoğan ve Türkiye’ye verdiği destek o kadar açık açık, sembolik açıdan körler bile görsün-anlasın netliğiyle yapıldı ki meselenin sadece Türkiye’yi bölgede sakinleştirmek olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca, ABD’nin restleşmeler uzarsa Türkiye’nin pek çok bedele rağmen yapabileceklerinin farkında olduğunu da anlıyoruz. Dedik ya toz-dumanın kontrolden çıkması başka şey. Bu tür bir desteğin Ankara’nın işini ve Ankara’nın gündemini hem içeride hem Ortadoğu ve Avrupa’da kolaylaştıracağını Trump ve ekibinin düşünmemesi mümkün değil. Zaten, ziyaret öncesi Tom Barrack, Suriye özelinde Ortadoğu genelinde Türkiye’nin vizyonunu yansıtan söyleme geri dönmüş, “federalizm Suriye’de mümkün olamaz” mealinde açıklamalar yapmıştı. Trump’ın Türk ordusunun gücünü övmesi boş bir övgü değil, ama Trump sadece Türkiye’nin askeri gücünü övmedi, sadece Erdoğan’ın liderliğini de övmedi, Türkiye’nin tarafsız ve barış merkezli duruşunu değiştirmesini talep etmediğini de belirtti. Hatta ABD, barış odaklı diplomasiye eklemlenmek, ondan faydalanmak isteğinde. Bu açık destek ve ilişkiler iyileşirse kesenin ağzının nereye kadar açılabileceğinin (CAATSA’nın kaldırılması, F35 satışı vb) basın önünde zikredilmesi sadece desteklenenin desteklendiğini göstermiyor, iç-dış tüm rakipleri de sınırlıyor. Bu bir dengeleme adımı, Ankara ile işbirliğine ABD’nin değer verdiğinin gösterilmesi ve Ankara’nın rakiplerinin sınırlanması eylemi. Kendi başına, başka bir kazanç olmadan bile önemli. Ankara, eminim çok memnundur. Sayın Erdoğan’ın bu memnuniyete rağmen olgun ve sağduyulu açıklamalar yapmayı seçmesi Ankara’nın ham değil her anlamda pişmiş olduğunu gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama, ama diyenler&amp;hellip;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İkinci açı kazançlar konusunda beklentilerin olduğu ikili ilişkiler alanı. Bu alanda bazı beklentiler savunma sanayi işbirliği, ticaret hacminin artırılması, uzay teknolojisinde işbirliği, CAATSA’nın kaldırılması vb, masada. Dün de masadaydı ne fark var derseniz bu sefer olumlu gündem ve pozitif bağlantılılık (linkage) konuları bunlar. Enerji konusunda (LNG ve Nükleer işbirliği) atılan adımlar başka işbirliklerini tetikleyecek. Şüpheciler üç konuda endişelerini dile getiriyorlar: 1)- ABD ve Trump’a güven olmaz diyorlar. Doğru olmaz ama ABD’nin her hamlesi başarılı olmuyor, özellikle de İsrail merkezli hamleleri. Başarılı olmadığında dengelemeye hala dönmesi önemli. Bu dengelemelerde de önce ve “saygıyla, överek” döndüğü Ankara. Trump ve ABD bu gösteriyi boşuna yapmıyor, Türkiye’nin kapasitesi ve potansiyelini biliyorlar. Kapasite ve potansiyel varken tüm kese belki Ankara’nın başından aşağı dökülmez ama kese de boşuna cepten çıkartılıp sallanmaz. 2)- Trump, “Ruslardan petrol almayın dedi”. İşte bizi zorluyorlar. Trump, bunu bütün müttefiklerine söylüyor. Hindistan’a nasıl söylediğini biliyoruz; döverek. Avrupalılara nasıl söylediğini biliyoruz; hakaret ederek. Türkiye’ye söylerken bunun bir pazarlık olduğunu, zorlayıcı olmadığını söyledi Trump. Anlamayan olursa diye basına böyle bir talebinin olmadığını, olsa ne iyi olur fikri olduğunu da ekledi. Zorlama ve pazarlık arasındaki bu tercih farkı boşuna ortaya çıkmadı. Bugün için ABD Türkiye’yi ikna etmek istiyor, zorun da çok işe yaramayacağını biliyor. 3)- ABD ile kritik alanlarda işbirliği stratejik otonomiye zarar verir mi? Stratejik otonomi bir yolculuk ve yolcunun kalbindeki menzil. Stratejik otonomi, Türkiye Yüzyılının ruhu- ki bu büyük bir toplumsal oydaşmayı, siyasi-toplumsal koalisyonu temsil ediyor, o nedenle siyasi irade kendi yarattığı bu ruhtan vazgeçmedikçe yolcu menzilden ayrılmaz. Dolayısıyla stratejik otonomi ve ona uygun dış politika duruşu ve vizyonu vazgeçilmez olarak kalacaktır. Ama yolcuyu da yolda gereksiz yormanın manası yok. Hava koşulları sert zaten. Unutmamak lazım bazen ara çözüm bulmak- hele ki kapasite inşa edici ara çözümler bulmak- bu sert hava koşullarında akıllıca.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 27 Sep 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trump'ın zaferi ve Trump'ın vaat ettiği zaferler]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-zaferi-ve-trumpin-vaat-ettigi-zaferler/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-zaferi-ve-trumpin-vaat-ettigi-zaferler/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Kırmızı dalga bu değilse, daha nedir bilmiyorum. Kamuoyu yoklamaları ve Harris’in kampanyasına akan paralar yanıltıcıydı. Bugün Demokrat Partililerin, ben tahmin etmiştim, böyle olacağı belliydi tarzındaki serzenişlerini kampanya günlerine baktığımda anlamakta zorluk çekiyorum. Bu oyunu oynama lüksüne sahip demokratlar, demek ki şanslarını bir denediler. Kaybedeceğinin mazereti hazır olan Biden’ın yerine kaybedeceği büyük üzüntü ve kayıp yaratmayacak Harris konulup, arka planda ağır toplar Obamaların sahneye sürüldüğü bir tür mücadelede varız mesajlı şov izledik.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Harris neden kaybetti?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Meselenin Harris’in yerini dolduramaması olduğunu düşünmüyorum. Harris, dış politika ve ABD elit siyasetinin incelikleri konusunda tam bir cahil gibi davransa da orta sınıfa oynama hususunda elinden geleni yaptı. ABD müesses nizamının kuklası gibi görünüyor olmak tam anlamıyla onun suçu da değildi. Harris’i bir gecede sahne arkasından sahne önüne fırlatan, adeta tüküren nizam ondan bir orta-sınıfı yüreklendirme performansı bekledi. Ayrıca Harris, Trump, İlk Önce Amerika, MAGA/Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım hattının kontrolcülüğü konusunda da tüm Amerika’yı uyardı ve ilerici gözükebilecek bir orta sınıf hayalinin paketi olarak sahnenin ortasında durması gereken yerde durdu. Mesele Harris değil, mesele Amerikalıların bu paketi istememesi meselesi. Trump’ın yanında Cumhuriyetçilere verilen büyük destek, Kongre’nin denetiminin ele geçirilmesi az buz bir mesaj değil. Amerikalılar çok güçlü olmak istiyor, çok zengin olmak istiyor, orta sınıf hayali dediğimiz şey çok mütevazi bir ev-araba-barbekü üçlüsü hayali gibi görünmüyor. Amerikalılar, biraz da Demokrat Parti’nin dış politikası çok başarısız göründüğü için, artık rekabetle dolu bir Dünya’da olduklarını fark etmiş durumdalar. Böyle bir Dünya’da askeri olarak en güçlü, ekonomik olarak en zengin olmanın yolunun Trumpizmden geçtiğine ikna olmuşlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vaat edilen zor zafer&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trumpizm, ABD halkına zor zaferler ve kolay zaferler vaat ediyor. Zor zaferlerin kazanılması için gerekli el yükseltme araçlarının bir kısmı (askeri güç ve para) Amerikan sisteminin içinde hala mevcut. Trump bu araçları pragmatizmi çerçevesinde en gerekli yerlerde en maliyetsiz biçimde kullanmayı düşünüyor. Pragmatizm, ABD’yi gereksiz mücadelelerden çekmek de demek. Bu da Trump, birilerini en görünebilir güç kullanma hattı üzerinden yarattığı korku ile ya da sadece pazarlık yapıp basit al-ver taktiği içinde ikna edecek demek. Bu yüzden Trump’ın iktidarı ufukta belirdiğinden beri Ukrayna Savaşı’nın sona erdirilmesinden ABD’nin Suriye’den çekilmesine olabilecek bir dizi senaryo tartışılıyor. Bu senaryolar, Türkiye’nin elin de rahatlatabilir. Bu yüzden ABD’nin pragmatizme dönmesinden Ankara çok memnun. Öte yandan zor zaferler için bu sefer Trump, yanına ABD adına fark yaratacak bir unsuru alarak yola çıkıyor. Teknoloji. Trump dönemi yazılan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni okursanız aslında ABD Başkanının oldum olası teknolojik kırılmaya, ABD’nin kritik teknolojilerde rakiplerinin çok ilerisinde olmasına önem verdiğini görürüz. Trump, o dönem teknolojik atılımın kolaylaştırıcısı olarak Amerikan enerji gücünü görüyordu. ABD LNG’sinin piyasada alanını genişlettiği bir dönemden bahsediyoruz. 2017’den farklı olarak bugün teknoloji meselesi Elon Musk’ın kimliği ile ön plana çıkıyor. Ankara, Elon Musk ile de temasta, bu yüzden Musk’ın isminin gündeme olması Ankara-washington hattında diyaloğu kolaylaştırır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump, seçim günü teşekkür konuşmasında Musk’a özel bir yer verdi. Gerçekten de Musk’ın Trump destekçilerine çekiliş ile 1 milyon dolar dağıttığı kampanyanın çok başarılı olduğu Amerika’da konuşuluyordu. Amerikan rüyasının Trump’ı desteklemekle bağlantılı hale getirilmesinin sembolik eylemlerinden birinin finansörü olmuştu Musk böylece. Bunun dışında ve Amerikan aile değerleri özelindeki muhafazakar kolay zaferlerin bir parçası olmak dışında Elon Musk, teknolojik üstünlüğü sembolize ediyor. ABD, bu teknoloji ile küresel sistemde güç projeksiyonuna gerek kalmadan kontrolü ve etkisi sağlayabilecek bir aktör kimliğine kavuşuyor. Trump’ın ABD’ye sattığı paketin için be vardı. “Ruslar bunu yapabilir mi?”, “Çinliler yapabilir mi bunu” diye sordu Trump, Musk’ın başarısını anlatırken ve cevabı da verdi; hayır. Dolayısıyla Trump, neredeyse Musk ve teknoloji devleriyle kurduğu işbirliği üzerinden ABD’nin çok güçlü olduğu Eisenhower döneminin atmosferini yakalıyor Trump. Bugün ABD, o günün ABD’si kadar güçlü değil ama bugünün rakipleri de o günün SSCB’si kadar güçlü değil zaten. Ve en önemlisi Amerikan halkı, bugünkü güçlenme vaadini satın almış, bu vaat üzerinden 6 Ocak Kongre baskının yükünü Trump’ın omuzlarından kaldırmış durumda.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vaat edilen kolay zafer&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump, kolay zaferler de vaat etti. ABD için muhafazakarlığın, aile değerlerinin ve federal sistemin eyaletler açısından özgürlüğünün altının çizileceği günleri göreceğiz. ABD sınırı gerçekten bir karmaşa içindeydi ve sınır güvenliğinin artırılması mevzusuna ABD siyaseti bir türlü çözüm bulamamıştı. Ama koskoca ABD’nin sınır güvenliği tam sağlanamıyor diye korkudan titreyip, insanları -ki bunlar yasadışı yollarla ülkeye girip çalışan göçmenler- suçlu hayvanlar, katiller, caniler, kedi-köpek yiyen yaratıklar olarak kategorileştirmesini anlamakta zorlanıyoruz. Çünkü Trump yönetimi meseleyi münferit hadiselerle mücadelenin ötesine taşıdı, farklı bir kültürel savaş ilan etti ve ABD kalesinin dışında kalıp içeri dalmaya çalışanları o kültürel savaş içerinde insan olmaktan çıkardı. Bu güçlünün en güçsüze karşı açtığı bir savaş olduğundan zafer de muhtemelen kolaylıkla kazanılacak. Dahası, pek çok banliyö de işler sorunsuz bir biçimde, farklı iki insan görmeden işliyordu. Ama havada ekonomisi ve demografisi değişen kentlerden gelen korku hikayeleri asılıydı. Bugün o korku yerine Trump’ın iddia ettiği gibi “Trump’tan duyulan korkuya” bırakacak ve zafer de kazanılmış olacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 09 Nov 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ürdün-Mısır Filistinlileri alsın açıklaması niye yapıldı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/urdun-misir-filistinlileri-alsin-aciklamasi-niye-yapildi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/urdun-misir-filistinlileri-alsin-aciklamasi-niye-yapildi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;ABD’nin üstünlüğü sadece bir kapasite inşası meselesi değil, güç kullanma tehdidi üzerinden çok güçlü bir zorlayıcılık ve caydırıcılık algısı geliştirme meselesi. Kolombiya konusunda Trump’ın yapmış olduğu sınama tıkır tıkır işledi. Gerçi hiçbirimiz zavallı Kolombiya’dan bir direniş göstermesini beklemiyorduk ama direniş gelebilecek ya da gelen hatlarda da Trump’ın gazabını üzerimize çekmeyelim derdi var. İsrail’in hiç istemediği bir ateşkes-takas anlaşmasını onaylamak zorunda kalması bundan. Elbette Netanyahu’nun ya da İsrail sağının direncini kırmak kolay olmamıştır, hatta bu nedenle İsrail’e Batı Şeria ve bazı diğer konularda ödül babında bazı tavizlerin verildiğini iddia edenler de oldu. Gerçekten de Trump, koltuğu devralır almaz Biden dönemi Batı Şeria’da yasadışı yerleşimcilere uygulanan yaptırımları kaldırdı ve İsrail’e Tel Aviv’in anlaşma yaptığı ve parasını ödediği silahların teslim edileceğini söyledi. Sonuçta Anlaşma Trump’ı memnun etmenin dışında Batı Şeria’da daha fazla kontrol ve İsrail’in savaş yapma yeteneğinin devam etmesi gibi bazı önemli iyilikleri içeren bir anlaşma olduğundan, İsrailli rehinelerin bir kısmının eve dönmesini sağladığından ve İsrail Gazze’yi yerle bir ettiğinden kabul edilebilir bulunmuş olabilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hamas var olmaya devam ediyor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fakat, Anlaşma İsrail için zor kabul edilebilir bir gerçeği tekrar gün yüzüne çıkardı. Hamas hala var olan ve Gazze’de kontrolü olan bir aktör. Bu İsrail için zor kabul edilebilir bir gerçek, çünkü zaten İsrail’in savaş amaçları Hamas’ı ortadan kaldırmak ve alt yapısını yok etmekti. Ne kadar Hamas militanının öldüğü bilinmiyor. Hamas, ABD ve İsrail farklı rakamlar açıklıyorlar ama Blinken koltuğu terk etmeden önce Hamas üst yönetiminin İsrail tarafından büyük zarar görmüş olmasına rağmen Hamas’a milis düzeyi katılımın arttığı konusunda beyan vermişti. Hamas’ın milis düzeyi varlığının sürmesi bir yana Anlaşma ve Anlaşma sonrası sahada varız mesajı veren gösterileri Gazze’de Hamas dışında hiçbir aktörün hala varlık gösteremediğini bize söylüyor. Tüneller -en önemli alt yapı unsuruydu Hamas için, onlar da İsrail tarafından kontrol altına alınmış değil. Anlaşmanın ilk aşaması İsrail adına bu gerçekliği görünür hale getirdi. İsrail, kuzeyden güneye geçişleri ve yerinden edilmiş Filistinlilerin evlerine (evden geriye ne kaldıysa ona) geri dönüşüne izin vermek durumunda kalıyor. Trump’ın Ortadoğu temsilcisi Philedelfi ve Netzarim koridorlarında işler yolunda mı yani İsrail çekiliyorum dediği yerlerden çekiliyor mu diye görmeye bölgeye geldi. Tüm bunlar uzun ve Gazze’yi mahvedici bir savaştan sonra dahi toprağın sahipleri tarafından tutulmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu Netahyahu rejimi için bir sorun. Netanyahu Hükümetinin de Trump’ın baskıları olmasa bu anlaşmaya yanaşmayacağını buradan daha net anlıyoruz.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump Gazze’de ne istiyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anlaşmanın ikinci kısmına geçiş ile ilgili umutlar da - ki Katar gibi aktörler çok çaba harcasa da- bu yüzden düşük. Netanyahu, gelecek hafta büyük ihtimalle Trump ile bir görüşme gerçekleştirecek. Bu görüşmeden önce bol bol, Gazze savaşına geri dönecekleri sinyalini verdi. Zaten Trump’a konu sorulduğunda, ABD Başkanı İsrail’e güvenmediğini ama bunun Amerikan savaşı olmadığı söyledi. Buradan “ne halleri varsa görsünler” gibi bir anlam çıkıyor ama ABD özel temsilcisini bölgeye gönderiyor, bu temsilci İsrail’den sonra Gazze’nin geleceği ile ilgili konuşmak için Körfez ülkelerine geçecek. Gelecek ve Gazze’ye akıtılacak para yakından ilişkili. Trump bütün bunları yapıyor çünkü aslında Gazze’de bir gürültü patırtı çıkmasını istemiyor, Anlaşmanın ikinci kısmına geçilsin ve Arap sermayesinden akan paralarla yeni bir Gazze inşa edilsin istiyor. Amacı, Gazze’den bir Ortadoğu Miami’si yaratmak olabilir tabi ki; ama asıl amacı bu çatışma kara deliğini tıkamak. İsrail’in bu konudaki vızlamasına son vermek ve sonrasında da İsrail-Suudi Arabistan ve İsrail-Türkiye normalleşmeleri için bastırmak. Bu kolay değil zira Gazze’nin çökmesi bir yana İsrail’in Gazze ve Hamas konusundaki yakınmasını dindirmek kolay olmayacak. İsrail Gazze’de savaşı kazanamadığının farkında fakat kazanmak istiyor, bunu da Arap-Filistin politikasını değiştirmeden yapmak istiyor. İşte tam bu noktada Trump’ın aklına cin bir fikir geliyor. İsrail’in başaramadığı zaferi başka bir kanalla İsrail’e hediye edebilecek, dolayısıyla İsrail’in Gazze vızlamasını kesebilecek bir fikir. Gazze’de yaşayacak bir düzeni kalmamış olan 1.5 milyon Filistinliyi Mısır ve Ürdün alsın önerisi. Bu öneriyi yeni duymuyoruz elbette ama Trump’ın güç kullanma tehdidi üzerinden istenmeyen çözümleri kabul ettirme konusunda şu ana kadar işlemiş bir yöntemi etkili biçimde kullandığından ister istemez bu önerinin yaratabileceği handikapları düşünüyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın fikri masaları hareketlendiriyor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daha önce bu tür öneriler karşısında Filistinliler, Mısırlılar ve Ürdünlülerden derhal kabul etmeyeceklerine dair açıklamalar gelirdi. Yine Filistinlilerden, Gazzellilerden böyle bir çözüme hayır dedikleriyle ilgili beyanlar geldi. Gazzeliler, yıkılmış, yok edilmiş, alt yapısı işlemez dahi olsa topraklarını terk etmeyeceklerini söylüyorlar. Mısır ve Ürdün ise şimdilik sessiz. Bu tür bir önerinin kabulü her iki ülke için de harakiri yapmak anlamına gelir ama Trump’ın tehditlerinin doğrudan odağı olmak da kimse istemiyor. Ürdün, zaten büyük bir Filistin nüfusuna sahip ve kral dengeleri çok zor koruyor. Arap ülkeleri-İsrail normalleşmeleri çöktüğünde herkesten çok Ürdün rejimi üzülmüştü. Klasik ikilem, Filistin davasını desteklemek zorunda olup Filistinlileri desteklemek istememe ikilemi sık sık Amman’ın kapısını çalıyor. Mısır iç dengeleri açısından da bu tür bir Filistin nüfusunu- içindeki tüm hareketlerle ve Hamas’a destek zemini ile beraber içerisine almak mümkün değil. Ancak her iki ülkede de güvenlik ve ekonomi ABD’den gelen desteğe son derece ihtiyaç duyuyor. Trump, İsrail ve Mısır’a verilen destek dışında tüm Amerikan dış yardımlarını geçici süre ile durdurdu. ABD yardımının akıbeti belirsizken Ürdün’de iktisadi krizin boyutları derinleşiyor. Böylece Ürdün ve tabi Mısır iki şeye bakar hale geliyor: İlki Suriye’deki normalleşmenin geleceği- ki böylece topraklarındaki Suriyeli mültecilerden bir kısmı dönüş yapabilir. Suriye’de iki pazarlık hattının (Şam Rejimi- Rusya, Türkiye-ABD) aktif olduğunu basına yansıyan haberlerden anlıyoruz. İkincisi, Trump’ın Ortadoğu’nun ATM’leri olarak gördüğü Körfez ülkelerinin Gazze planı. Körfez, Filistinlileri Gazze’den gönderip bir Miami inşa etmektense burada Filistinliler için ev-altyapı inşa etmeye hazır oldukları ve bunun daha iyi olacağı konusunda Trump’ı ikna etmeli. Bu noktada Hamas ne olacak sorusunun cevabı için herkes Hamas-Katar-Türkiye-Mısır diyaloğuna odaklanıyor. Noktaları birleştirirseniz son bir haftanın bölgesel diplomasisinin ana hatlarını görüyoruz. Soruların tümü cevaplanmış değil ve bu bir belirsizlik yaratıyor. Trump’ın ne yapacağı belli değil, bu bir belirsizlik yaratıyor. Netanyahu’nun ne yapacağı belli değil, bu belirsizlik yaratıyor. Ama her şey belirsiz değil, yeni bir Ortadoğu için bölgesel aktörler birbirlerini ve ABD’yi ikna etmeye çalışıyorlar. Yani göle maya çalınıyor, bakarsınız tutar&amp;hellip;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 31 Jan 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trump'ın hayal kırıklığı ve yeni gerginlikler…]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-hayal-kirikligi-ve-yeni-gerginlikler/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-hayal-kirikligi-ve-yeni-gerginlikler/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Rusya, ikinci tur görüşmelerin 2 Haziran’da Türkiye’de olmasını önermiş. Bu iyi bir haber, zira masada şimdilik sıkı pazarlık eden, pazarlık gücünün kendi elinde olduğuna inanan taraf Rusya. Bu yüzden de Batılı muhatapları tarafından zaman kazanmakla itham ediliyor. Rusya’nın gözünde meselenin basit bir zaman kazanma stratejisi olmadığını düşünenler de var- ki ben de buna katılıyorum- Moskova, zaten, geçen zamanın kendi avantajına işlediğini ve eninde sonunda mümkün olan en yüksek kazançla bu işi kapatacağını düşünüyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kim ciddi, kim değil&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Batı’nın ısrarla blöf, zaman kazanma aracı olarak gördükleri bir konu daha var: Rusya’nın nükleer doktrini. Nedense Batılı aktörler, Trump hariç diyelim, Rusya’nın nükleer tırmandırmasının bir üst sınırı olduğunu ve Moskova’nın aslında temel hedefinin nükleer şantaj olduğunu düşünüyorlar. Buna inanmak mı istiyorlar yoksa caydırıcılığın doğasını mı anlamıyorlar emin değilim. Rusya, kendi zafiyetlerinin farkında olan bir aktör. Bu zafiyetler üzerinden yara aldığında (Karadeniz donanmasına yönelik saldırılar, Kerç köprüsü hadisesi, Kursk işgali, sahada bir türlü ele geçirilemeyen kasabalar vb) bunları bilinçli bir şekilde göz ardı etmesi bize zafiyetlerinin farkında olduğunu ama stratejik olarak elinde tuttuğu kartları da (konvansiyonel savaşı sürdürme gücü, Ukrayna topraklarını hedef alabilme derinliği, savaş ekonomisini sürdürebilme direnci ve nükleer caydırıcılığı) bildiğini gösteriyor. Rusya için savaşı hala Rusya-Batı nükleer savaşına tırmandırmadan, nükleer olarak tırmandırma şansı (taktik nükleer vuruş ile) ve Rusya-Batı nükleer savaşını Batı topraklarını hedef alarak tırmandırma şansı var. Bu iki seçenek elbette maliyetsiz seçenekler değil, sonuçta kimin daha kazançlı çıkacağını hesaplayabilmek için ilk vuruş sonrası Batılı başkentlerin ve NATO’nun cevabının ne olacağına (konvansiyonel mi, nükleer mi) bakmak gerek. Taktik nükleer silahların Ukrayna’ya karşı kullanıldığı bir senaryoda ABD, cevabının ne olacağını hiçbir zaman tam olarak açık etmedi. Bugün Trump, sözlerinin dinlenmemesinden hayal kırıklığına uğramış pozu takınarak Putin’e iki haftalık bir mühlet tanıdığı söylüyor. Ama ardında da ekliyor, bu savaş, Rusya’nın, Ukrayna’nın ve Biden’ın savaşı; benim savaşım değil. Ukrayna savaşı dahilinde taktik düzey olsa da ve doğrudan Batı’yı hedef almasa bile nükleer silahların kullanılması pek çok şeyi değiştirecektir. Rusya, Batı’nın bu işi blöf olarak değerlendirdiğini bildiğinden blöf yapmadığını göstermek için koca bir nükleer doktrin ilan etti ve kendini bu doktrinle bağladı. Doktrinini bu kadar açık ilan eden ve nükleer silah kullanma eşiğini düşüren bir aktör sonuçta nükleer silahını kullanmak zorunda, aksi bir durumda elindeki en önemli stratejik kozlarından birini, caydırıcılığı, tehlikeye atar. Durum böyleyken bazı kalemlerin iddia ettiği gibi, Rusya karşısında Batı’nın takındığı tavrın iyi polis-kötü polis oyunu olduğunu düşünmek istemiyoruz, zira Rusya daha kötü polis rolünü oynayabileceğini davul ve zurna ile duyuruyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Merz, ne demek istedi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İstanbul görüşmeleri sonrası Ukrayna’nın Rusya’yı, Rusya’nın Ukrayna’yı vurmaya devam etmesi bize taraflar anlaşmadıkça savaşın devam edeceğini, donmuş bir çatışmaya kolay kolay dönmeyeceğini gösteriyor. El yükseltip, risklerle oynayıp, karşıdaki aktörü blöf yapmakla suçlayıp masayı kendi koşulları için hazır hale getirmeye çalışmak, bugünün ruhu. Trump, gidişattan memnun değil zira ABD, kazandığını kazandığına göre sahne kapanmalıydı. Bir türlü kapanmıyor. Rusya’yı yaptırımlarla tehdit etmesinden bir gün sonra Alman Şansölyesi Merz, kafaları karıştıran bir açıklama yaptı. Berlin Zelensky’nin ziyaretine hazırlanıyordu ve Merz, dış politikada İsrail dahil konularda bir dönüşüm olduğuna işaret ediyordu. Dolayısıyla, Rusya-Ukrayna savaşı babındaki açıklamaları ciddiye alındı. Merz, Ukrayna’ya henüz gönderilmesi onaylanmamış uzun menzilli, Ukrayna’nın Rusya egemen topraklarını vurabileceği cruise füze sistemlerine yönelik sınırlandırmanın kalktığını duyurdu. Sonbaharda İngiltere, Fransa ve ABD, bu yönde bir karar almış, karar değişimi için düğmeye basılmış Rusya nükleer doktrinini tetiklemişti. Almanya o zaman, bu kararı çok riskli bulduğundan Taurus füzelerinin Ukrayna’ya verilmesini onaylamamıştı. Kiev yönetimi uzun süredir bu füzeleri istiyor ve Ruslar uzun bir süredir Almanya’yı bu konuda uyarıyor. Eğer bu adım atılıyorsa ciddi ve riskli bir el yükseltme, meselenin Rusya-Ukrayna boyutunda kalmayacağını anlamak için Rus strateji belgelerini okumak yeterli. Zaten, Almanya’da ortalık karışıp bu konuda bir koalisyon kararı olmadığı söylenince salı günü Merz, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyledi. Çarşamba günü Zelensky ile buluştuğunda da temel mesele Rusya’ya uygulanacak yeni yaptırımlar ve Kuzey Akım II’yi “havuç” mekanizması olarak kullanmama kararlılığı oldu. Bazı Alman siyasetçilerin, savaş biterse Yeni-Yeni OstPolitik üzerine çalışılacağı, Kuzey Akım II’nin Rus-Alman ilişkilerinde dönüşüm için enstrüman olacağıyla ilgili görüşler var. Belki uzak gelecekte, ama bugün alınan kararlar, verilen resim Moskova’yı şaşırtmıyordur. Kuzey Akım II’yi koruyamamış, kim tarafından vurulduğunu sorgulayamamış/sorgulayamayacak bir adres Berlin.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yine de şunu söyleyebiliriz, Rusya ne kadar direniyorsa, Avrupa bürokrasisi de birkaç aktör dışında Avrupalılar da o kadar direnmek istiyor. Bir konuda haklılar, Rus-Avrupa ilişkilerinde bir devir Avrupalılar için kapandı. Yeni devire hazır olmasalar da finansal güçleri nedeniyle yolda bir yerlerde daha hazır olacaklarını düşünüyorlar. Kısaca Ukrayna bahane, asıl Avrupalılar zaman kazanmak, Rusya’nın boğazında bir parmak bile tutabiliyorlarsa, o parmağı çekmemek istiyorlar.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 30 May 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ABD, İran'da ne istiyor?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/abd-iranda-ne-istiyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/abd-iranda-ne-istiyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;O yazının okunduğu sabah, perşembeyi cumaya bağlayan gece ABD, operasyon yapmaktan aniden vaz geçmişti. Vazgeçişin iki temel sebebi vardı. ABD’nin ikinci operasyonunun da sınırlı bir operasyon, mesaj yüklü bir hava operasyonu olması bekleniyordu. Bu operasyonun maliyetinin kontrol altında olabilmesi için gerekli hazırlıkların, örneğin uçak gemilerinin, hava savunma sistemlerinin filan bölgeye yeniden sevki/konuşlandırılması gerekliydi. Bunun 15-20 gün alabileceği konusunda Trump, kuvvet komutanlarınca ve stratejik birimlerce bilgilendirilmişti. İkincisi, İran’ın reaksiyonunun güçlü olabileceğinin beklenmesi. Trump Yönetimi, vurmak konusunda bir sıkıntı görmediği gibi vurulmak konusunu da çok ciddiye almıyordu. Demek ki İran’ın Ortadoğu’daki ABD varlıklarına yönelik olası saldırı tehdidini ya blöf olarak görüyor (-ki bence blöf değil) ya da bu maliyetin yönetilebileceğini düşünüyor. Vurulmak konusunda esas endişeli olanların Körfez başta olmak üzere ABD nüfusuna/varlığına alan açan bölge ülkeleri ve İsrail olduğu görülüyordu. Bu ülkeler ve İsrail Washington’a İran’ın topyekûn bir savaş başlatmasına henüz hazır olmadığını söylemişler, Beyaz Saray’da güya onları dinlemişti.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bölge endişeli, ABD çok endişeli değil&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu arada başta İsrail olmak üzere bölge ülkelerinin endişeleri haklılık payına sahip. İran, İsrail ile yaşadığı tansiyon ve savaştan çok yara alsa da elinde hala yüksek miktarda balistik füze stoğu bulunduruyor. 12 Gün Savaşını, İsrail kazanmış gibi yapsa da ABD’nin kendi adına yaptığı müdahale olmasaydı savaşın sonucunun “kazanma” olarak değerlendirilemeyeceğini herkes biliyor. Muhtemelen ABD, 12 Gün Savaşına girmeseydi İran ve İsrail karşılıklı olarak birbirlerinin canına okuyacaklardı. İsrail, vurulduğunu, vurulabildiğini unutmuyor. Elbette unutulmaması gereken Hizbullah vb. unsurlar da var. Bu unsurların kolu kanadı kırık ama silahsızlandırılmış değil. Dolayısıyla 400 kg yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumun hala İran’da bir yerlerde kayıp olduğunu unutsak dahi, İran’ın bölgeyi cehenneme çevirme tehdidini savuracak yeterli araca sahip olduğunu görüyoruz. 15 gün önce bu ihtimalden bölge korkuyordu, bugün hem İsrail’in hem bölge ülkelerinin kaygılarını yinelemesinden anlıyoruz ki bölge bu ihtimalden hala korkuyor. 15 gün önce Trump yönetimi bu ihtimalden korkmuyordu ama kendi diplomatik duruşu için biraz beklemeyi tercih etti (örneğin bu arada Barış Kurulu kuruldu, Pakistan ve Hindistan-nükleer caydırıcı aktörler olarak bölgeye daha yakın hale geldi), şimdi hala korkmuyormuş gözüküyor. 15 gün önce söylediğim iddianın arkasındayım. ABD, istihbaratı ve stratejik değerlendirmesini yapmış, maliyeti yönetebileceğine kanaat getirmiş gözüküyor. Bu şartlarda, bizim ve bölgenin istemediği bir sınırlı operasyona doğru adım adım yaklaşıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sınırlı operasyonla rejimi dönüştürmek mümkün mü?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu tür bir sınırlı operasyondan- ABD’nin operatif kabiliyetlerini ve İran’ın nükleer ve balistik füze programını durdurma kararlılığı dışında- ne bekleyebileceği konusunda uzmanlar net bir şey söyleyemiyor. Venezuela örneği, yani rejimi devirmeden rejimin değişimini lider kadrosunda bir değişiklik ve gizli bir pazarlıkla sağlamak İran örneği için geçerli değil. Zira Venezuela-ABD arasındaki karşılıklı bağımlılık Bolivarcı devrime rağmen orada ve mevcuttu. Devrimin dışında kalan ama ülkede varlık gösteren ve ABD ile pazarlık yürütebilen burjuvazi oradaydı. Buna rağmen ABD rejim içerisinden birileri ile pazarlık yürütebilecek alana Venezuela’da sahipti. İran’da ise biz ancak istihbarat zaafından, Rejim kadrolarına sızılmadan ve resmi pazarlıklardan bahsediyoruz. Halk memnuniyetsiz olabilir ama bu memnuniyetsizlik kırsal alanda rejimin temellerine yönelik bir memnuniyetsizlik değil. O nedenle yöneticilerin veya müzakerecilerin elimine edilmesi rejim değişikliğini mi tetikler yoksa milliyetçi reaksiyonu mu tetikler, bu konuda ABD’nin gizli bir bildiği yoksa, cevabımız sonucun Venezuela’dan çok farklı olacağı şeklinde.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD, İran’ın bugün ve gelecekte nükleer eşikte bir ülke olmasına müsaade etmiyor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugüne kadar ABD’nin gerçek istediğinin İran nükleer programını (uranyum zenginleştirme hakkının kısıtlanması da dahil) tamamen sınırlayacak ve İran’ın gelecekteki opsiyonlarını kapatacak bir anlaşma elde etmek olduğuna inanıldı. 12 Gün savaşına ABD bu yüzden dahil oldu ve İran’ın nükleer ve balistik kapasitesi ile ilgili kendisinin beklentisinin ne olduğu mesajını çok doğrudan verdi. Bu konunun İsrail’e havale edilmeyeceğini, artık ABD’nin İran’a yönelik bir operasyonu sorunsuz yapabilecek konvansiyonel kabiliyetlere sahip olduğu ve eğer İran dize gelmez, bu konularda teslim olmazsa operasyonun yeniden mümkün olduğu söylenmiş oldu. Sorun şu ki; İran’daki rejim 12 Gün Savaşına kadar devam ettirdiği taktik ve stratejilerin işe yaramadığını biliyor ama balistik füzeleri ve nükleer hakları konusunda bu ortamda teslim olmayı da akıllıca bulmuyor. İran, hala elinde, bölgeye karşı kullanabileceği cezalandırma araçları olduğunu ve en azından kayba tek başına katlanmak yerine başkalarını da döverek kaybetmeyi tercih edebileceği mesajı veriyor. Bu sadece devrimin meşruiyeti veya ulusal onur ile ilgili bir tercih değil; İran ilk operasyon ile her şeyi kaybetmedi, İsrail ile dövüşmesinde de her şeyi kaybetmedi. Dolayısıyla özellikle bölge yeni dengeler üzerinde kurulurken, konuşabildiği aktörlerle konuşup, sınırlı bir biçimde nefesini gelecekte varlık alanı inşa etmeye harcamaya adamış görünüyor. Elindeki kritik bilgi ve network desteği düşünüldüğünde, Irak, Lübnan ve Suriye’de taşlar yeni yeni yerine oturuyorken, İran bölge ülkeleri ile yeni bir diyalog hattı kurmayı pekâlâ deneyecektir. Pek çok bölge ülkesi için, bu tür bir İran, ABD ile mücadele için tırnaklarını çıkartıp, bölgeyi karıştırmaya çalışacak İran’dan daha yeğdir. Bu yüzden bölge ülkeleri ve Türkiye, son dakikaya kadar ABD’nin İran’ı tekrar vurmaması için uğraşacaklar. Fakat ABD, Ortadoğu’da kimi aktörlere keskin sınırlar çizmek konusunda kararlı, çünkü bunu yapma kapasitesi var. Bazı opsiyonlara/ savunma paktlarına izin vermekle beraber, İsrail’in nükleer belirsizliği ile ilgili statünün değişmesini ve bölgede yeni nükleer silahlı ya da nükleer eşikte devlet (balistik füze kapasitesi de bu eşikte olma halinin bir parçası) istemiyor.&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 30 Jan 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Libya'da nereden nereye]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/libyada-nereden-nereye/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/libyada-nereden-nereye/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ziyaret şaşırtıcı değil ama önemli. 2019’dan bugüne Türkiye açık bir şekilde uluslararası toplum/BM tarafından tanınan şimdiki ismi ile MBH’yi (Milli Birlik Hükümeti’ni) desteklemeye devam ediyor. Libya iç savaşı burada çok kalabalık bir mücadele başlatmış, bu mücadelenin kimi tarafları Libya sahasını Türkiye’nin varlığını kısıtlamak için bir fırsat olarak görmüştü. Libya’daki mücadele 2015 sonrası hızlanan Doğu Akdeniz’deki büyük güç mücadelesiyle de yakından ilgiliydi. Yani Ankara’nın önünde 2016-2019 arası merkezinde Kıbrıs’ın, Suriye’nin, Libya’nın bir üçgen gibi oturduğu çözülmez bir kördüğüm vardı. Kördüğümün farklı farklı sebeplerle Yunanistan, GKRY üzerinden Avrupalılar ve İsrail tarafından kullanıldığını hepimiz hatırlıyoruz. 2019’da Ankara, Trablus Hükümeti ile yaptığı Deniz Yetki Alanları Anlaşması ile bu kördüğümü çözmeyip kesmeyi tercih etti. Aynı tarihte Trablus Hükümeti ile bir Savunma Mutabakatına da varıldı. Bu iki hamle Türkiye’nin sivil-askeri varlığıyla da birleşince Libya iç savaşının yönü değişti. 2020’de ateşkese varıldı ve Libya’nın birliğine yönelik ilerleme kaydetme niyeti taraflarca beyan edildi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Libya eskisi kadar kalabalık değil ama Ankara-Trablus ilişkisi hala önemli&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;O günden bugüne Libya sahası eskisi kadar kalabalık değil. Rusya, Ukrayna ile meşgul, BAE Sudan ile meşgul, BAE’nin arkasından etkili olmaya çalışan İsrail, Gazze-Ortadoğu mücadeleleriyle uğraşıyor ve Mısır, başta Gazze olmak üzere doğusunda, güneyinde çatışmalarla çevrilmiş durumda. GKRY, İsrail’e verdikleri dolaylı/doğrudan destek yüzünden arzu ettiklerinden daha çok Gazze savaşına bulaştılar. AB/Avrupalıların ileride alacakları tutumla ya da bu konuda yaşayacakları bölünmeyle birlikte hareket serbestlikleri iyice azalabilir. Bugünün konjonktüründe, Ankara, Libya’daki en anahtar nitelikteki aktör olarak kalmış durumda. 2020’den bu noktaya gelinirken Ankara, amacının Libya’da birlik olduğunu tek bayrak-tek ordu vurgusuyla söylemeye devam etti. 2025’e geldiğimizde Türkiye’nin anahtar rolü daha belirginleşmiş, temel güvenlik sağlayıcısı olarak ortaya çıkmış duruyor. Ama Libya’da tam arzu edilen birlik sağlanabilmiş değil ve bunun tek nedeni Doğu ve Batı arasındaki bölünme de değil. Trablus içinde rekabet devam ediyor, geçtiğimiz mayıs ayında RADA lideri el-Kikli’nin öldürülmesi sonrası milisler arası çatışma gibi tarif edilebilecek, ama bunun ötesinde istikrarsızlık potansiyeli bulunan gelişmeler yaşanmıştı. Dibeybe Hükümet’in karşı karşıya kaldığı rekabeti, bir zamanlar hükümetin farklı bakanlıkları arasında süren rekabeti yatıştırmak ve gelecekte beklenen değişim dönüşüm anında gerçek bir siyasi aktör olarak çıkmak istiyor. O nedenle kazanmak istediği kalp, Ankara’nın kalbi. Temmuz ayının 10’unda Ankara ile Trablus Hükümeti, Libya savunma bakanının Türkiye ziyareti sırasında bir güvenlik işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşmaya göre iki taraf birbirlerine askeri eğitim, teknik ve lojistik yardım konusunda destek olacak. Dibeybe, bu anlaşma ile milisler başkentte cirit atmak isterken Ankara’nın kendisine desteğinin devam ettiği mesajını verdi. Daha sonra çok kritik bir zirve için İstanbul’a uçtu ve Türkiye ve İtalyan başkanları ile üçlü bir Akdeniz zirvesi yaptı. Bu zirve Ankara için, kendi Doğu Akdeniz vizyonuna bir Avrupalı, Akdenizli bir Avrupalı ortak bulduğunu gösterme fırsatıdı; Dibeybe ise Libya’nın batısında kendini tüm rekabete rağmen Türkiye ve İtalya ile konuşup müzakere edecek bir aktör haline getirdi. Ankara’nın mesajı açık: Trablus’ta istikrar istiyor. Dolayısıyla TCG Kınalıada’nın Trablus limanına demirlemesi kimseyi şaşırtmadı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;TCG Kınalıada Bingazi’de&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şaşırtıcı ziyaret, TCG Kınalıada’nın Bingaziye’de uğraması. Bu sırada MİT müsteşarı Kalın, Halife Hafter ve oğlu Saddam Hafter ile görüşüyordu. Hafter, savaş esnasında Libya Ulusal Ordu’sunun başkomutanıydı ve Libya’nın doğusunu da Meclisin de desteğiyle, kontrol altında tutuyordu. Temel başarısı arkasındaki destek (Rusya, Fransa, BAE/İsrail, Mısır) zayıfladıktan sonra kontrolü hala kaybetmemiş olması. Ancak geleceğin belirsizliklerinin ve Dibeybe’nin Ankara’ya yakın oynadığının farkında. Libya birliği ile ilgili kilit önemde anlar gelip çattığında şansını kaybetmek istemiyor. Libya iç savaşında çok kan döküldüğü, çok fazla vekalet savaşına bulaşıldığı için bu mirası omuzlarda taşımak da bir ağırlık yaratıyor. O nedenle Hafter bir süredir bir tür dönüşüm fırsatı yakalamak derdinde. Bir yandan oğlunu kendisinin yerine Ulusal Ordu’nun komutanı olarak atadı. Oğul Hafter, atanır atanmaz IDEF vesilesiyle geldiği Türkiye’de Savunma Bakanı Yaşar Güler ile görüştü ve savunma sanayi konusunda Ankara’nın müşterisi ve ortağı olmakla ilgilendiğini gösterdi. Sonrasında da Bingazi Limanında TCG Kınalıada’yı bizzat karşıladı ve Kalın’ın kabulünde bulundu. Tablo çok şey anlatıyor. Hafter, ayrıca, bir süredir 2019 Türkiye-Libya Anlaşmasının Bingazi yani Meclis tarafından da tanınabileceği mesajlarını veriyor. Meclis, temmuz ayında bu amaçla bir komisyon oluşturdu. Türkiye, bir taşla iki kuş vurmaya doğru gidiyor. Bir yandan eğer Bingazi, 2019 Anlaşmasını tanırsa, Anlaşmanın meşruiyeti son derece kuvvetlenmiş olacak. Mısır’ın bu konudaki itirazlarının sesinin iyice kısılmasından Kahire’nin Hafter’i/Meclis’i ya kendi haline bıraktığını ya da yeşil ışık yaktığını anlıyoruz. Eğer Bingazi, Trablus gibi 2019 Anlaşmasını tanırsa, bu adım Libya’nın birliğine giden en önemli adımlardan biri olacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Libya, Doğu Akdeniz nedeniyle tabi ki çok önemli bir alan Ankara için. Fakat esas önemi Afrika (özellikle de Kuzey ve Doğu Afrika) stratejileri için Türkiye adına bir mihenk taşı olması. Bu taş, yani Türkiye’nin cebinde tuttuğu Afrika taşı giderek parlak ve önemli hale gelecek diye düşünüyorum. Ortadoğu daha uzun süre kaynamaya ve çatırdama devam edecek, kolay kolay yatışmayacak. Avrupalıların istikrar beklentisi/ herkes bir şey kapmadan bir şey kapma, fırsatı kaçırmama beklentisi de Kuzey Afrika hattı başta olmak üzere Afrika’ya doğru kayacak. Bu çerçevede Türkiye’nin Afrika’daki varlığı, Doğu Akdeniz stratejisinin ötesinde kendi başına büyük bir artı haline gelebilir. Meloni ile gerçekleşen mini zirveyi takiben TCG Anadolu’nun Trablus ve Bingazi’de misafir edilmesi bize bu yolda büyük ümit veriyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 29 Aug 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Fidan'ın Washington ziyareti ve Türk-Amerikan ilişkilerinde mevcut iklim]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/fidanin-washington-ziyareti-ve-turk-amerikan-iliskilerinde-mevcut-iklim/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/fidanin-washington-ziyareti-ve-turk-amerikan-iliskilerinde-mevcut-iklim/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Fidan-Rubio görüşmesi sonrası Rubio’nun sosyal medya paylaşımı dışında ikili bir açıklama yapmadı ama paylaşım da ziyareti çevreleyen atmosfer de gayet sıcak bir ilişki ikliminin habercisi. Bu iki açıdan son derece önemli:&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rubio’nun mesajı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle Türkiye İran veya İsrail gibi revizyonist aktörlerin yayılımcı politikalarının birbirlerine karşı cesaretlendirilmesini istemiyordu, dolayısıyla dengeyi hep bir revizyonizme karşı diğer revizyonizmin desteklenmesinin ötesinde tanımlıyordu. ABD’nin bu bakış açısına yaklaşması her zaman Ankara’nın şansını artırır, maliyetini azaltır. Elbette, Ankara-Washington arasında oluşan ılıman iklimin Washington’un nihai kararı olduğunu düşünmek için daha erken, ama bu iklim ve verilen mesajlar ABD’nin Türkiye’nin temsil ettiği denge anlayışını yadsımadığını, Ankara ile anlaşmaya kapıları kapatmadığını gösteriyor. Rubio’nun mesajında güney Kafkasya yani Azerbaycan-Ermenistan barışı ve Suriye’de yeni yönetimin desteklenmesi özellikle bahsedilen hatlar. Bu hatların İran’ı sıkıştırma hatları olduğu da saklanmamış. Bu arada İran destekli grup ve milislerin özellikle sessiz kaldığı bir dönemdeyiz. Bazı denemeler, nabız yoklamaları vuku bulsa da İran ABD ile anlaşma şansını kaçırmak istemiyor. Nitekim Trump’ın BAE aracılığıyla Tahran’a gönderdiği iki aylık ültimatomu içerdiği söylenen mektuba karşı Tahran’ın cevabı “görüşmek istiyoruz” oldu. Bu arada ABD’li yetkililer İran’ın nükleer silaha giden yolda ne kadar ilerlediğini aktaran raporlar yayınlamaya devam ediyorlar. Tahran bu kadar ilerleyip, silah eşiğinde duruyorsa, ABD de İran’ın nükleer silah geliştirmesini istemiyorsa, taraflar neden anlaşamıyor diye sorulabilir. Bu sorunun cevabı Trump’ın “nükleer silah olmayacak” dışındaki taleplerinden kaynaklanıyor büyük ihtimalle. Bu taleplerin bugün ne olduğunu net olarak bilmiyoruz, ama 2017’de Trump nükleer anlaşmayı yırtıp attığında Tahran’dan ne talep ettiğini biliyorduk. O gün kabul edilmez gibi görünen, İran’ın vekil varlığının çekilmesi/sınırlanması bugün için bir gerçek. İran, çeşitli cephelerde vekilleri aracılığıyla sürdürdüğü savaşta kayıpta, o nedenle de cephelerle arasına mesafe koymuş durumda. Ama 2017’de vazgeçmesi istenen füze varlığı, İran hava savunma sisteminin tüm açık gediklerine rağmen korunmuş görünüyor. Washington’da Signal üzerinden yapılan yazışmalarla Yemen’e atılan bombaların İran’a mesaj olduğu kabul edilmişken, yüzlerce savaş başlığı ve füzelerin bulunduğu yeraltı geçitlerinin uluslararası basına İran tarafından servis edilmesinin bir nedeni var. Çok sıkışmış olsak da müzakereler bedavaya yapılmayacak diyor olabilirler veya füzelerimizden vaz geçmeyeceğiz diyor olabilirler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin dengesi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mesaj bu minvaldeyken ABD’nin İran politikası Tahran’ı dengelemenin sert ve yumuşak hallerinden vazgeçmiyor. Bizi ilgilendiren kısmı şu: Trump, Gazze kararını açıklayıp, Netanyahu’nun sırtını sıvazladığında Ortadoğu’da İsrail merkezli bir İran karşıtı eksene “evet” demiş gibi oldu. Bu Netanyahu hükümetini sadece Batı Şeria’da ve Gazze’de değil, Suriye’de de cesaretlendirdi. Daha sonra Suriye’de Lazkiye merkezli yaşanan gelişmeler İsrail’in ve İran’ın birbirini kullanabileceğini de gösterdi. ABD’nin zihnindeki ideal bölge dengesi için uygun atmosferden de hızla uzaklaşılma riski belirdi. ABD, İsrail-Türkiye kapışmasını istemiyor görünüyor. Mesele sadece ABD’nin zihninde olan İsrail-Türkiye, İsrail-Azerbaycan İbrahim Anlaşmaları sitili bir yakınlaşmadan uzaklaşılması meselesi değil. Türkiye büyük bir konvansiyonel güç, Karadeniz ve Avrupa dengeleri için de bu güç önemli. Çok fazla yıpranmamalı, caydırıcılığı ABD müttefikleri arasındaki itiş kakış test edilmemeli ama ayrıca çok büyük bir konvansiyonel güç ve herhangi bir üçüncü aktörle yaşanabilecek konvansiyonel çatışmanın sonucunun ne olabileceğini kimse bilemez. Bu tür bir kapışmayı cesaretlendirecek bir adım atmanın stratejik hata olabileceği bir zeminde Trump’ın Gazze kararını dengeleyecek adımları atmak gerektiğini fark etmiş gibi ABD yönetimi. Bu nedenle Gazze kararından dönülmemesine rağmen Suriye&#039;de İsrail merkezli bir bölünme üzerinden İran’ı dengelemekten ziyade Türkiye merkezli Şam’ın toparlanması üzerinden İran’ın sınırlandırılmasına kayılmış görünüyor. Bu kayış, PYD’nin İsrail’in aracı olarak istikrarsızlık üretmesini de engelleyeceğinden Türkiye açısından olumlu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;F-35 meselesi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump yönetimi Ankara’nın beklediği üzere Türkiye’yi bölgesel dengeleri tutucu bir aktör olarak gördüğünü hissettiren mesajlar veriyor. Nitekim ziyaret sürerken Sudan’da yaşanan gelişmeler denge-tutucu rolün sadece Ortadoğu’nun küçük bir alanıyla sınırlı olmadığını Afrika Boynuzu-Körfez hattını kapsadığını da gösterdi. Bu çerçevede Türkiye’nin dengeleyici- caydırıcı kapasitesinin gücü son derece önemli. Ankara, bu konuda bir yeniden inşaya muhtaç değil, savunma sanayi konusunda büyük yatırımları ve büyük umutları var. Rusya-Ukrayna savaşı Karadeniz-Avrupa hattında Ankara’nın güvenlik/caydırıcılık sağlayıcı rolünü ön plana çıkartmaya başladığından beri Türkiye-ABD ilişkilerinde savunma sektöründe iş birliğinin gelişmesini -hatta teknoloji transferini bekliyorduk. Biden döneminde beklentiler, bu alandaki ikili iş birliğinin NATO’nun güçlendirilmesi çerçevesinde gerçekleşmesiydi. Trump, NATO’nun güçlendirilmesi ile ilgili bir motivasyona sahip görünmüyor, işi Avrupalılara havale etti ama Türkiye ile savunma sanayi dahilinde ilişkinin ilerletilmesi hususunda motivasyon hala güçlü. Bunu masada F35 projesi olmasından anlıyoruz. Trump, Avrupa ve Avrupalılığa saldırdığında Avrupa’yı dönüştürmeyi ummuyordu, karşılığında Avrupa bürokrasisinin ve büyük çoğunluğuyla seçilmiş liderlerinin direndiğini görüyoruz. Bu direnişte Trump/Vance’ın kimi zaman akıl almazlık sınırlarında dolaşan Grönland yorumlarının da katkısı var. Her halükârda Avrupa bir yola girmiş gözüküyor. Bu yolun şimdilik hangi yönde ilerleyeceği tam net değil: Belli başlı lokomotif ülkelerin (Fransa, İtalya, Almanya, İsveç vb) savunma teknolojisi paylaşımı altında ortak üretim ve koordinasyon mu güçlenecek -ki oluşturulan Avrupa savunma fonu buna işaret ediyor- ama içeride yük paylaşımını kolay kolay sağlayamayacak üye de çok- ayrıca böyle yeni bir Avrupa pazarının oluşması lokomotif ülkelerin Pazar payındaki dengeyi de bozabilir. Yoksa nükleer silahlanma seçeneği dahil Avrupalı devletler kendi stratejik otonomilerini mi güçlendirecek, ya da Türkiye, Norveç, İngiltere, Kanada, ABD’nin bazı aşamalarına dahil olduğu, bazı aşamalarında olmadığı çok katmanlı ve çoklu gönüllüler koalisyonu mu ile işe devam edilecek. Her durumda ABD’nin kısa dönemde Avrupa savunma sanayi pazarında bir kaybı olacağını düşünebiliriz. Yani stratejik nedenler kadar pazar merkezli nedenler de CAATSA gibi engellerin ortadan kalkabileceğini, F16 modernizasyonu ve F35 projesine Türkiye’nin yeniden katılımı gibi seçeneklerin önünün açılabileceğini bize söylüyor.&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 28 Mar 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ukrayna savaşında seneyi devriye]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ukrayna-savasinda-seneyi-devriye/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ukrayna-savasinda-seneyi-devriye/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu yıl, savaşta 3 yıl geride bırakıldı, pek çok eşik aşıldı ve gidişat tarafların bir tür ateşkes ve çatışmasızlığa doğru gittiğini gösteriyor ama yukarıda bahsettiğimiz bilançoyu çıkartırken artık daha rahatız. Saha önemini kısmen yitirdi, sahada kaybetmemek siyasi bir sonuç tam olarak üretemedi, hatta kayıpların ağırlığını bugün için artırıyor. Yine de sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim; Ukrayna’da sıcak çatışmaları durduracak inisiyatif ve gelişmeler önemlidir zira bu savaş niyet edildiğinden daha tehlikeli bir savaş oldu, küresel sisteme yanlış mesajlar verilmesine neden oldu. Bir an önce bitmesi ve uluslararası düzenin işler hale gelmesi, Ukrayna’nın akıbeti sistem adına istenmeyen mesajlar verse de muhtemelen çatışmasızlığın sağlanması üzerinden tüm taraflar ve kolaylaştırıcılar arasında diyaloğun kurulması elbette çok önemli. Türkiye’nin bu noktada gerçek bir katkısı olabilir ve bu yazı yazılırken devam eden İstanbul görüşmesi de bunu gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna sahası öğreticiydi&amp;hellip;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu savaş, öncelikle direniş için örgütlenen ve savaş yapma kafasını modern savaş tekniği ile biçimlendiren bir küçük gücün, kendisinden daha üstün konvansiyonel güce karşı direnebileceğini gösterdi. Ancak bu direnişin yeterli olmadığı da görüldü. Bugün Ukrayna direnişinin neden kazanmak için yeterli olmadığı uzmanlar arasında tartışılıyor. Kimi, Rusya’nın Donbass bölgesi zaten Rus etki alanı olduğu için savunmanın avantajını kullanabildiğini söylüyor. Ayrıca Rusya’nın direniş ve savunmayı saldırı ekseninde sürdürebilme kapasitesi de yabana atılmamalı. Kuzey Kore askerlerini ölmeleri için Kursk’a yığmaktan tutun- ki Kursk’taki Nükleer Reaktörün Ukraynalıların kontrolüne geçmesi de önlendi- uluslararası sistemin, petrol, gaz, nükleer yakıt ticaretinin hala parçası olup, savaş ekonomisini döndürmeyi başarmaya Rusya’nın direnme ve kayıplara aldırmayıp sonuca odaklanma kapasitesi bu savaş çerçevesinde son derece önemliydi. Rusya’nın kayıpları önemsemeyip sonuca odaklanması açısından elini kolaylaştıran kritik hususlara uzmanlar dikkat çekiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle Ukrayna direnişinin örgütlenmesi, milliyetçi ruhu ve kazanmaya inanması takdire şayan ama bu savaş Ukrayna açısından bir direniş savaşı olsa da bir tür yarı vekalet harbiydi, etki alanları paylaşım savaşının bir uzantısıydı. Yani Ukrayna kendi kaynaklarının ötesinde bir kaynak ve mühimmat kullanma şansına sahip oldu. Ukrayna harbi savaşan unsur için yarı vekalet harbi içerisinde hareket etmenin ne kadar zor olduğunu da bize gösterdi. Her ne kadar Ukrayna mühimmat ve istihbarat aldıysa da bunların zamanında ve kesintisiz bir tırmandırma içerisinde sağlanmasında zorluk yaşandı. Avrupa mühimmatın kesintisiz temininde zorlanmanın ötesinde Avrupa ve ABD menşeili silahların Ukrayna harbinde Rusya’yı vurmak için kullanılması üzerine Moskova ile burun buruna kalma riskini aldılar. Bu risk, savaş esnasında göze alınan bir riskti ama gerçekleşseydi riskin çok ötesinde bir zarar hem Batı hem de Rusya için söz konusu olurdu. Batı, harp içinde Rusya ile karşı karşıya kalma eşiğini aştı ve düşürdü; Rusya da nükleer silahlarını kullanma eşiğini düşürdü. Taraflar için gidecek daha fazla bir alan, düşürecek daha fazla eşik kalmadığında, Rus direnişi sağlam, Ukrayna direnişi yerli yerinde ama savaşı kazanamaz halde olduğunda savaşın bir çıkmaza girdiği, bu çıkmazda da Rusya’nın kazançlı çıktığı anlaşılıyordu. Trump’ın reel politik saiklerle düşünüp kar-zarar hesabı üzerinden artık ABD’yi bu savaşın risk ve yükünden kurtaracağı da hesaplanıyordu. Hesaplanmayan Trump’ın revizyonizmi yüceltir biçimde savaştan çekilme sinyali vermesi ve bu noktada ABD’ye kar devşirecek bir yol tutmasıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Savaşın galibi kim?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün savaşın en büyük galibi olarak Ruslardan önce ABD’nin sayılması Trumpizmin algı düzeyinde ve sahada işe yaradığını gösteriyor. Öncelikle Ukrayna savaşı özelinde Washington savaş amaçlarına ulaşmış gözüküyor. Rusya, savaş esnasında yoruldu, yıpratıldı ve kırılganlıkları görünür hale geldi. Gerçi bu savaş Batı Dünyasının da kırılganlıklarını görünür hale getirdi ama ABD, hem Rusya-Ukrayna barış inisiyatifinin öncüsü olarak hem de Ukrayna ve tam görünmese de Rusya üzerinde caydırıcı ve zorlayıcı güç kullanan taraf olarak tüm başarısızlıklarından sıyrılmayı ve kırılganlıkların yegâne adresi olarak Avrupa’yı ortada bırakmayı başardı. Rusya, Avrupa jeopolitiğinde hem stratejik gerçek hem de siyaset üzerinden sınırlandı. Onlarca yılın tarafsız ülkeleri NATO’ya katıldılar, Avrupalılar Rusya’yı tehdit olarak ilan etti ve savunmaya, silahlanmaya daha çok harcamak konusunda karar verdiler. Bu arada Rusya ile işbirliği, diyalog ve tansiyon düşürme kapısı Avrupalılar için adeta kapandı. Avrupa, kendi savunma ve caydırıcılığını NATO haricinde sağlamakta zorlandığından ABD karşısında Trump’ın salacağı “sizi terk ediyoruz” korkusu karşısında savunmasız kaldı. Bu korkunun yarattığı atmosferde nasıl Ukrayna savaşını sürdüreceğiz gibi manasız bir gündem maddesi üzerinden konuşup dururlarken Trump, Avrupa’dan ithal mallara %25 gümrük vergisi getirmeyi başardı. Avrupa pazarı için hala lüks markalaşmış üretim önemli bir gelir kapısı. Bu kapıyı Trump’ın nasıl dümdüz etmeye yeltendiğini anlamak için ABD tüketicisinin Avrupa mallarına nasıl düşkün olduğunu bilmek gerek. Bu arada ABD, Rusya ile konuşabilen, Avrupa güvenliğini de etkileyecek konularda (örneğin silahsızlanmanın geleceği, örneğin Arktika stratejileri, örneğin değerli maden pazarı vb) Rusya ile doğrudan pazarlık yapabilecek Küresel Batı’nın merkezi olarak kaldı. Böylece hem Avrupalıların Rusya ile girebilecekleri ilişkinin getireceği rahatsız edici, pazarlık gücünü düşürücü bir faktörden kurtuldu, hem ABD karşısında Rusya-Avrupa-Çin yumuşak dengeleme potansiyelini bozdu, hem de Ukrayna’da yapabildikleri üzerinden Avrupa liberal değerlerini ve aktörlerini aşağılama şansına sahip oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna-ABD Değerli Maden Anlaşması ne anlama geliyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm bunlar aslında yeterine yüksek kazanç ama Trump yönetimi bununla yetinmeyip ABD’nin bulaştığı her savaşın bir geri ödeme günü olduğunu hatırlatarak ABD müesses nizamı Demokrat Parti’nin bundan sonra girişebileceği tüm liberal yayılmacılık hamlelerini durdurdu. Trumpizm liberal yayılmacılığın yerine gerçek yayılmacılığı koyuyor. Ukrayna ile yapılan (siz bu yazıyı okurken muhtemelen imzası atılacak olan) değerli madenler anlaşması bunun en net örneği. ABD, Rusya ile savaşı durdurmayı Ukrayna adına faturalandırıyor. Böylece ABD vatandaşını dünyanın bir yerlerinde savaş ile meşgul etmeyi de faturalandırmış oluyor. Olayı sadece Ukrayna değerli madenlerinin gerçek değeri üzerinden ölçüp biçenler, Trump’in iyi veya kötü bir anlaşma yaptığını söyleyenler bu yüzden yanılıyor. Maddi getirisini- ki mutlaka bir getirisi olacak- aşan bir siyasal mesaj taşıyor Ukrayna-ABD anlaşması: Trump’ın zor kullanma politikasının işe yaradığını ve ABD vatandaşının cebinden çıkan her bir doların karşılığı olarak uluslararası kamuoyunun ya da şimdilik kaybedenlerin 10 dolar, 20 dolar, 100 dolar ödemek zorunda olduğunu gösteriyor. Zelensky Hükümeti çok zayıf, Ukrayna çok zayıf ve hem Rusya hem ABD’ye direnemezler. Zelensky Hükümeti son ana kadar güvenlik garantisine benzer bir şey elde etmek için çabalayacak görünüyor ama şimdilik elde edilen ABD’nin firmalarının varlığının sağlayacağı caydırıcılık iddiası. Afganistan’dan çekilirken tercümanları geride bırakan ABD’ye firmaların varlığı üzerinden ne kadar güvenilebilir o ayrı bir konu. Ki bu ABD tek kuruşunun pazarlığını dahi Rusya ile yapabiliyor nasıl olsa.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna savaşı göründüğünden daha tehlikeli bir savaş oldu, biterse hepimiz bir rahat nefes alabiliriz ama Ukrayna’nın kayıpları, nasıl ve neden kaybettiği göğsümüze, uluslararası sistemin göğsüne bir kaya gibi oturacak.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 28 Feb 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İsrail- Hizbullah Çatışması: 2. Sahne]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/israil-hizbullah-catismasi-2-sahne/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/israil-hizbullah-catismasi-2-sahne/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ama bu öyle bir perde ki kimse açılmasını istediğini, istiyorsa bile açık açık ifade edemiyor. Teşbihi bir yana bırakalım, İsrail’in Lübnan’a yönelik bir kara operasyonundan bahsediyoruz. Böyle bir şey gerçekleşirse İsrail, ikinci cepheyi resmen açmış olacak. Aslında ikinci cephenin hayaleti hemen 7 Ekim saldırılarının akabinde yüzünü göstermiş, Hizbullah İsrail’in kuzeyinde Gazze savaşının bitmesi için caydırıcı güç olarak düşük yoğunluklu bir mücadele başlatmıştı. O andan itibaren Lübnan’ın güneyi, İsrail’in kuzeyi bu düşük yoğunluklu çatışmaların sahası olmuş, insanlar evlerini terk etmek zorunda kalmış, iki tarafın birbirini kısa menzilli kapasitelerle vurması günlük bir olay haline gelmişti. Hatırlanacaktır; Hizbullah, İsrail’e yönelik füze saldırılarını durdurmasını Gazze’de ateşkes şartına bağlamıştı, yani amaç gerçekleşmese bile – ki gerçekleşmedi- hem Filistin mücadelesinin bir parçası olmayı başarmıştı, hem de İsrail’in iki-üç cepheli savaş tehdidi altında sınırlılıkları olduğunu, bu sınırlılıkların özünde İsrail-İran çatışmasına el yükseltmenin kimse tarafından -İsrail destekçileri tarafından da- istenmemesi olduğunu dosta-düşmana göstermişti. Gazze savaşında işler iyi gitmediği sürece bu tablo İsrail için bir dar boğaz demek ve Netanyahu hükümeti uzun bir süredir bu darboğazdan kurtulmak için çok cepheli bir savaş başlatmaya hazır olduğunu kendisini destekleyen hükümetlere, herkesten çok ABD’ye anlatmaya çalışıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Lübnan’da sil baştan işgal mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada İsrail-Hizbullah çatışması iki şeyi temsil ediyor: İlki İsrail’in Lübnan üzerinde kontrol alanını genişletmesi. Lübnan’daki Hizbullah mevzilerine yönelik uzaktan hava operasyonunu ya da füze saldırısını aşan eylemlerin zaten en sınırlı hedefi, Hizbullah’ı İsrail’in kuzeyi için doğrudan tehdit teşkil ettiği yerlerden çıkarmak. Netanyahu, Lübnan’a kuvvet kaydırılması ile ilgili haberler yayınlandığında, nihai hedefin İsrail’in kuzeyine İsraillilerin tekrar dönmesini sağlayacak güvenlik koşullarının tesis edilmesi olarak duyurmuştu. Ancak bu sınırlı hedefin kısmen bir işgal başlatmadan gerçekleşmesi zor görüldüğünden Lübnan işgalinin sınırları tartışılmaya başlandı. İsrail, sanki Hizbullah’ın operatif kapasitesini çökertmek gibi maksimalist bir amaç güdüyor. Bu arada Hizbullah’ın kullanabileceği Lübnan alt yapısını da çökerterek Hizbullah ile siyasi ilişkiyi ister istemez girmiş rejim ve aktörlerin sonunu bölgeye gösterip bir küçük ders vermek de istiyor. Tabi İsraillilerin tarihi tam olarak nereden okuduklarını anlamak zor. Zira Hizbullah, bugünkü Hizbullah halini alabilmişse bunun en önemli nedeni Lübnan’da İsrail’e karşı mücadele eden en baştaki aktör olmasıdır. Hizbullah’ın İran’ın vekili haline geldiği süreç içinse ABD’nin Irak-Suriye-İran politikalarının etkisine bakmak gerekir. Zaten bu tarihi süreci hatırlayanlar, İsrail şu anda -son gerçekleştirdiği operasyonlar nedeniyle psikolojik üstünlüğe sahip olsa bile- Hizbullah defterinin İsrail adına kapatılmasını çok mümkün görmüyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zamanlama uygun diyenler&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama zamanın uygun olduğunu düşünenler de var. Bilindiği üzere İsrail geçtiğimiz haftalarda Hizbullah üyelerinin kullandığı telsiz ve çağrı cihazlarını patlattığı iki ayrı saldırı düzenledi. Ayrıca Hizbullah mevzilerine yönelik yoğun füze saldırısı da gerçekleşti. Hizbullah operatif komutasının çok sayıda üst düzey ismi bu saldırılarla bertaraf edilmiş görünüyor. İsrail’in Hizbullah’a yönelik, sizin operatif gücünüzü evinizde yok edebilirim mesajı iyi düşünülmüş, iyi planlanmış bir eylemin sonucu. Bu tür bir eylemin hiç olmadığı kadar bir kara operasyonunu haber verdiğini, bir anlamda eski İsrail imajını yeniden canlandırdığı görülüyor. Zaten İsrail kamuoyu yoklamaları da bunu gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde Haaretz’de çıkan bir haber Netanyahu ve koalisyonunun Gazze savaşı gündemdeyken puan kaybettiğini, Hizbullah ile mücadele gündemdeyken puan kazandığını gösteriyor. Yani Netanyahu’nun savaşı Lübnan’a taşımak için stratejik sebeplerin dışında da nedenleri var. Bu konuda ABD’yi de ikna etmek ve etmemek arasında salınıyor gözüküyor. Biden yönetimi Gazze’de bir ateşkes istiyordu. Hizbullah eylem-eylemsizlik kararlarını (Nasrallah’ın ünlü intikam-missileme konuşmaları haricinde) Gazze’de ateşkese bağladı ama Gazze’de ateşkes yakın değil. Bu nedenle eğer İsrail yönetimi başaracaksa Biden yönetimi Lübnan’da Hizbullah’ın sınırlandırılmasını tercih edebilir. Hizbullah’ın kendini İsrail saldırılarına karşı tutması stratejik sabrın adeta Nirvana seviyesinde gezinmesi acaba kapasite veya niyet eksikliği mi yaşıyorlar sorusunun sorulmasına neden oluyor. İran cumhurbaşkanının son açıklamaları da bu konuda şüpheleri arttırdı. Ben kapasite ve niyet eksikliği yaşadıklarını düşünmüyorum ama sonuçta Hizbullah bir bölgesel silahlı örgüt, hegemonik güç, büyük güç filan değil. Misilleme ve tırmanma seçeneklerinin olduğu bir oyunda dikkatli hareket etmek ve caydırıcılık için ellerinde inşa ettikleri kapasiteleri heba etmemek zorundalar. Bu yüzden Lübnan bir direniş sahası olarak sadece kalabilir, belki de beklenen misilleme bambaşka bir yerde gelir. Hizbullah’ın düşünmesi gereken caydırıcılık çökerse, direnişin İsrail için bedel artırıcı bir hale gelmesini sağlamak. Yani, İsrail’e daha önceki Lübnan deneyimlerini tekrar yaşatmak. Ancak henüz caydırıcılık çökmemişken, bakılan adres İran.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tırmanma korkusu hala devrede&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada İsrail-Hizbullah çatışması iki şeyi temsil ediyor dedik; ikincisi İran-İsrail hesaplaşmasında bir ara durak Hizbullah. İsrail, İran’ın vekalet savaşı taktiğinin tam olarak sökmediği algısını oluşturabilirse bugüne kadar kayıplar içerisinde sürdürdüğü savaşı toparlayabileceğini, işi İran’ı vurmaya götürmediğinden ABD’nin/Batı’nın onayını alabileceğini düşünüyor. Gerçekten de ABD, yeşil olmasa da sarı ışık yakmış görünüyordu Çarşamba akşamına kadar. Çarşamba akşamı bir grup Batılı müttefikle birlikte 21 günlük ateşkes önerdiler. Perşembe sabahı öneri Netanyahu tarafından reddedildi gerçi ama ABD ve Batılıları korkutanın İsrail-İran çatışmasına doğru evrilecek bir krizin Rusya dahil rakipleri başka manevralar yapmaya itebilme riski. Lübnan öngörüldüğü kadar bir çatışma balonu olarak kalmayabilir diye arkadan arkaya korkuluyor. Başta da bahsettik, perde daha açılmadı, kımıl kımıl kımıldanıyor gözlerimizin önünde. Açılmasın diye bağıranlar var, açılırsa kapatamayız diye uyaranlar var. Belki de açılırsa sahneye konulan oyun bizi şok edecek. Göreceğiz ve yine değerlendireceğiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 27 Sep 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Savaşın ilk ayı dolarken]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/savasin-ilk-ayi-dolarken/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/savasin-ilk-ayi-dolarken/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Neredeyiz özetleyelim. Öncelikle bu son ateşkes arayışının bazı bölgesel devletlerin (Pakistan, Mısır, Türkiye) arabuluculuğunun bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Umman da arabulucu ruhunu hiç bırakmadı. Arabuluculuğu resmi ya da resmi olmayan kanallarla sürdüren aktörlerin savaşın uzamasını samimiyetle istediğini biliyoruz. Savaşan taraflar arasında pozisyonunu değiştirebilmesi nispeten kolay olan aktör ABD olduğu için, diplomasi ağırlığı oraya verildi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Müzakereler için neden nabız yoklandı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin müzakereler için nabız yoklaması bir şey ifade ediyor mu? Hem evet hem hayır. Sonuçta nabız yoklama nabız yoklamadır ve nabız yokladığınız aktör rejim değişimi çağrınızın hedefine oturttuğunuz aktörse, tabi ki “rejim değişimi” konusunda çok ısrarcı olmayacağınız anlamı çıkabilir. Ama ABD zaten demokratik bir ideoloji doğrultusunda rejim değişimini dillendirmemişti. Temelde savaş hedefi rejim değişimi aracılığıyla İran’ın teslim olması ve elindeki kapasitenin yok olmasını kapsıyordu. Bu hedefte bir değişim olmuş görünmüyor. İran, kendisine iletilen talepleri maksimalist olarak niteledi. Tahran’ın kendisi de maksimalist pozisyonunu koruyor fakat mevzu İran açısından maksimalist taleplerden ziyade İran’a bir daha saldırılmaması yolunda güvence verilmesi- ki bunun son derece zor olduğunu biliyoruz. Dahası İsrail’in İran savaşının bir uzantısı olan ama farklı bir doğaya sahip bir mücadele içerisine duhul olduğunu gördük. Bu mücadele şimdilik Lübnan ve Suriye’nin güneyi ile sınırlı görünse de İsrail Hazar Havzasından Levant’a, oradan Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’na stratejik derinliğini artırmak istiyor. Buralardaki milis unsurları temizlemenin yolunu işgal ya da hava bombardımanı, bu savaş içerisinde çok daha rahat uygulayabiliyor. Başarılı olmasının önünde en önemli engel, bunun bir overstrech (kendi gücünün çok ötesinde bir mücadeleye duhul olup, yetememe) riski barındırması. Fakat, elde edebildiği, gidebildiği derinlik yeni derinleşmeler için kolaylık sağlayacağından şimdilik bu gücünün sınırları meselesini çok dert etmiyor. Şu an için İsrail’i bölgede temelde sınırlayabilecek tek aktör İran ise kendi savaşına yoğunlaşmış durumda. O savaşın merkezi de şu anda İran’ın ceza verme stratejisinin dayandığı temel saha olarak, Hürmüz ve Körfez. Körfez, istemeden bir şeylerin merkezinde kaldığının bilincinde İran’a ateş püskürüyor. Bu öfkenin tek nedeni kızgınlık değil, geleceğe yönelik korku. ABD ve İran arasında el yükseltmeye dayalı yeni bir raundun başlaması halinde Körfez, çok çeşitli kırılganlıklar üzerinden hedef olacağını biliyor. Bunun olmasını engellemek için şimdilik arkadan yürüyen de-eskalasyon (el düşürme) çabalarından kopmadan önde İran’a karşı dozu yükselteceklerini söyleyerek caydırıcılık tesis etmeye çalışıyorlar. Şu ana kadar bu konuda bir başarı elde edilmedi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD ve İran el yükseltecek mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD, el yükseltecek mi? Eğer Washington, savaş amaçlarını revize etmez ise, el yükseltecek gibi görünüyor. Savaş amaçlarını revize edebilir mi ABD? Aslında bu mümkün, çünkü temelde bu savaş ABD’nin savunması için bir maliyet yaratmadı. O nedenle İran’ın kapasitelerini yok etmekten İran’ı sınırlandırmaya doğru bir kayış yaptığı anda müzakere kapısını tekrar açabilir, ya da müzakere filan yapmadan tek taraflı zafer ilan ederek çıkıp, savaşın gerisi İsrail’e bırakabilir. Bunun için İran’ın kapasitesinin güç kullanılarak yok edilebileceği ile ilgili beklentisinin değişmesi lazım. Bu noktada henüz bir değişim olduğunu görmüyoruz. ABD, el yükseltmenin bir sonraki adımına geçmeye mecbur kalırsa diye bölgeye deniz piyadelerini ve hava indirme tümenini sevk etmeye hazırlanıyor. Pasifikten ve ABD’de bağlı oldukları üslerden bu kuvvetlerin gelmesi Nisan ortasını bulabilir. Sayı hala geniş bir kara operasyonu için çok az. CENCOM, bölgede o veya bu şekilde 50 bin ABD askerinin olduğunu söylese de Irak işgali için gerekli rakam (-ki Irak’ın böyle bir direniş kabiliyeti yoktu) 160-170 bin civarıydı. Kısaca ABD, bu askerleri Hürmüz’ün açık tutulması için sınırlı alanın kontrolü için kullanabilir. Hark adasının kritik önemini bilmeyen kalmadı. Böyle bir durumda İran Körfez ülkelerinin sahil kısmını ve bazı adaları işgal edeceğini duyurdu. Yani İran-İsrail-ABD savaşı içerisinde bir Hürmüz savaşı açılabilir, ABD’nin sınırlı kuvvetleri de o savaştaki (muhtemelen yetersiz) unsur olabilir. Bu yeni konuşlandırmanın Hürmüz dışında İran topraklarındaki kritik nükleer materyali kontrol altına almak için kullanılacağını söyleyenler de var. Bu da bizi, İran’ın nükleer silah elde etme olasılığına götürüyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran, Trump sonrası başkanı mı bekliyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran’ın nükleer silahlanma yolunda yürüyecek kapasitesi var mı, bu cevap verilmesi güç bir soru. Yine de İran’ın nükleer politikasını değiştirmediğini, savaşa rağmen bir değişiklik açıklamadığını biliyoruz. Bu kapasite zafiyeti kadar, İran’ın müzakere edeceği koşullar kadar başkanı da seçme iradesinden kaynaklanabilir. İran, ABD içerisinde İran politikası Trump’ın İran politikasından tamamen farklı bir grubun olduğunun farkında. Cumhuriyetçiler Kasım seçimlerini kaybedecek görünüyorlar ve eğer İran’ın direnişi her şeye rağmen kırılmazsa İran kaybetmemek üzerinden Trump yönetiminin güç pozisyonunu bozabilir. Bir gün başka bir idare iktidara geldiğinde İran’ın sınırlandırılmasının daha makul bir seçenek olduğu sonucuna varıp, Obama yönetimi gibi, İran ile anlaşmayı seçebilir. Bu olasılık İsrail’e de bugün fırsat varken ileri gidebildiği kadar gitme motivasyonu veriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu savaşta hiçbir şey basit değil ve sadece bu bir yıpratma harbi diyerek geçiştirilebilecek netlikte değil. İlk ayın özeti bu, sonucu ise radikal biçimde değişen bir Orta Doğu.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 27 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[NATO Lahey Zirvesi: Trump'a yazılan aşk mektubu]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/nato-lahey-zirvesi-trumpa-yazilan-ask-mektubu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/nato-lahey-zirvesi-trumpa-yazilan-ask-mektubu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ne olur ne olmaz, NATO Genel Sekreteri Rutte’nin Trump’a “daddy” yani babacığım diye hitap ettiği basına sızdırıldı, üzerine espriler yapıldı, Trump’ın yüzüne bir gülümseme oturtturularak başkan evine yolculandı. Gerçi hakkını yemeyelim ABD Başkanı Avrupa semalarına gelmeden önce kendi açısından gereksiz konuşmalara sebep olacak pek çok dosyayı da kapatmış görünüyordu. İran-İsrail krizinde 12 Günlük Savaş olarak adlandırılan süreç ABD’nin ve Katar’ın ateşkes önerisi ile bitmiş görünüyor. Taraflar bu ateşkesin istikrarsız olduğunu biliyorlar ve İran nükleer programı ile ilgili belirsizlikler sürüyor ama ABD kendi açısından Ortadoğu ve İran’ı derinden etkileyecek bir güç gösterisinde bulundu, İran’ın vurulması ile ilgili tabuyu yıktı ve sonuçta Tahran ileride kafasını kaldırırsa yeniden vurulabileceğiyle ilgili mesaj vermekten çekinmedi. Hürmüz kapatılmadan ve Avrupa vurulmadan hadise atlatıldığına göre NATO’da Trump’ı bu konuda zorlayacak bir husus kalmamıştı. Gazze meselesi önemini tabi ki koruyor, Türkiye gibi bazı NATO müttefikleri tarafından da konunun önemi vurgulanıyor. Ama Trump, İsrail’in İran’ı döverek rahatladığını düşündüğünden Gazze için Witkoff’un devrede olduğunu söyleyerek Zirve’ye giriş yaptı. En azından bu konuda hassas olan müttefiklere konuyu unutmadığı gösterdi. Lahey’e gelmek için uçağa binmeden önce bir baş öğretmen edasıyla İsrail ve İran’ı azarlamış, İsrail’den memnun olmadığını da söylemişti. İsrail’i sınırlamam gerek gibi cümleler de araya sıkıştırmıştı. Yani Ortadoğu’daki risk faktörleriyle ilgileniyorum mesajı verdi. Dolayısıyla Trump’a yönelik gerçek bir eleştiri şansı da – Avrupalıların böyle bir niyeti olduğundan da emin değiliz ama- kalmamıştı zaten.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna, hayalet mevzu halinde&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna konusu ise açılmamış görünüyor. Gerçi Zelensky zirvedeydi ve bir hayalet gibi koridorlarda dolaştı ama Ukrayna’nın geleceği Zirve sonuç bildirgesine yansımadı. Bu sürpriz değil, Rutte, Zirveden önce bu zirvenin gündeminin çok sınırlı olacağını ifade etmişti. Her zirvede Ukrayna ile ilgili daha önceki zirvelerde aldığımız kararları tekrarlayamayız da demişti. Ancak o kararlarımız değişinceye kadar geçerli olduğu da unutulmamalı demişti. O kararlar, özetle ne diyordu: Ukrayna’nın NATO üyeliği konusunda Kiev için dönüşü mümkün olmayan bir yol açık tutuluyor. Ayrıca gerekli şartlar hasıl olduğunda ve müttefikler bu yönde karar verdiğinde Ukrayna NATO’ya üye olabilir. ABD’nin ve bazı müttefiklerin Ukrayna’nın NATO üyeliğini desteklemediği hatta Trump’ın Ukrayna’ya kapının kapatılmasını istediği biliniyor. Ama NATO’nun “açık kapı politikası” var ve bu politika kapının “çat” diye Kiev’in suratına kapatılmasını engelliyor. Onun yerine kapının aralığından uzatılan elle koridorda yaralı bereli bekleyen Ukrayna’ya selam çakılıyor. Bu selamın nerede çakıldığını arayanlar kısacak Zirve sonuç bildirisindeki tehdidin zikredildiği kısma bakabilir. Aslında sonuç kararları öyle bir şekilde kaleme alınmış ki bu zirvenin tehditler konusunda bir şey söylemekten çok yük paylaşımı ve silahlanma üzerine olduğu anlaşılıyor. Yine de Trans-Atlantik güvenliğine yönelik iki tehdit açıkça kaleme alınmış: terörizm ve Rusya. Dolayısıyla Trans-Atlantik dünyası/NATO, Ukrayna ile Rus tehdidini paylaşıyor. ABD için Rusya’nın doğrudan bir tehdit olmadığı, hatta Trump’ın bazı Avrupalıları Rusya’nın insafına bırakmaktan bahsettiği düşünülürse Washington’un Avrupa güvenliğine bağlı olduğunu göstermesi bakımından bu maddeler önem taşıyor. Nitekim Zirve kararı bir klasiği kendi adına barındırıyor: 5. Maddeye yani ortak savunma ve caydırıcılığa bağlılık. Bu çerçevede NATO’nun Avrupalı müttefikleri Trump’ın ikinci dönemindeki ilk zirveyi başarılı bir şekilde atlatmış sayılırlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Daha çok harcama daha çok silahlanma&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Karşılığında NATO’nun Avrupalı müttefikleri savunmaya daha çok para harcamaya ve silahlanmaya söz vermiş görünüyorlar. NATO savunma harcamalarına katkı GSMH’nın %2’sinden 2035’e kadar %5’e yükseltilecek. NATO müttefikleri içerinde bu hedefi gerçekleştirmekte zorlanacak (çünkü milyarlarca dolarlık bir bütçeden bahsediyoruz) ve esneklik talep edecekler olacaktır ki İspanya bu konuda Rutte’nin kapısını çaldı bile ama müttefikler hedefler konusunda ve 2035 tarihi konusunda anlaştılar. Bu yeni bütçenin %3.5’u NATO’nun temel misyonlarına (savunma ve caydırıcılıkla ilgili) ayrılırken %1.5’u altyapı, araştırma-geliştirme, teknolojik atılım gibi alanlara gidecek. Rutte, Zirveden yaklaşık 10 gün önce Chatham Hause’da bir değerlendirme toplantısı yapmıştı. Bu toplantıda Rus savunma ekonomisi ile NATO ekonomilerini karşılaştırdı. Rutte’ye göre NATO ekonomilerinin gücü Rus ekonomisinin kat be kat üstünde buna rağmen Moskova tüm ekonomisini bir savaş ekonomisi modelinde dizayn etmiş ve tüm gücünü savunma teknolojileri konusundaki yarışta atılım yapmasını sağlayacak gelişmelere yatırım yapmaya adamış.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rutte- burada Trump’ın sesi olarak okunabilir- NATO’da Avrupalılar rehavete kapılırsa Rusya’nın 10-15 yıl sonra teknolojik avantajı eline geçirebileceğini düşünüyor. O zaman Rusya’nın dengelenmesi için tüm yük ABD’nin üzerine binecek ve ABD bunu istemediğini söylüyor. Mesele sadece Trumpizm değil, Trump başta olsa da olmasa da ABD, büyük güç mücadelesinin başat aktörü ve bu mücadelenin kritik ayaklarının teknolojik üstünlük ve maliyetlerin makul seviyede tutulması olduğunu biliyor. Avrupalılar, bu noktada itiraz haklarını artık kullanmıyor gözüküyorlar. Avrupa sokaklarını porselen üretmek yerine mermi üretmeye ikna etmek kolay olmayacak elbette. Bu noktada Avrupalıların elinde üç koz var. İlki Rus korkusu. Rusya’nın Avrupa için bir risk olduğu muhakkak fakat Rusya’nın kapasitesinin çok üstünde bir korku yarattığını da görüyoruz. Avrupa bürokrasisi Rusya’yı adeta varoluşsal bir tehdide dönüştürerek Avrupa ekonomisindeki savunma sanayi liderliğindeki değişimi meşrulaştırmaya çalışıyor. İkinci koz, ekonomik bir gerçeklik. Avrupalılar yeniden teknolojik inovasyon ve silahlanma üzerinden üretime teşvik ediliyorlar. Bu tür bir askeri kapasite Avrupalıların en büyük eksiğiydi. Dolayısıyla eksik biraz yamalanmış olacak. Eksiği yamarken Avrupalılar mecburi olarak ortak üretime yönelecek. Bu noktada AB’nin parçası olmayan İngiltere, Türkiye ve Norveç savunma sanayinin gelişmesi ve ortak üretimler konusunda son derece hevesli. Üçüncü koz, istihdam sözü. Avrupa ekonomileri bu süreçte mutlaka bir tür yeniden yapılanmanın içerisinden geçecek ve zorlanılacak ama sokaktaki halka büyüme ve istihdam vaat ediliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 27 Jun 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Modi'nin İsrail ziyareti]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/modinin-israil-ziyareti/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/modinin-israil-ziyareti/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ayrıca zamanlaması bakımından da manidar, zira uluslararası toplumun İsrail’in batı Şeria’da gerçekleştirdiği /gerçekleştirmeyi amaçladığı örtülü ilhak kararlarının kınandığı ve Gazze’deki insan hakları ihlalleri nedeniyle İsrail’e yönelik eleştirilerin yine sertleştiği bir döneme rastlıyor. Uzun tartışmalardan ve ayak sürümeden sonra Hindistan bile Batı Şeria kararını geçtiğimiz hafta kınamıştı. Modi’nin sımsıcak karşılanması, boynunda İsrail tarafından verilen devlet nişanı Knesset’te konuşması uluslararası baskı altında verilmek zorunda olan bazı kararların Hindistan-İsrail ilişkilerini bozamayacağı mesajını veriyor. Çünkü bu ilişkiden beklenti çok yüksek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hindistan-İsrail yakınlaşmasının on yıllık geçmişinin temel parametreleri düşünüldüğünde ufukta yeni bir şey yok ama sanki “yeni” bir şey varmış gibi, ironik bir biçimde eski haritalar kullanılarak bu ikili ilişkinin bugünkü boyutu açıklanmaya çalışılıyor. Bu çabanın dayandığı bazı saikler var.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Altıgen ittifak açıklaması&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle Netanyahu, daha yeni “altıgen ittifak” açıklamasında bulundu. İttifakın ismi bir yenilik gibi dursa da İsrail’in yeni Çevre Doktrininin ya da İbrahim Anlaşmalarının sunduğu çerçevenin ötesinde bir çerçeve getirmiyor. Hatta, İsrail’in gövde gösterisi yapmaktan hoşlandığı mevcut yakınlaşmalarından daha muğlak bir şeyi ifade ediyor ki, Netanyahu muğlaklığın farkında olduğundan bu 6 köşeli ittifak sistemini yakın zamanda somutlaştıracağını, içerisine Hindistan, GKRY ve Yunanistan ile şimdilik adını zikredemeyeceği Asyalı ve Arap devletlerin katılacağını söyledi. Aynı yemeğin piştiği bir lokanta düşünün, yemeğin tabaklanması ve ismi sürekli değişiyor ama lezzeti aynı. Yine de muğlaklığa rağmen İbrahim Anlaşmaları ya da Hindistan-Akdeniz İttifakı gibi çerçeveler niye kullanılmadı da altıgenliğe bel bağlandı insan merak ediyor. Bu yeni isimlendirmede İsrail’in Ortadoğu’da/Akdeniz-Körfez-Kızıldeniz hattında “kendi stratejilerini” “kendi ittifak isimlendirmeleriyle” izlemek istediği mesajını ya da algısını yaratmak istediği anlaşılıyor. Bu İsrail’in ABD’nin Ortadoğu stratejisinden bağımsız hareket etme kabiliyeti olduğu anlamına gelmiyor. Ancak İsrail bir süredir, ABD’nin Ortadoğu’da 2017-2022 döneminden farklı olarak tek merkezli bir güçler dengesi peşinde olmadığını hissediyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin Ortadoğu düzeni konusunda kafasında ne olduğu İran-ABD krizi bitmeden net olarak söylenemez ve kriz karşılıklı tırmandırmanın maliyet ve ceza üzerinden karşılıklı kayba zorlandığı bir aşamaya gelirse, İsrail’e de (tabi İsrail’e yönelik maliyetle beraber) iş düşebilir. Ancak bugün bu krizin alacağı şeklin net olarak ortaya çıkmasından hemen önce bölgede birbirine rakip iki eksenin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu eksenlerden İsrail’in içinde bulunduğu hat bir tür mikro aktör revizyonizmi hattı. Bu hat Somali, Sudan ve Yemen’deki istikrarsızlık üzerinden bölgedeki aktörleri statükoculuklarını ilan etmeye ittiğinde daha güçlü bir karşı dengeleme ekseni ortaya çıktı. İsrail, ABD’nin bu eksenlerden hangisini desteklemek konusunda net bir tavır takınmadığını, hatta her ikisini de destekleme konusunda bir eğilim gösterdiğini görüyor. Bu Pakistan’ın Çin ile olan özel ilişkisine rağmen böyle çünkü İslamabad sallanma(hedging) kapasitesine rağmen ABD ile ilişkileri yakın ve sıcak tutabileceği sinyali veriyor. Netanyahu, bu noktada sanki Hint Okyanusu- Doğu Akdeniz/Akdeniz bağlantısını ilk öneren ABD değilmiş gibi, inisiyatifin kendisinde olduğunu, durumun (karşı dengelemenin) kontrol altında tutulduğunu, önemli kayışlara/sınırlanmalara rağmen hiçbir şey değişmediğini gösterme çabası bundan.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hayali haritalar, gerçek dengelemeler&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Netanyahu ve Modi’nin kucaklaştığı fotoğrafla ilgili yayınlanan analizlerin çoğu çalışmalarını haritalarla süslemeyi ihmal etmediler. Bu haritalarda Hint Okyanusu-Doğu Akdeniz bağlantısını temsil eden küçük noktalar alt kıtadan yola çıkıyor, BAE ve Körfez’e ulaşıp İsrail üzerinden aşağı ve yukarı Afrika Boynuzu ve İran’a doğru yürüyor. Bu bağlantısallıkta hatalar hemen fark ediliyor. İran’da rejim değişikliğinin sorunsuz bir biçimde olacağı hesabına ABD katılıyor mu bilemiyoruz ama daha da önemlisi şu an için gerçekleşmiş bir olasılık değil. İsrail’in Lübnan ve Suriye’de kendisine karşı hiçbir dengeleme olmadan at koşturacağını düşünmek saf dillilik olur. Bu noktada Suudi Arabistan’ın İsrail bağlantısallığının bir parçası olarak görülmesi de bir hata. Böyle olunca zaten bağlantısallık dediğiniz şey hiçbir şeye bağlanamadan yarıda kalıyor. Hindistan’ın varlığının, önemli bir konvansiyonel güç, bir donanma unsuru olarak bu resimde değiştirebileceği şeyler de kısıtlı, çünkü Hindistan, Pakistan ile rekabetinin yarattığı tüm soğukluğa rağmen Riyad ve Ankara’ya sırtını tamamen dönmek üzerine bir strateji geliştirmiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geçtiğimiz yıl, Hindistan ve Pakistan arasındaki çatışma kimilerine göre İsrail’in kaşıdığı/cesaretlendirdiği bir denemeydi. Deneme Hindistan adına ufak bir tuzak/kötü bir sonuç olarak görülebilir. Zira Hindistan bazı konvansiyonel kapasiteler açısından Pakistan’dan ne kadar geride kaldığını da tespit etti. Savunma sanayi işbirliğinin Hindistan-İsrail işbirliğinin kalbi olduğu düşünülürse bugün Hindistan’ın İsrail ile el sıkışmasının ve Ortadoğu’daki kutuplaşma/eksenleşmenin bir parçası olma riskini üzerine almasının bir tür acil ihtiyaç duygusundan kaynaklandığı da anlaşılıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 27 Feb 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[BRİCS Kazan Zirvesi: Bir değerlendirme]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/brics-kazan-zirvesi-bir-degerlendirme/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/brics-kazan-zirvesi-bir-degerlendirme/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;TUSAŞ’a yönelik terör eylemi bu gündemi ve diğer bütün gündemleri ikinci plana attı. Eylemi ve Türkiye’nin vereceği cevabı -ki akşamında Suriye ve Irak’ta hedeflerin hem TSK hem MİT kabiliyetleriyle vurulduğunu haber aldık- konuşacak çok fırsatımız olacak. Terörle mücadelenin farklı veçheleri ve araçları var, Ankara farklı veçhe ve araçları stratejik amacı (Türkiye’yi hedef alma düşüncesini aktörlerin aklından geçirmeye yer bırakmayacak şekilde caydırmak) doğrultusunda deneyecektir, kendi stratejik cevap repertuarına katacaktır ama açık olan husus şu; terörle mücadele bitmeyecek. Dediğimiz gibi, terörle mücadelenin yarınki veçhe ve araçlarını konuşmaya da çok fırsatımız olacak, o yüzden ikinci gündem maddemize yani BRİCS zirvesine dönelim istiyorum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BRİCS, liberalizme oynuyor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BRİCS, yıllar yıllar önce kurulduğunda farklı bir iş birliği modeli öneriyordu. O dönem için yükselmekte olan -hatta bölgesel güç statüsünde- orta büyüklükteki yükselen güçler için bölgeler üstü- yani neredeyse küresel bir platform oluşturmak gibi bir amacı vardı. Bu platformun kalkınmacı ve küresel rekabette üyelerini koruyucu bir gündem geliştirmesi bekleniyordu. Bu gündem her zaman ortak politikaların geliştirilmesine de dayanmadığından uzun süre BRİCS’in ne menem bir şey olduğu, nasıl bir kalkınma modeli sunduğu filan anlaşılamadı. Bugün BRİCS’e yönelik eleştirilerin bir kısmı hala o tozlu günlerden geliyor ve deniyor ki BRİCS Plus mekanizmasına üye ülkelerin ekonomileri çağ atlamadı. Kastedilen Etiyopya ve Mısır mı, yoksa BRİCS zirvelerine davet edilen delegasyonların ülkeleri mi tam belli değil. BRİCS de bu eleştirilere yanıt olarak küresel ekonominin gerçek işleyici motorunun BRİCS ve Genişletilmiş BRİCS (BRİCS+) olduğunu gösteren istatistik kitapçıkları yayınlıyor. Elbette BRİCS’in ekonomik gündemi son derece önemli ama kalkınmacılığı sadece rakamlardan ibaret bir şey olarak görüp işin özünü kaçırmamak lazım. BRİCS/BRİCS+ çok açık ekonomik model aslında öneriyor: Liberal ekonomik model. Bu husus son derece önemli ve bence BRİCS’i eleştirenlerin bilerek görmezden gelmeyi seçtikleri bir gerçek. Bazı BRİCS savunucuları da BRİCS’i bir alter-mondializm (alternatif küreselleşmecilik) örneği olarak görmek istediği için BRİCS’in dayandığı ana çerçeveyi yok sayıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BRİCS, Liberal dünya düzeninin bir parçası olmayı önemseyen bir kurum. Kazan Deklarasyonunu incelerseniz, ki 23 Ekim’de BRİCS üyeleri tarafından kabul edildi, Liberal uluslararası yönetişime yapılan atıflar parmağınızı ısırmanıza neden olabilir. İnsan hakları orada, iklim değişikliğiyle mücadele orada, habitatın korunması meselesi orada, G-20 zaten Johannesburg Deklarasyonunda da çok önemliydi yani BRİCS liderleri küresel yönetişim dediğimizde G-20 gibi çok taraflı -özelikle yükselen aktörlere yer/ses veren platformları- anladıklarını vurguluyorlardı ama IMF ve Dünya Bankasına atıfta bulunma, onlara verilen önem, dolarsızlaştırma stratejisinden dem vuran liderlere sahip bir platform için oldukça manidar. Bu husus yani küresel liberal yönetişimin yüceltilmesi BRİCS için bir geri adım olarak da görülmemeli- ki hayal kırıklığına uğrayacaklar için Putin cebinden bir kağıt banknot çıkarıp şaka mı ciddi mi olduğu bilinmeyen bir performans sergiledi. BRİCS, küresel liberal sistemin ve değerlerin parçası olmayı hep önemseyen bir kurum olmuştu, bugün de bu değişmiş değil. BRİCS’in genişlemesi -üstelik Batı’nın müttefiki olan ülkeleri içine alarak genişlemesi- bu konuda BRİCS liderliğinin ikna edici olabildiğini de gösteriyor. Çok muğlak olan Suudi Arabistan’ın BRİCS üyeliği mevzusu muğlaklık sınırlarında kalmaya devam etse de Riyad, Dış İşleri Bakanını Kazan’a göndererek aslında BRİCS üyeliğini çok öne çıkartmadan/davul zurna çalmadan elinde tutmak istediğini göstermiş bulunuyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BRİCS’e yönelik panik neden?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BRİCS liberal küresel düzeni yüceltiyorsa o zaman bu patırtı gürültü nedir? Mesele Batı için sadece Çin ve Rusya mı? Öncelikle kurulduğu dönemde yükselen güçlerin işbirliği platformu gibi olma noktasından BRİCS, bir parça daha fazla bir şey olma noktasına doğru evrilmiş durumda. Zira, Çin için artık yükselen ekonomi, yükselen Pazar filan demek zor. Çin, küresel düzende ABD’nin neredeyse eşit rakibi haline gelmiş bir aktör. ABD, Çin’i neredeyse eşiti olarak gördüğünü hissettiriyor ve dolayısıyla Çin ile rekabeti -ABD bunu bu şekilde söylemiyor ama- kutuplaşmacı bir atmosferde götürme konusunda istekli olabileceği günler gelebilir. Rusya, uluslararası sistemde meydan okuyucu bir güç olarak yalnızlaştırılma stratejisi ve cezasına uğramış bir aktör. Bu stratejilerden zarar görmüştür muhakkak ama yalnızlaşmadığı kesin. Dahası Rusya, BRİCS zirvesi sonuç belgesine dolarsızlaştırma konusunu koymayacak kadar da akıllıca davranabilmiş, kendi ihtiraslarına hafif gem vurmayı seçmiş bir aktör. Onun yerine ilerde gaz, metal, petrol vb’yi kapsayacak şimdi sadece tahıl üzerinden gidecek bir ortak pazardan ve sınırda ticareti kolaylaştıracak finansal araçlara sahip olmaktan bahsedildi. Zira, bu platformun Rusya ve Çin’in bir dış politika aracı olarak görülmesi BRİCS’in önündeki en önemli engellerden biri olabilir. Küresel Batı, dağda taşta Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore ortaklığını görme derdinde bildiğimiz gibi. Ki Kızıl Meydan’da Ruslar ile fotoğraf çektiren Kuzey Kore ordusundan subaylar da Küresel Batı’nın işini kolaylaştırıyor. BRİCS, kendini bu esenleştirmeden uzak tutmayı başarmış görünüyor Kazan’da. Hindistan, Güney Afrika ve Brezilya’ya atfedilen söylemsel önem bunun işareti.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;BRİCS’in çağrısı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ötesinde BRİCS, üç hatta çağrı yapıyor: İlk hat Küresel Güney. Ve Küresel Güney’in kalbi BRİCS’deki yukarıda andığımız değişim ile fethedilmeye çalışılıyor. Bu platformun kurucusu olan ülkelerin güç ve ekonomik hiyerarşinin dışında küresel sistemde ayrı bir statüsü var. Reform çağrısı yapıyorlar ya da sistemde işlemeyen noktaların “düzelticisi” olarak hareket ediyorlar. Öyleyse küresel düzen içerisinde daha aktif olmak daha çok sese sahip olmak isteyenler gelsin deniyor. Türkiye ve Rusya’nın 30’a yakın ülke üyelik istiyor diyerek andığı ülkelerle ilgili karar ne olur orasını göreceğiz ama bu ülkeler kendi kendine gelin-güvey olmuyor, BRİCS’in çağrısı doğrudan bu ülkelerin kulaklarına gitsin diye yapılıyor. Kazan Bildirisi’ndeki her beş cümleden birinde reform, daha adil bir dünya, daha eşit bir dünya, çok taraflılık vb kavramlar geçiyor- zaten Deklarasyon ’da BMGK reformu çağrısı da var. İkinci hat: Yükselen ekonomiler. Onların gönlü borçlanmanın ağırlığının hafifletilmesi meselesi üzerinden çelinmeye çalışılıyor. Çin&#039;in Yatırım Bankasına övgü düzülen paragraf da yüksek faiz eleştirisi de yatırımın yüceltilerek yaptırıma dayalı cezalandırma eylemlerinin reddi de gözümüze çarpıyor. Üçüncü hat: Dünya’nın fakirleri. Fakir Afrika ve Asya ülkelerine sesleniş, işte eğer alter-mondializm filan arıyorsak- alternatif küreselleşme tadında, Küresel Batı’ya Afrika’yı nasıl kaybettirdiğini hatırlatıyor. BRİCS bir yönetişim koalisyonu oluşturma derdinde. Bu Rusya ve Çin’in dış politika aracı olmaktan çok daha önemli ve iddialı bir amaç. Başarılı olmaları pek çok şeye bağlı ama Kazan Zirvesi bu konuda aktörlerin BRİCS’e bir şans vermek istediğini düşündürdü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 25 Oct 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mini Körfez turu]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/mini-korfez-turu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/mini-korfez-turu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Sıcak karşılama, bölgede iş birliği mesajı ve ikili ilişkileri derinleştiren iş birliği ve ortaklık anlaşmaları. Bu açıdan, bu tur Türkiye-Körfez ilişkilerinin genel dinamiğine uygun. 1980’lerde Ankara ve Körfez başkentleri arasında ilişkiler genişlemeye ve derinleşmeye başladığında ilk odak noktası ekonomiydi. Körfez’in Ortadoğu’nun yatırım lokomotifi ve sıcak para kaynağı olarak görüldüğü yıllarda olmasak da iktisadi gücünün farkındaydık. Türkiye de yeni pazarlara ihtiyaç duyuyordu. İki tarafın ilişkileri çeşitlendirme ihtiyaçları böylece çakıştı. Dahası hem Körfez hem de Türkiye, Batıyla müttefik statükocu güçleri temsil ediyorlardı ve iktisadi açıdan ikili ilişkilerin Körfez ülkeleriyle Türkiye arasında gelişmesi güvenli bir çeşitlendirme tercihiydi. Ancak 1980’ni izleyen onlarca yıl boyunca bu iktisadi dinamiğe bir güvenlik boyutu eklenmedi. Körfez’in güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme çabası 2010’lardan itibaren gerçek bir mesele haline gelmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ekonomik iş birliğine güvenlik ihtiyacı ekleniyor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ankara’nın Körfez’de bir güvenlik ortağı hatta güvenlik sağlayıcısı olarak görülme dönemi de böylece 2010’larla beraber başlar. Türkiye-Körfez ilişkilerinde fırsat penceresi, ancak, fırtınaların arasında açılır. Konjonktür, Körfez’in ABD’nin niyetlerini sorguladığı bir dönemi işaret eder. ABD’nin Irak’ı işgali bir yandan Körfezi rahatlatmıştır ama bir yandan da İran’ın önünü Ortadoğu’da açmıştır. Elbette tüm Körfez ülkeleri İran konusunda aynı duyarlılığa ya da korkulara sahip değildir. İran ve Şii etkisi konusunda her zaman istim üzerinde yaşayan Bahreyn ya da Yemen nedeniyle İran destekli milisler konusunda hassasiyet yaşayan Suudi Arabistan ile İran ile ticareti hiç kesmeyen ve Şii/Fars ulusötesi ticaret ağının topraklarında işlemesini önemseyen BAE, Umman ya da Katar’ın hassasiyetleri elbette bir olmaz. Fakat İran’ın ileride savunma stratejisinin (milis güçler ile füzeler) Körfez farkındadır. Obama Yönetimi İran ile anlaşıp, Arap Baharı esnasında müttefiki Arap rejimlerini başta terk etmiş gibi göründüğünde Körfez’de alarm zilleri daha yüksek çalmaya başlar. İşte bu ziller, kulakları sağır edercesine çalarken Ankara, Körfez için bir güvenlik ortağı haline gelir. İran’ın sınırlandırılmasını Körfez kadar Türkiye de önemsemektedir, Ankara’nın Batıya/NATO’ya entegre güçlü bir ordusu vardır ve savunma sanayinde büyük atılımlar yapmak istemektedir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Körfez semalarında eski-yeni fırtınalar&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türk yetkilileri Kuveyt ve Katar gibi Körfez ülkelerinde askeri üsse sahip olmak, Batılı ellerde yetişen Körfez ordularının eğitiminde katkıda bulunan aktörlerden biri olmak için ciddi bir savunma diplomasisi yürütürler. Bu diplomasi meyvesini verir, fırsat penceresi açılır ama fırtınanın geldiği de manzaradan bellidir. Sonuçta fırtına 2017’de Körfez’i ikiye bölen bir tsunamiye neden olur, tsunaminin adı Katar krizidir. İki neden fırtınayı güçlendirir. İlki Körfez ülkeleri ile ilgilidir. Körfez, Ortadoğu’nun kenarında sadece para ile anılır olmaktan sıkılmıştır. Suudi Arabistan hep iddialı bir aktördür ama Irak, Suriye ve Mısır gibi geleneksel Arap devletlerinin zayıflaması BAE ve Katar gibi yeni iddialı aktörlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İkinci neden, zamanın ruhu ile ilgilidir. Arap Baharı sokakların gücünü de ortaya çıkardığı için Körfez ideolojik olarak o günün sokaklarını tehlike olarak gören ve görmeyenler arası ikiye bölünür. Bu bölünmede Katar’daki üssü ve Arap Baharındaki tercihleri dolayısıyla Türkiye hem bir güvenlik sağlayıcısı hem de bölünmenin bir tarafı haline geldi. ABD ve İsrail’in ittirmesi ile (çünkü Araplar zayıflamış ve İran’ı sınırlandırma hayali ciddiyet kazanmıştı) bu bölünme Suriye- Doğu Akdeniz- Libya (Kuzey Afrika)- Sudan (Afrika Boynuzu) hattında rekabete dönüştü. Ankara, Körfez’in hem güvenlik ortağı hem rakibi olarak görüldüğü bu ironik ilişkiyi Katar krizinin sona ermesini fırsat bilerek dönüştürmeye başlar. Fırsat penceresi yeniden açılmaktadır ve dışarıda Körfez üzerindeki fırtına dinmiş görünmektedir. Bu arada Türkiye, Körfez’in en iddialı aktörleri ile, yani Suudi Arabistan ve BAE ile, arayı düzeltir. Asayiş tam berkemal, hadi ticarete bakalım denecekken Aksa Tufanı gelir, yeni ve daha şiddetli bir fırtına Gazze üzerinde patlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu yeni fırtına Türkiye-Körfez ilişkilerine yeni bir boyut getirecektir ve bu boyut ekonomi-güvenlik ekseninde giden ilişkileri gerçekten derinleştirme potansiyeline sahiptir. Ortadoğu fırtına ve tufanlardan ezilmiş halde İran-İsrail, İran-ABD, İsrail- hemen hemen herkes kapışmasına yakalanır. Yer-gök ezilir, toz dumana karışır. Bu toz dumanın dindirilmesi, insani yardım, yeniden inşa ve ihya konularını bölgenin önüne en önemli mesele olarak koyar. Toz-dumana karıştığından, İsrail ve İran statükoyu sarsıp durduklarından herkes herkesin caydırıcılığını sorgular hale gelir. Bu sorgulamalar arasında Türkiye dışında herkes en az bir-iki kere vurulur. Dolayısıyla istihbarat koordinasyonu, arabuluculuk ve çatışma çözümü birden çok önemli hale gelir. İran-İsrail-ABD kapışmasının dışında kalıp ihya-inşa-arabuluculuk üzerinden bölgesel düzeni toparlamaya çalışanlar, yani Türkiye ve Körfez ülkeleri, ekonomi ve güvenlik işbirliği dışında, bölgesel düzen en azından istikrar için koordinasyon kurmayı, ortak bir anlayış için pozitif gündemi öncelemeyi önemser hale gelirler. Suriye ve Gazze, Türkiye-Körfez ilişkilerinde fırsat penceresinin açıldığı manzara. Manzaranın daha iç açıcı olması için zamana, çabaya ve işbirliğine ihtiyaç var tabi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mini Körfez turu&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu açıdan şahit olduğumuz mini Körfez turu önemli mesajlar içeriyor. Bu çerçevede Katar’a ayrı bir parantez açmak gerek, çünkü Katar hem iddialı hem de arabulucu bir aktör. Türkiye’nin askeri gücünü tamamlayan iktisadi bir güce sahip (Türkiye-Katar hattında işbirliğinin etkili sonuçlar üretebildiğini de Libya örneğinde görmüştük.) Dahası iki aktör bölgesel düzenin dengeleri ve mekanizmaları konusunda tam olmasa da kısmi fakat son derece işlevsel bir uyuma sahip. Türkiye bu uyumun öneminin farkında ama bu uyumun -yine en azından işlevsel düzeyde tüm Körfez aktörleri ile yakalanmasını da arzu ediyor. Türk-Arap ekseninde yeni bir dinamizm yakalanması için bir şans olur böyle bir uyum. Körfez’in Batı ve İsrail ile olan fırsatçı ilişkilerinin de bir risk haline gelme olasılığı da bu şekilde sınırlanabilir. Umman ve Kuveyt hem Körfez içi dengeler çerçevesinde hem de Ortadoğu’da farklı farklı kutuplar arasında arabuluculuk, denge ve ılımlı ilişkiler kurma ile ünlenmiş aktörler. İddialı olmaktan ziyade olgun davranmakla ve orta yolu bulmakla tanınıyorlar. Ankara, iddialı aktörlerle iddialı işbirlikleri geliştiriyor ya da geliştirmeye çalışıyor zaten, Körfez’in bu olgun, dengeli aktörleri ile ilişkileri aynı hızda götürerek Körfez güvenliği ve istikrarına bütüncül baktığını da göstermiş oluyor. Sözün özü, Cumhurbaşkanı’nın Körfez turu belki mini ama verdiği ve ima ettiği mesajlar oldukça büyük fırsat pencerelerini işaret ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 24 Oct 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İran savaşında 60 günlük süre dolarken]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/iran-savasinda-60-gunluk-sure-dolarken/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/iran-savasinda-60-gunluk-sure-dolarken/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bilindiği üzere İslamabat’taki görüşmeler gerçekleşmedi. Ablukanın kalkmaması nedeniyle İran heyeti İslamabad’a gitmedi, Vance de Pakistan’a doğru harekete geçmedi. Sonuç olarak İran savaşında bir tıkanıklıktan başka bir tıkanıklığa, çıkmaza doğru ilerlemiş durumdayız.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yeni bir çıkmaz&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tarafların birbirine zarar verdiği yıpratma harbi boyunca İran ve ABD birbirinin sahadaki iradesini (o gün için savaşı sürdürme iradesini) kıramamıştı, bugün de iki taraf birbirlerinin Hürmüz’ü açma ya da kapatma iradelerini değiştirebilmiş değil. İki ablukanın ne kadar sert ne kadar esnek uygulandığı sorusu tali önemde bir soru zira taraflar arada sahada operatif olarak istedikleri takdirde ablukaları oldukça katı biçimde uygulayabilecekleri mesajlarını birbirlerine veriyorlar. ABD, pazar akşamı Hürmüz’e girme denemesinde bulunan bir ticari İran gemisine Umman Denizi’nde operasyon düzenleyerek el koydu; çarşamba günü de İran Hürmüz’den çıkmaya çalışan üçüncü taraflara bayraklı ticari iki gemiye saldırı düzenleyerek Körfez’de ve Boğaz’da kimin kontrolünün geçerli olduğunu gösterdi. Kısaca Hürmüz’ün anahtarı İran’ın elinde ve ABD donanması boğazı geçip Körfez’de operasyon yapmadıkça Hürmüz’ün açılması ile ilgili etkili bir strateji geliştiriliyor denilemez. Öte taraftan Hürmüz’ün anahtarına sahip olması İran veya İran ticareti ile bağlantılı gemileri uluslararası sularda özgür ve güvenli yapmaz. Taraflar birbirine zarar vermeye devam ediyor ve diş gösteriyorlar ama askeri saldırılar çerçevesinde yıpratma harbini şu an dondurmuş durumdalar. Bu iki aktörü maksimalist pozisyonlarından uzaklaştırmadı, görüşme masasına tekrar oturmalarını sağlamadı (ama anladığımız kadarıyla birbirlerine teklif iletebiliyorlar) ve dünya ekonomisini rahatlatmadı. Karşılıklı zarar verme çıkmazı içerisinde hapsolmuş iki taraf söz konusu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran üzerindeki baskı ne?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tarafların ellerindeki pazarlık kozlarına baktığımızda İran&#039;ın daha avantajlı göründüğünü daha önceki yazılarımızda söylemiştik. Ancak İran’ı sıkıştırabilecek iki husus var. İlki şu: İranlılar ellerindeki avantajdan maksimum fayda sağlamaya ve kazancın -elbette- görünür kılmaya istekliler. Bu potansiyel kazanç İran’ın elindeki kapasitelerin ve bugüne kadar geliştirdikleri stratejilerin (füze stratejisi, nükleer eşikte kalma stratejisi ve Hürmüz’ü kapatabilecek donanma ve alan kontrolü unsurlarını geliştirme stratejisi) gelecek için caydırıcı gücünü gösterecek. İran bu savaşı çok hasar almış ama güçlü bir caydırıcılık ile bitirebilir. Bu ABD ve İsrail’in görmeyi arzu ettiği bir tablo değil. İsrail ile ilgili analizleri başka bir yazıya bırakalım. ABD’nin böyle bir tabloyu kabul etmesi kolay değil ama imkânsız da değil, karşılığında ABD’nin aldıklarına bağlı olarak. Basit iş anlaşmalarından, petrol ve gaz şirketleri arasındaki evliliklerden bahsetmiyorum. ABD, bölgede güçler dengesi ve ABD’nin bölgeye engelsiz ulaşımı konusunda güçlü garantiler ister, karşılığında İran da güçlü güvenceler ister. Bu sonuç öyle kolay ulaşılabilir bir sonuç olmadığından İran avantajlarını hızla kazanca dönüştüremiyor, savaş sürüncemede, tırmanma riskine açık bir biçimde, kalıyor. Olası tırmanmalar esnasında İran elinde şimdi tuttuğu avantajların bir kısmını en azından kaybetme riski de yaşayabilir. İkinci zorluk şurada: İran’da savaş ve barış kararları ile ilgili kontrol sivil bürokrasinin elinde görünmüyor. Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve dini liderin gölgesi kararlar konusunda esas rolü ellerinde tutuyorlar. DMO’nun Arakçi’yi sosyal medya üzerinden azarlaması gibi hadiseler hem İran’ın belirsizlikleri artırıp maksimalist tonu pazarlıklarda tutturma stratejisinin parçası hem de savaş başlangıcından itibaren zaten kaymakta olan dengelerin nasıl DMO lehine olduğunu gösteriyor. Ancak bu DMO güç pozisyonu şunu gölgeliyor: İran sivil bürokrasisi İran’ın amaçları konusunda (bekası, güvenliği, uluslararası sistemle bütünleşmesi, belirli haklarının -uranyum zenginleştirme hakkı gibi- tanınması) şu anda savaşta gelinen noktanın pazarlıklarda bir koz, bir manivela olarak kullanılabileceğini düşünüyor. Bu arada iç rakipleri sayabileceğimiz DMO ve DMO’ya yakın siyasi hat Hürmüz’ün statüsünde değişiklik gibi bugünün savaş statükosunu gelecekteki bölgesel statükoya dönüştürme arzusunda, daha revizyonist rüyalar görüyor gibi. Bunun Trump’ın arzu ettiği gibi bir iç bölünme olduğunu düşünmemekle birlikte İran açısından “ne istendiğini” karmaşık hale getiren bir unsur olduğunu söylemek zorundayım.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;60 günün Trump için yarattığı darboğaz&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öte yandan ABD’de Trump yönetimi savaşta 60 günün dolmak üzere olduğu gerçeği ile karşı karşıya. Bilindiği üzere ABD Başkanı savaş ilan etme yetkisine sahip değil ama silahlı kuvvetlerin baş komutanı olarak sınırlı süreyle silahlı kuvvetlerin ABD çıkarlarının ve üslerinin korunması için sınır dışında (yani klasik sınır/vatan savunması misyonları dışında) görevlendirilmesi konusunda yetkiye sahip. Kongrenin onayı olmadan bu savaşa ABD dahil olduğunda (konuyu resmi olarak Kongre’ye 2 Mart’ta bildirdi Trump) ABD Başkanı böyle bir yetki kullandı. 2 Mayıs’ta 60 günlük süre doluyor ve ABD Başkanı en azından Cumhuriyetçi Partiyi bu savaşın devam etmesi konusunda ikna etmeli. Parti şimdiye kadar Demokratların 1973 tarihli yasayı kullanarak savaştan ABD’yi çıkartmasını engelledi fakat Cumhuriyetçi Parti’nin savaşın gidişatından memnun olduğunu söyleyemeyiz. Bu savaş, ABD’nin stratejik amaçlarını gerçekleştirmeden uzar ya da ABD açısından çok maliyet üretirse bir “Öncelik Amerika’ya” savaşı olarak açıklanması çok zor olur. Nükleer meselenin kuvvet kullanılarak çözülüp çözülmeyeceği de belirsizliğini koruyor. Nihayetinde ABD, kuvvet kullanarak kendi kararlılığını gösterdi- hem de iki kere- ama karşı tarafı Trump’ın deyimi ile ABD için fevkalade iyi bir anlaşmaya ikna etmiş değil. Seçimler yaklaşıyor, gaz ve benzin fiyatları artıyor- ki aslında enflasyon beklentileri çok yukarıya çıkmış değil ama Trump’ın seçmen kitlesi emek kesimi ve her artan kuruş o kesimi zorluyor-, ve Beyrut saldırısı gibi, ABD uçaklarının vurulması gibi yönetimi farklı noktalardan sıkıştıracak hadiseler oluyor. Cumhuriyetçi parti Batı Yarımküre hayallerini körükleyip, Küba idi Kolombiya idi, göçmenlerin üzerine basmak idi- kolay savaşlar verebilip kolay zaferler kazanacakken bu anlamını halka strateji dersi vermeden açıklayamayacakları savaşa bulaştıklarını düşünüyor. Trump 30 günlük ek süre talep edebilir ya da 60 günlük sınırı görmezden gelebilir ama her halükârda 60 günden sonra- yeni ve Kongre’den onay alacak bir yetkilendirme olmazsa- silahlı kuvvetleri tamamen ofansif duruşta tutma özgürlüğü kısıtlanıyor. Trump’ın tehditlerine ve Ortadoğu’daki askeri konuşlandırmanın artığı gerçeğine rağmen süresiz ateşkes ilan edilmesinin bir nedeni de bu. ABD, bundan sonraki operasyonların ABD askerini bölgeden çekmek için olduğu algısını yaratmak zorunda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 24 Apr 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ATACMS kararı ve Rusya'nın nükleer doktrin cevabı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/atacms-karari-ve-rusyanin-nukleer-doktrin-cevabi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/atacms-karari-ve-rusyanin-nukleer-doktrin-cevabi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Böylece Beyaz Saray’da geçiş süreci sorunsuz dahi olsa dünya ahvalinde önümüzdeki iki ayın farklı risk ve el yükseltmelerle dolu gergin bir bekleyiş süreci olacağı ortaya çıktı. Aslında Rus egemen topraklarına yönelik batı menşeili silahların kullanılması meselesi yeni el yükseltme konusu değil. Ukrayna karşı saldırısı başarısız olduğu ve Rusya’nın Donbas’da adım adım ilerlemesi yavaş bir modda da olsa devam edecek sinyalini verdiği andan itibaren Batı başkentlerinde tartışılıyordu. Caydırıcılığın bir gereği olarak, Rusya da bu el yükseltmeye el yükseltme ile cevap veriyor ve nükleer doktrinini revize edip, nükleer silah kullanma eşiğini düşüreceğini söylüyordu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ATACMS kararı ve yeni nükleer doktrin: Karşılıklı el yükseltme&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;En son Ağustos-Eylül aylarında iki konu karşılıklı ısıtılmış ama taraflar kendi pozisyonlarını daha sert ve açık ifade etmek dışında resmi bir adım atmamışlardı. Bu hafta ABD, uzun süredir direndiği ABD uzun menzilli ATACMS sistemlerinin Ukrayna tarafından “sınırlı bir şekilde” Rus topraklarında derin vuruş için kullanılmasına izin verdi. Rusya da Eylül’de açıkladığı nükleer doktrin revizyonunu gerçekleştirdi. Böylece ATACMS’ler teknik açıdan nasıl bir silah kategorisi tartışmalarına gerek kalmadı. Bilindiği üzere ATACMS’lerin teknik açıdan tam uzun menzilli silah kategorisinde değerlendirilip değerlendiremeyeceği tartışılıyordu. Bu kategorinin cruise ya da ICBM olmadığı açıktı, ama hipersonik ve balistik bir sistemden bahsediyoruz. Rusya’nın revize etmiş olduğu yeni nükleer doktrininde Rusya’nın nükleer silahları kullanmasını tetikleyecek tehditler oldukça geniş bir kategori oluşturuyor orta ve kısa menzilli seyir ve balistik füzeler ile yüksek hedef gözeten nükleer olmayan ve/veya hipersonik silah sistemleri, hatta saldırı dronlarının Rusya ve müttefiklerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik yoğun bir saldırı çerçevesinde kullanılması Rusya için öncelikli tehditler arasında sayılmış. Kısaca Moskova, ABD’nin el yükseltmesine çok ciddi bir cevap vermiş durumda. Rusya’nın bu ciddi adımı nükleer doktrininin değişmeyen unsuru (yani Rusya’nın egemen varlığı ve toprak bütünlüğüne yönelik konvansiyonel ve nükleer savunmanın son ayağı nükleer silahların kullanılabilir olmasından geçer mantığı) ile birleştirildiğinde Batı başkentlerinin böyle bir el yükseltme için niçin 1000 küsur gün beklediği de daha net anlaşılıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ATACMS ya da İngiliz-Fransız muadili Storm Shadow-SCALP’ların Ukrayna’ya kullanım izni verilerek gönderilmesi konusunda temel bir çekince de bu silahların Ukrayna harbi doğasında ne kadar etkili olacağının tam bilinmemesi, ötesi etkisinin çok büyük olmayacağının düşünülmesiydi. Rusya’nın Donbass ve Kursk’a yönelik saldırgan pozisyon alması için gerekli mevzileri ve kritik lojistik merkezleri stratejik derinliğine çekip, ATACMS gibi silahlar tarafından daha ulaşılmaz mesafelerden saldırılarını sürdürme şansı var. Rusya’ya yönelik derin vuruş olasılığı tartışıldığından itibaren bu yönde hazırlıkların olduğu, hatta çoktan bazı mevzilerin daha da derine kaydırıldığı biliniyor. Kısaca eğer verilmek istenen mesaj, Rusya&#039;nın savaşı sürdürebiliriz mesajını ortadan kaldırmak, etkisiz bırakmak ve Rusya’nın savaşma azmini kırmak ise ATACMS ya da Storm Shadow’ların halledebileceği bir iş değil bu. Ayrıca Kuzey Kore askerlerinin Rusya’ya konvansiyonel takviye sağlaması, Pyongyong’un mühimmat desteğine ek olarak savaşmaya hazır kuvvetler olarak Kursk’a yönelik olası Rus karşı saldırısının parçası haline gelmesi Moskova’nın savaşı sürdürmek için son derece yaratıcı çözümler bulabildiğini/bulabileceğini gösteriyor. Öyleyse Batılı müttefikler çok az bir kazanç için çok ciddi sonuçlara neden olabilecek (Rusya’nın NATO’nun Ukrayna savaşına taraf olduğu sonucuna varması- ki bu konuda müttefikler arası bir oydaşma yok- ya da çatışmaları nükleerleştirmesi gibi)&amp;nbsp; bir el yükseltmeye giriştiler. Niye sorusu soruluyor elbette.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Neden şimdi bu riskli hamle yapılıyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bazı taktik nedenler sıralanıyor. İlk neden Rusya’nın Kursk’a yönelik bir karşı saldırı hazırladığının düşünülmesi. Kuzey Kore insan ve mühimmat desteği bu açıdan Kremlin’in elini rahatlatmış olmalı. Ayrıca, Kursk Ukrayna işgali stratejik derinlikte bir savunma hattı oluşturmadan kolay kolay sürdürülebilir bir işgal değil fakat stratejik amaçları olan bir saldırıydı. O nedenle Ukrayna işgalinin Kiev adına pazarlık masasında hiçbir kazanca dönüşmeden sonlandırılması, o hatta bugüne kadar direnç gösteren Ukrayna kuvvetlerinin kurbanlık horoz gibi kaderlerini beklemesi çok anlamlı görünmüyor elbette. Kursk’daki Ukrayna kuvvetleri Donbass üzerinden korunamayacağına göre, orayı vurabilecek Rusya içerisindeki Rus mevzileri hedef alınacak, Rusya’ya maliyet ve ceza kesilecek, Ukrayna’ya Kursk’da yalnız değilsin mesajı verilecek diyenlerin kaleme aldığı analizler geçtiğimiz hafta uluslararası mecmuaları süsledi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İkinci olarak Rusya’nın Donbass’da ilerleyişi devam ediyor, dahası Trump’ın gelişi ile Rusya için kazanma atmosferi oluşmuş durumda. Ukrayna direnci bu atmosfer içerisinde çözülebilir ve Rusya bugüne kadar ilerleyebildiğinden daha hızlı ve etkili bir ilerleme kaydedebilir. Hakikaten eğer Trump savaşı, daha önce Vance’in altını çizdiği şartlarla sona erdirirse Rusya savaşı kaybetmediği için kazançlı çıkan, kazanmış görünen taraf olacak. Revize edilmiş nükleer doktrininde Rus topraklarına yakın mesafede nükleer silah ve füze savunma sistemleri konuşlandırılması tehdit/tehlike olarak geçiyor. Bu şartlarda olası barış sonrası Ukrayna’ya nasıl bir güvenlik teminatı verilebileceği de soru işareti. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Kiev, Moskova karşısında askeri olmasa bile siyasi açıdan oldukça zayıf bir halde kalakalacak. Yarın öbür gün Avrupa’da küçük bir dalgalanmada Kiev rejimi yerle bir olabilir. Dolayısıyla bugünün Batılı başkentleri Rusya’nın kazanmasına izin vermeyeceğiz mesajını göndermek istemiş görünüyorlar. Fakat yapılan hamle (ATACMS) Rusya’yı kaybetmeye zorlayamayacak bir hamle. Alınan riske değmeyecek bir adım atılmış oldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evdeki hesap mı önemli, yoksa çarşıya uymaması mı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Burada üçüncü taktik neden ortaya çıkıyor: ABD, Rusya’nın gücünün ötesinde yayıldığını (overstrech) ve bu yüzden önü açılmadıkça saldırgan stratejisini (hem konvansiyonel hem nükleer çerçevede) ileriye götürmeyeceğini hesaplıyor olabilir. ATACMS kararı Trump tarafından geri alınırsa da yol Storm Shadow- SCALP’lar için açılmış olacak. Ayrıca Putin’in el yükseltmeye nükleer olmayan ama kanlı bir el yükseltme ile cevap vereceği hesaplanmış ve Trump-Putin pazarlığı komplike hale getirilmek istenmiş olabilir. SCALP’lar falan devreye girerse Avrupalıları Trump-Putin pazarlığının dışında bırakmak çok kolay olmayabilir. Bu arada evdeki hesap böyleyken Rusya’nın revize edilmiş nükleer doktrini, ABD’ye sakın ha, hesap hatası yapma diyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm bu stratejik olarak görülebilecek taktik nedenler ATACMS kararını açıklıyor ama alınan riskin büyüklüğünü ve bu riski almanın rasyonel olup olmadığını açıklamıyor. Bu yüzden bir kısım ABD yönetimi irrasyonel görünen (en azından fayda maliyet açısından) bir kararı neden aldı diye soruyorlar. Ve irrasyoneliteye daha duygusal bir sebep buluyorlar. Onlara göre Trump, müesses nizamı ezip geçmekten bahsetmişti, müesses nizam da ben buradayım, ezip geçmen o kadar kolay değil diyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 22 Nov 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trump- Salman görüşmesi: Kısa bir değerlendirme]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trump-salman-gorusmesi-kisa-bir-degerlendirme/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trump-salman-gorusmesi-kisa-bir-degerlendirme/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;ABD’nin eski yeni Ortadoğu planlarında Suudi Arabistan her zaman önemli bir aktör ve faktör olmuştur. Trump’ın ilk döneminde Katar’a karşı ambargo üzerinden, İran’a muhalefet, Müslüman Kardeşlere muhalefet üzerinden Körfez ve Ortadoğu ikiye bölünmeden hemen önce Trump ile beraber Suudi Arabistan’ın o dönemki lideri de meşhur “küreye” el basıyordu. Köprünün altından elbette çok sular aktı ama Trump liderliğindeki Beyaz Saray’ın Suudi Arabistan liderine verdiği önem bize bazı şeyler söylüyor. Çıkartacağımız bu sonuç, MBS-Trump zirvesinin somut çıktılarından bağımsız okunamaz elbette.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin dostu olmak&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İlk çıktı Trump’ın Salman’a yönelik bir meşruiyet sağlama girişiminde bulunduğu yönündeki değerlendirmelerin bir devamı. Trump’ın hem devlet protokolü açısından, hem MBS’ye yönelik övgüleri açısından hem de Suudi Arabistan’ın kültürel/politik varlığına yönelik saygı açısından (kimse MBS’den takım elbise giymesini beklemedi, ayrıca MBS bu konu hakkında şaka dahi yapabildi) MBS’yi çok sıcak karşıladığı herkesin malumu. Bunu MBS’nın Suudi Arabistan’da gerçekleştirdiği reformlara ve Washington’a akıttığı paraya bağlayanlar var. Bunu MBS’nin bölgede izlediği stratejiye (direniş eksenine ve tabi ki direniş olgusuna uzak ama Müslüman dünyanın vekalet savaşlarının içerisinde ve Şii ekseniyle de kimi zaman sopa kimi zaman havuç üzerinden temas içinde olmasına) bağlayanlar var. Bunların hepsi bir şekilde etkili olmuştur, Ortadoğu’daki çatışmalara ve istikrar eylemlerine harcayacak parası olması da etkili olmuştur. Fakat Trump’ın MBS’nin kimliği üzerinden Riyad’a sağladığı meşruiyet alanı bölge ya da Suudi Arabistan toplumu nezdinde olmaktan ziyade ABD toplumu, Suudi Arabistan- ABD ilişkileri nezdindeydi. Kırk dakikalık basın toplantısında alınan sorular, özellikle 11 Eylül ve Kaşıkçı cinayeti ile ilgili olanlar, MBS’nin bunlarla ilgisi olmadığı yönünde Trump’ın onaması ile cevaplandı. Riyad’ın ne söylediği ve Washington’un ne duyduğu değildi konumuz, Washington&#039;un Riyad hakkında ne söylediğiydi. Trump, “iyi bir çocuk” olan MBS’nin elini her nerede olursa bulup sıkacağını söyledi, hatta laf arasında Kaşıkçı cinayetini biraz rasyonelleştirdi. ABD’ye çok büyük paralarla ve alışveriş listesiyle (enerji şirketleri, teknoloji şirketleri, haber/eğlence kanalları vb) gelen bir lideri kapıda eğilerek karşılayan akıllı bir satıcı görüyor çoğu kişi Trump’a baktığında. Bense bunun yanında Riyad’a ABD pazarına girme izni ve ayrıcalığı verildiğini, bunu sağlarken de Trump’ın Riyad’dan ABD’nin dostu olarak bahsetmek istediğini görüyorum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Savunma iş birliği&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İkinci çıktı, tam burada devreye giriyor: Suudi Arabistan, Bahreyn ve Katar’ın ardından ABD’nin NATO dışı müttefiki statüsü ile taçlandırıldı. Bu statü Riyad’a ABD savunma sektöründe kritik bazı teknolojilere avantajlı koşullar üzerinden ulaşma imkânı verecek. Elbette ABD’nin ikili müttefiklik ilişkileri NATO gibi kurumsallaşmış müttefiklik ilişkilerinden çok az daha güvenilirdir. ABD bu ilişkiler çerçevesinde oluşturulan müzakere ve pazarlıklarda daha fazla esnekliğe sahiptir. Yine de savunma, yapay zekâ, uzay, yarı iletkenler, enerji, nükleer işbirliği gibi konularda kapasite artırımına mecbur bir aktör olduğunuzu Riyad gibi düşünüyorsanız her halükârda ABD’nin müttefiki olarak zikredilmek önem kazanacaktır. ABD ve Riyad, bu statü edinimine pareler olarak bir stratejik savunma anlaşması imzaladılar. Anlaşmanın neyi kapsayıp neyi kapsamadığını göreceğiz ama şimdilik Trump’ın Abraham tankları ve F35 jetlerinin satışı ile ilgili kararını pozitif yönde verdiği söyleniyor. F35 meselesi, İsrail’in hassasiyeti nedeniyle Tel Aviv’e yönelik bir dengeleme olarak okundu. Olayın tek bir boyutu yok. Öncelikle ABD-İsrail ortaklığının dayandığı en önemli temellerden biri: İsrail’in büyük oranda ABD tarafından inşa edilen teknolojik üstünlüğünün korunmasıdır. İsrail, kritik teknolojilerin bölge ülkeleriyle, ABD müttefiki dahi olsa paylaşılmasını istemez. Bu isteksizliğe rağmen İsrail, kimi zaman belirli teknoloji paylaşımlarının kendi eliyle ya da ABD eliyle bölgedeki bazı ABD müttefikleriyle gerçekleşmesini engelleyememiş ya da durumu kabul etmek zorunda kalmıştır. Tel Aviv, uzun bir süredir İran’ın dengelenmesi mücadelesi içerisinde, Suudi Arabistan’ın bir şeyler alabileceğinin farkındaydı. Hatta bütün bu Gazze meselesi başlamasaydı, Tel Aviv Suudi Arabistan’ın bazı kritik bilgi ve teknoloji erişimini kabul etmiş görünüyordu. Sonra araya Gazze soğukluğu girdi, sonra Tel Aviv, gitti Doha’yı ve Tahran’ı vurdu, sonra Riyad Pakistan ile kolektif savunma paktı imzaladı. Dolayısıyla Riyad’ın pazarlığı yukarıdan açabilecek derecede rahatsız olduğu gelişmeler yaşandı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin İbrahim Anlaşmalarını basit bir normalleşme ön koşulu olarak Riyad’ın önüne koyamadığını görüyoruz. İsrail merkezli bir pazarlıktansa ABD, Washington merkezli bir pazarlık yapıyor. Tabi-ki bu pazarlığın İsrail’e yansımaları olacak ama İsrail’in arzuladığı kadar düz bir yansıma olmayacak bu. İsrail’in hemen Riyad’ın artan kapasitesinden rahatsız olması için bir neden yok. Yine de İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesi için Filistin devletine yapılan vurgu Tel Aviv’i rahatsız etmiştir. Bu vurgu, Riyad’ın bugünün ve geleceğin bölgesinde başka şeylere oynadığını ve bölgenin başka istikrarlaştırıcı aktörleri ile işbirliği yapabileceğini gösteriyor. Nitekim, Riyad, Sudan’da çatışmaların durması için HDK’ye (Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail dahil pek çok aktörün desteklediği) baskı yapılması adına ABD’yi yardıma çağırdı. Trump da konuyla ilgileneceğini söyledi. Sözün özü, Riyad gelecekte bölgede başka hayaller pek ala kurabilir. ABD, bu hayaller kurulmasın diye Riyad’ı sağlam kazığa bağlamak istiyor ve artık İsrail’in çok sağlam kazık olmadığı görülüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nükleer mesele&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bağlanılan kazık demişken, ABD-Suudi Arabistan 123 Anlaşmasına yani nükleer işbirliği anlaşmasına ne demeli. Çok önemli ama içeriği konusunda çok belirsizlik var. Riyad’ın nükleer zenginleştirme konusunda çok hevesli olduğu, Moskova’nın, Beijing’in kapısını çaldığı, Pakistan ile yakın temasta olduğu biliniyor. ABD bu işbirliğini, teknoloji paylaşımı, silah satışı, nadir toprak elementleri anlaşması gibi çok kritik unsurlar barındıran bir paketin içine koydu. Her şey her şeyle bağlantılı hale geldi. Bu yüzden Riyad kazandı demek dışında ne kazandığını net çıkartamıyoruz. Örneğin kritik bilgi, zenginleştirme ve nükleer yakıt üretimi konusunda ne kadar serbestlik kazandı? ABD, denetimi hangi araçlar ya da direk reaktör üzerinden mi sağlayacak? Bu sorular İran nükleer krizi dosyası açıkken o kadar önemli ki. Şimdilik sadece İran’ı bombalayan pilotların, MBS’nin yüzü seğirirken, toplantı odasına çağırılması bir tesadüf değildi diyelim. Gazeteciler, MBS’nin memnuniyetsizliğini Tahran-Riyad yumuşamasına bağladılar. Bense diyorum ki; Trump şöyle dedi: Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 21 Nov 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ABD, Suriye Geçiş Sürecini Desteklemekte Samimi mi?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/abd-suriye-gecis-surecini-desteklemekte-samimi-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/abd-suriye-gecis-surecini-desteklemekte-samimi-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu belirsizliklerin bir kısmı geçiş sürecini etkileyecek faktörlerin doğasından kaynaklanıyor. HTŞ de bir geçiş aşamasından geçiyor. Bu süreçte özellikle küresel güçler HTŞ’ye doğrudan ulaşarak hem gelecekteki siyasi duruşunu hem de Suriye’de işleyecek siyasi süreci şekillendirmeye tabi ki heveslenebilirler. Sahadaki aktörlerin güçlü ve güçsüz oldukları noktaları kısmen biliyoruz ama bölgesel ve küresel aktörlerin bu noktalar üzerinden nasıl sahayı etkilemeye çalışacakları konusunda farklı senaryolar ve beklentiler var. Bu tür geçiş sürecine içkin belirsizliklerin ötesinde bir kısım belirsizlik de Türkiye-ABD ilişkilerindeki son yıllara damga vuran güven krizinden kaynaklanıyor. Türkiye’deki kamuoyu ABD’li yetkililerin söylediklerini işitiyor ama kulaklarına inanamıyor. En son Trump’ın Sayın Cumhurbaşkanı’na yönelik övgülerini ve Suriye’de Türkiye’nin gücünün artığı tespitlerini dinledik. Trump’ın tahmin edilmez, güvenilmez, kriz çıkartmaya meyilli liderlik anlayışı ABD-Türkiye arasında güven krizine odaklı olanları daha da temkinli hareket etmeye itiyor. Oysa ABD, bu sefer, Suriye’de geçişi gerçekten destekliyor görünüyor. Bu geçişin başlamasının ABD adına yarattığı çok ciddi fırsatlar var ve bu fırsatlar PYD/YPG meselesinden aslında daha büyük. Dolayısıyla ABD-Türkiye arasındaki güven sorunu hemen aşılmayabilir ama bu geçiş sürecini desteklemeyi önemseyen iki aktör olduğu gerçeğini değiştirmez. Ayrıca ABD’nin bu süreci destekliyor olması, sürecin kendi başına ne kadar önemli olduğunu, bölgesel dengelerin değişebileceği gerçeğini, bu dengeler içerisinde Türkiye&#039;nin dengenin dengeleyici olarak çıkabileceği gerçeğini değiştirmez.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin 7 Ekim sonrası zorluğu&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada ABD’nin bu değişim ile İran ve Rusya’yı sınırlandırma konusunda çok ciddi bir fırsat yakaladığını görüyoruz. Canım her şey Suriye’deki değişe mi kaldı diye sorulabilir. Ama öncesinde ABD’nin 7 Ekim sonrasında bozulan bölgesel dengeyi tekrar kurmada ne kadar zorlandığını tekrar hatırlayalım. 7 Ekim saldırısı, ABD’nin oluşturmak istediği İsrail temelli İran/Rusya karşıtı eksenin oluşmasına direnenlerin olduğunu göstermişti. Burada temel sorun İsrail’in caydırıcılığının zarar görmesi, sonuçta İran ve İsrail’in birbirini vurarak el yükseltmesiydi. İsrail’in Gazze savaşının Müslüman/Arap alemi için katlanılamaz bir çerçevede sürmesi, ABD’nin kendi askeri gücü üzerinden tamir etmek için yola çıktığı İsrail caydırıcılığına bir katkı sağlamadığı gibi, her şeyi İsrail adına kayıplar içinde dönen bir savaşa çevirdi. Kaybeden bir aktör üzerinden dengeyi tekrar oturtamayacağınız açıktı. İsrail, bu kayıp hattını değiştirebilecek gücü olduğunu göstermek için savaşı Lübnan’da Hizbullah karşısına taşıdı. İtiraf etmeliyiz İsrail’in Hizbullah karşıtı operasyonları Direniş Ekseninin ve İran’ın mevcut ve misilleme olarak değerlendirilebilecek vuruşlarının sınırlarını göstermek bakımından son derece başarılıydı. Ancak İsrail’in Lübnan’da kazandığı başarı caydırıcılığının aldığı hasar konusunda tam bir telafi sağlamadı. İran, İsrail’i vurabileceği konusunda el gösterme/misilleme yapma opsiyonunu kullandı. Bugün hala Tahran cephesinden İsrail’e yönelik üçüncü operasyonlarını başlatacakları yönünde tehditler geliyor. Demek ki İsrail’in tüm saldırılara karşı cezalandırma gücünü kimi yerde başarılı biçimde kullanması İran-İsrail restleşmesini – Lübnan ateşkesi ve Gazze’de anlaşma beklentisine rağmen- bitirmemiş.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran Suriye’yi kaybediyor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada Suriye’nin İran tarafından kaybı, Direniş eksenin lojistik hattının kesilmesi anlamının çok ötesinde İran’ı sıkıştıracak bir hamle zira İran’ın çok cepheli bir savaş yapmakta artık zorlandığını, yorulduğunu gösteriyor. Bu İsrail ve ABD’yi İran dosyasını daha keskin bir biçimde kapatma konusunda cesaretlendirebilir elbette ve bunun bazı işaretleri son günlerde Amerikan basınında yansımasını buluyor. Fakat, İran dosyasını daha keskin kapatmak için yapılabilecek İran’a yönelik olası bir İsrail saldırısı İran’da rejim değişikliğini tetiklemezse İran-İsrail kapışması başka hatlar üzerinden uzayıp gidebilir de. İran direniş ekseninden istediği verimi alamazsa ve ileride savunması sınırlarında savunmaya dönmek zorunda kalırsa İran, nükleer programını muhtemelen bir silahla taçlandıracaktır. O taçlandırma anına kadar da zayıflıkları nedeniyle direnişi tam bırakamayan bir aktör olacaktır. Bugün Suriye’de direnmemeyi seçmesi İran’ın o zor günlere bölgedeki tüm aktörlerle kanlı bıçaklı girmeyi istemesi anlamına geliyor. Unutulmamalı, bazı duygusal açıklamalar İran ya da Rusya ekseninden gelse de kimse Astana Sürecini öldürmedi. Rusya’nın gelecek pazarlıklara hazır olmak için çok sebebi var, hatta böylece Suriye’deki geçiş aktörlerinin özelikle Batılı aktörler karşısında pazarlık gücünü artırıyor. Ama İran da bu süreci kesinkes öldürmedi, hatta Esat Rejimi ölürken İran dış işleri başkanı Astana çerçevesinde Doha’da açıklamalar yapıyordu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dengeyi, İran-İsrail hattına oturtmak zor&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD, tüm bu İran’ın bir ileri, iki geri dansını görüyor. İran Suriye’yi kaybetti ve belki İsrail tarafından yakın gelecekte vurulabilir ama hala Ortadoğu’nun olası dengelerini İran-İsrail dengesine (İsrail avantajına karşılıklı caydırıcılığın işlediği, İran’ın sınırlandığı bir denge) dayandırmak çok zor. İsrail’in Gazze savaşı Arap Dünya’sının İsrail merkezli eksenlere çok görünür bir biçimde eklemlenmesini zorlaştırıyor. Şimdi Arap Dünyası İsrail’in Suriye’de Golan’ın ötesine geçip, Lübnan ve Şam üzerinde aynı anda baskı hissettirecek bir askeri derinlik kazanmasından da rahatsız. Mesele İsrail’in yayılmacılığından öte bu yayılmacılığın bile-göre yapılması, Şam ve Beyrut’un normalleşmesini engellemesi. Bu noktada Arap Dünyası kendi üzerlerindeki kamuoyu baskısından kurtulamıyorlar, ayrıca Ortadoğu’da İran ya da İsrail dengelenecek diye Arap dünyası parça pinçik hale getiriliyor. Körfez ülkeleri dahil pek çok aktörün bu konuda homurdanmaya başlaması ve Türkiye ile ilgili olumsuz havanın dağılması, ABD’nin 7 Ekim öncesi eksendir, küredir stratejilerine dosdoğru dönmekte zorlanacağını gösteriyor. Suriye’deki geçiş süreci ise -eğer İsrail caydırıcılığı Suriye ve Gazze&#039;de sınırlanırsa ve sadece İran’a odaklanırsa- Arap aktörleri ve Türkiye arasında olumlu bir gündemin oluşması ve Suriye Suriyelilerindir mottosu üzerinden sahanın İran milislerine kapanması demek. İsrail için bir cephe-kendi açmazsa- kapanmış demek. Rusya ve İran, milis ve vekalet harbi dışında Şam’a öyle ya da böyle ulaşmayı da deneyebilirler yani “havuç” olarak görülebilecek kozlar da orada. Böylece ABD, İran-İsrail vuruşması nasıl devam ederse etsin, Gazze’nin yerle bir edilmesi ve soykırımın kıyısında bir aktör haline gelinmesi dışında- İsrail için belli kazançların ortaya çıktığını Tel Aviv ve diğer bölge aktörlerine gösterebileceği bir senaryonun ihtimalini görüyor. Bunun üzerinden (Trump ister mi istemez mi bilinmez) ama İsrail, İran gündemi dışında başta Gazze’de durmaya ikna edilebilir. Arap aktörleri bir yandan İsrail bir yandan Türkiye arasında gidip gelip, bu dengenin olumlu yansımalarından (Gazze, Lübnan, Suriye’nin yeniden imarı ve bu sahaların yeniden bölge aktörlerinin etkisine açılması, İran’ın sınırlanması, İsrail’in bir şekilde vurulabilir olduğunu görünmesi vb) faydalanabilirler. Bu faydalar üzerinden ABD, Arap dünyasını daha rahat ikna edebilir, Rusya ve Çin’in ayağına taş değdirebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suriye’deki değişim ABD açısından da çok önemli ve geçişi desteklemek için ciddi sebepleri var. PYD bu sebepleri düşününce devede kulak bile kalmıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 20 Dec 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çevre toz-duman, Suriye'de de durum karışık]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/cevre-toz-duman-suriyede-de-durum-karisik/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/cevre-toz-duman-suriyede-de-durum-karisik/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ankara’nın öngörülerinin tutması önemli zira Ankara stratejilerini bu öngörülere göre belirliyor ve kendisini hazırlıyor. Ancak tüm bu neredeyse akademik değerlendirmenin yanında şunu da söylememiz gerek: 2025’in sonlandırırken çevremiz beklediğimizden daha toz-duman, karmakarışık bir durumda. Karadeniz karışık, Doğu Akdeniz karışık ve Suriye-Ortadoğu hattı karışık. Çevrede bitmeyen savaşlar ve mücadeleler varken bu karman-çorman, istikrarsızlığın bir adım berisinde durma hali – kimilerine göre normal ve beklenebilir, ki doğru bir tespit ama bir geri sarma, özellikle bölgesel zeminde eski mücadele biçimlerine geri dönme sinyalleri veriliyor ki bu durum, dikkatleri elbette çekiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ankara’nın önceliği&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm bu toz-duman arasında Ankara Suriye’nin istikrarlı ve bütüncül bir aktör olmasını hala öncelemekte. 10 Mart mutabakatının bir türlü uygulanamaması, sürekli yeni talepler altından mutabakatın özüne (Suriye’nin topraksal ve kurumsal bütünlüğüne) aykırı bir dönüşüm aranması SDG’nin Şam ve Ankara’yı oyaladığı, zaman kazanmaya oynadığı sonucunu çıkartıyor. Ankara ve Şam, bu oyalamanın arkasında İsrail’i görüyor. Tel Aviv’in Suriye’nin güneyindeki operasyonları durmuş değil, ABD’nin tüm bastırmasına karşın Şam ile de anlaşılamadı zira anlaşma Suriye’nin güneyindeki tartışmayı bitirecek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü güçlendirecek. Arada İsrailli yetkililerden anlaşma için Suriye’nin güney sınırını kendi askerleri ile koruması gibi devlet olmanın gerektirdiği sorumluluk ve haklardan vaz geçmesinin talep edildiğini de öğreniyoruz. İsrail, Dürzi dosyasını sonuna kadar açık tutuyor, böylece de Suriye güvenlik kuvvetlerinin tüm Suriye’de birlik sağlaması iddiasının altını oyuyor ve tüm ayrılıkçı, Suriye’nin geleceğinde yeni bir istikrarsızlaştırma dalgası arayanları da cesaretlendiriyor. Şara ve Ankara’yı bir hata yapmaya zorlamak için dürten, bu dürtmelerin bir kısmını da SDG üzerinden yapan bir İsrail varlığı var. Türkiye’deki Terörsüz Türkiye süreci terörsüz bölge gibi bir beklenti yarattığından SDG’nin söyledikleri bağlamının ötesinde ciddiye alınarak dinleniyor, bu da İsrail için SDG’yi iyi bir dürtme aracı haline getiriyor. Suriye ve Türkiye, hata yapmaktan ne kadar uzak durduklarını göstermek için çok dikkatli bir diplomasi trafiği yönetiyorlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diplomasi trafiğinin amacı ne?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm sene boyunca gözlemlediğimiz bu diplomasi trafiğinin iki temel ayağı vardı: İlki, ABD’nin yeni Suriye rejimini muhatap almasını sağlamak, Şara&#039;ya Batı’nın da meşruiyet atletiğinin altını çizmek ve yeni rejimin Suriye’nin yeniden inşasını ve bütünlüğünü sağlayacak adres olduğunu belirtmek. Bu ayak Suriye rejiminin yapmaya çalıştığı güvenlik sektörü reformunu güçlendirecek, İsrail, eski Baas, rejim içi-çevresi radikal unsurlar ve SDG’nin yaratacağı meydan okumaların alanı kısıtlayacaktı. İkinci ayak, Ankara’nın 10 Mart mutabakatının uygulanmasına yönelik tüm opsiyonları masada tutma tavrı. Ankara, böylece doğrudan ya da Şam aracılığı ile SDG’ye yönelik bir askeri operasyon olasılığını böylece masada bir zorlayıcı faktör olarak tutuyor. ABD, kendi Ortadoğu vizyonunu, 12 Gün Savaşından sonra diplomasi üzerinden bölgede kurulan düzeni yönlendirmek olarak biçmiş görünüyor. Bu noktada ABD-Türkiye, Suriye-ABD ilişkilerinin karmaşıklaşması riskini Ankara’nın ve Şam’ın almak istemeyeceğini düşünenler askeri operasyondan ziyade, Türkiye’nin ABD’ye SDG’yi ikna için zaman tanıdığını belirtiyorlar. Şu iki gerçek biliniyor;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1- eğer bir gün İsrail-Türkiye, İsrail-Suriye anlaşırsa SDG’nin fazla bir şansı kalmaz. Bugün bu anlaşma noktasından çok uzağız. Zaten o nedenle Doğu Akdeniz hattında 2017-2020 dönemine geri dönülecek bir ortam olmasa da Türkiye dışındaki tüm aktörler bölgesel koordinasyon ve işbirliğinden çok bölgesel bir kontrol mücadelesi ortamına geri dönülecekmiş gibi sinyaller veriyorlar. Ayrıca İsrail, Trump’ın Gazze planından Türkiye’yi dışlamaya çalışıyor ve Dürzi-SDG hattı üzerinden Ankara’ya Suriye’deki tek aktör sen değilsin mesajı veriyor. Türkiye’nin özellikle Irak seçimleri sonrası İran ile yeniden kurulan diyalogda İsrail’in bölgesel istikrarsızlaştırma rolünün altını çizdiği unutulmamalı. Ankara ve hatta Doha, bir şeyin altını daha çiziyor: Türkiye’nin Hamas üzerindeki etkisi. Dolayısıyla Ankara, Türkiye’nin dışında bırakıldığı bir bölgesel denge/istikrar sağlama oyununun ölü doğduğunu söylüyor. Pozisyonlar karşılıklı olarak çok açık olduğundan arka kapı diplomasisinde ne olduğundan bağımsız şu an için Ankara-Tel Aviv anlaşması-uzlaşmasından uzağız, dolayısıyla SDG’nin umutları da devam ediyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2- eğer ABD, SDG’nin arkasından çekilir ve Suriye ile Ankara’nın bu dosyayı kapatarak İsrail’i dengelemesine ve Tel Aviv’e mesaj vermesine izin verirse yine SDG’nin hiçbir şansı kalmaz. 10 Mart mutabakatı bu ikinci gerçeklik içerisinde bir ara çözüm formülü tüm taraflar için. Ankara ve Şam, SDG dosyasının kapandığını dosta düşmana gösterirken SDG-ABD koordinasyonu, ABD-Şam pazarlığı savunma ve iç işleri bakanlık ve kuvvetlerinin yeniden örgütlenmesi düzeyine kayar. SDG’nin hiç şansı olmaz derken tek dayandığımız dayanak Ankara’nın gücü değil aynı zamanda sahadaki gerçeklik de. SDG, federasyon hayallerini tarihsel ve demografik olarak Arap çoğunluklu bölgeler üzerinden kuruyor. ABD’nin bizzat devlet-kurma desteği olmadan bu tür bir yoldan gitmek Ankara’yı karşısına alan SDG için mümkün değil. ABD’nin ara çözümün – Şam ve Ankara’yı da tatmin ettiği için- işleyeceği yönündeki fikri, Barrack’ın tüm diplomatik çabası pekiyi neden bir sonuç getirmiyor. Bu noktada ben ABD, ne kadar PYD’yi teşvik etmekte kararlı gözükse de kararını tam veremediği kanaatindeyim. Ki bu ilginç çünkü NSS 2025’de Trump, Ortadoğu konusunda çok açık bir tonda konuşuyor ve bu bölgede ABD’nin doğrudan bölgesel düzen şekillendirmesine ihtiyaç kalmadığını söylüyor. Zaten yeni bir bölgesel düzenin tohumları dikilmiş durumda- ki yeni Suriye de bu tohumlardan biri, hasat zamanı gelecektir diyor Washington.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin kafası&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin kafası karışık mı? Karışık olmaması lazım çünkü geçtiğimiz haftalarda açıkladığı güvenlik stratejisi (NSS 2025) Ortadoğu konusunda çok net şeyler söylüyordu. Belki de bu netlikten çok hoşlanmayan birileri ya da bu netliğin yarattığı atmosferden çok heveslenen birileri Palmira’da DAEŞ’e ABD askerlerini öldürterek Trump’a küçük bir mesaj yolladı. Olağan şüpheli İsrail olsa da ABD’nin yeni vizyonundan hoşlanan ve hoşlanmayan aktörlerin listesi çok uzun. Suriye’deki karışıklığın Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da artan karmaşa ile iç içe geçtiği de görünüyor. Sanki Trump, NSS 2025’i açıklayarak havaya bir el ateş etti ve olası yük taşıma heveslisi (buckcatchers) tüm aktörler ve bu çokluktan hoşlanmayan İsrail gibi ağır toplar havada birbirinin gözünü oymak, kanadını parçalamak isteyen kuşlar gibi havaya kalktılar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu kaos hali Ankara’nın pek memnun olduğu bir tablo değil. Ankara bölgesel yarı sert diplomasi üzerinden etkisini bölgedeki güçler dengesinin tutucularından biri olarak kurumsallaştırmak istiyor. Gagası ve pençesi var çok şükür ama mevzu bahis birilerinin gözünü oymak değil. Bu yüzden Ankara, Washington tüm aktörleri heyecanlandırdığı kadar yatıştıracak mı diye bekliyor. NSS 2025, bu konuda yani ABD’nin denge tutucu rolü konusunda bölgede net bir şey söylemiyor. Hatta ABD, bölgede sanki otomatik pilotta takılacak gibi. O yüzden de Ankara için her opsiyon masada.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 19 Dec 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Umman sonrası, İtalya öncesi ABD-İran nükleer temasıUmman'da geçtiğimiz cumartesi yapılan ABD-İran y]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/umman-sonrasi-italya-oncesi-abd-iran-nukleer-temasiummanda-gectigimiz-cumartesi-yapilan-abd-iran-yet/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/umman-sonrasi-italya-oncesi-abd-iran-nukleer-temasiummanda-gectigimiz-cumartesi-yapilan-abd-iran-yet/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Trump yönetimi bir anlaşma istediklerini söyleyerek masaya geldi ve sadece bu bile yeterince önemli zira Trump, 2015 İran Nükleer Anlaşmasını yırtıp atan taraf.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hikâyenin özeti&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;O gün anlaşmadan ABD çekilirken Washington’un amacı daha iyi bir anlaşma elde etmekti. Biden Yönetimi, hatırlanacaktır, seçim vaadi olarak anlaşmaya dönmeyi verdi ancak hükümetin ömrü hayatında bu gerçekleşmedi. O günlerde müzakerelerin neden uzadığını soranlar, ABD’nin Tahran’ı oyalamayı tercih ettiğini de iddia ediyordu. Bu tez şöyle bir varsayımdan yola çıkıyordu: Bilindiği üzere ABD’nin tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesi- Tahran UAEA ile temastayken ve 2015 Anlaşmasına uyarken- İran’a karşı gelebilecek snapback yaptırımları da engelledi. Bu arada ABD maksimum baskı stratejisini Tahran’a karşı benimsedi. Maksimum baskı sadece ABD’nin tek taraflı yaptırımlarını değil, kuvvet kullanma tehdidini de kapsıyordu. Bu tehdit Süleymani ve Mühendisi’nin öldürülmesine ve İran’ın misillemelerine neden oldu. Oldukça gergin bir atmosfer vardı ve Tahran nükleer zenginleştirme oranını kademe kademe artırdı, yine de nükleer silah eşiğinde kaldı, UAEA ile teması koparmadı ve bombayı geliştirmedi. Dolayısıyla Tahran aslında bombayı elde etme niyetinden ziyade nükleer silahlanma tehdidi üzerinden pazarlık gücünü artırmak, anlaşma yapmak ya da en azından müzakere hattında kalarak snapback yaptırımları engellemek, bölgesel ve uluslararası sistemde kazançlarını garantilemek, mümkünse daha fazla kazanç elde etmek niyeti sergiliyordu. Dolayısıyla Biden Yönetimi, İran’ı masada tutarken, Tahran’a tam istediğini vermemekte direndi. Bütün bu oyalamanın sonucunda 7 Ekim saldırıları gerçekleşti, İran saldırılar sonrası dolaylı olarak Gazze savaşının bir parçası oldu yahut 7 Ekim’in arkasındaki güç olarak İsrail tarafından hedef alındı, kısaca İran-İsrail tepişmesi başladı. Aktörler birbirlerini doğrudan hedef alıp, caydırıcılıklarını ciddi olarak sınadıkları bir dönem geçirdiler. İran özellikle milisleri ve hava savunma sistemi açısından büyük kayıplar verdiğinden ya bombayı patlatacak ya da bombayı yiyecek ikileminin yeniden öznesi oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump yönetimi iş başına gelirken Netanyahu’nun İran nükleer programını, kritik alt yapısını ve petrol tesislerini doğrudan hedef alalım ve İran’ın var olan kapasitesini tamamen yok edelim fikrine yakın duruyor görünüyordu. Hatta bombardıman uçakları ve ABD hava savunma sistemleri bölgeye gitti ve olası bir İran’a saldırı senaryosuna hazırlanıldı. İran’a iki aylık bir süre veren bir ültimatom da verildi. Ama işte geldiğimiz noktada Netanyahu ve çevresi fikir değiştirmemesine rağmen Trump, anlaşma istediğini söylüyor. Trump yönetimi BMGK’nin 2231 sayılı kararı uyarınca ekim 2025’de snapback yaptırımların süresi dolmadan İran’ı anlaşmaya ikna etmenin daha kolay olduğunu da düşünüyor olmalı. İran da yukarıdaki pozisyonunu değiştirmiş değil, nükleer silah eşiğinde duruyor ve anlaşma istediğini söylüyor. Umman toplantısından sonra bu yüzden ABD ve İranlı yetkililer sıcak mesajlar paylaşıp, bu cumartesi ikinci raunt için Roma’da buluşacaklarını duyurdular. Ne oldu yani diye soranlara özet geçelim: taraflar anlaşmak istediklerini söylemeye devam ediyorlar ama anlaşamadılar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anlaşma neden güç?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anlaşmak neden bu kadar güç? Teknik konuları bir tarafa bırakırsak ve Witkoff’un bir anlaşma olacaksa bu bir “Trump anlaşması” olacak cümlesinden yola çıkarsak Trump Anlaşmasının ne talep ettiği gerçekten belli değil. Witkoff- ki basına yansıdığı kadarıyla Vance ve Hegseth ile birlikte anlaşma taraftarıymış- Umman’daki temastan sonra Amerikan Fox TV’ye açıklamalarda bulundu ve İran’ın uranyum zenginleştirmeyi %3.6 düzeyinde tutabileceği bir anlaşma olasılığından bahsetti. Bu o kadar önemli bir açıklamaydı ki. Çünkü bu açıklamaya göre ABD, İran nükleer programının belli bir düzeyde korunmasını kabul ediyordu. İsrail’in- ki kimi uzmanlar tarafından gerçekçi bulunmayan taleplerinden yani sıfır zenginleştirme, İran nükleer programının tamamen çözülmesi- taleplerine böylece ABD sırt çeviriyor, Obama döneminde yapılan anlaşmanın ruhuna – yani programın belli bir süre belli bir düzeyde dondurulması, bombaya ulaşma zamanının İran için uzatılması olarak özetlenebilecek ruha- geri dönüş sinyali veriliyordu. Tabi Witkoff, bu tür bir anlaşmanın geçici mi, kalıcı mı olacağı ayrıntısını vermiyordu. Bu mealde kalıcı bir anlaşma İran için çok büyük başarı anlamına geleceğinden (hem İran caydırıcılığının hem de yer altı tünellerine dayalı savunma stratejisinin işe yaradığı görülmüş olacak böyle bir durumda) hatta İsrail adına da İsrail’in caydırıcılığının bu düzeyde de işe yaramadığını göstereceğinden hemen itirazlar geldi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Basına Trump yönetiminde İran’a yönelik güç kullanma yanlılarının da olduğu bilgisi sızdı. Waltz’un ve Rubio’nun adı geçiyor mesela. Trump Anlaşmasının sıfır zenginleştirme isteğine hala dayandığı söylendi. Dolayısıyla, İran açısından kabul edilemeyecek koşullar üzerinden pazarlık edildiği de iddia edilebilir. Bugünkü konvansiyonel zayıflığında İran’ın nükleer programı ve füze programlarını tamamen durdurması beklenemez. Ancak İran’ı vurmak 2015’de ne kadar zorsa bugün de o kadar zor. Mesele İran’ın gücünden (ABD üsleri ve askerlerine vereceği zarar ve petrol fiyatlarının uçma olasılığı) çok, güçsüzlüğü içerisinde kaybedecek bir şeyi olmadığını gördüğü anda herkesi kaybetmeye zorlayabileceği gerçeği. Herkes derken tabi ki başlangıç noktamız Körfez ülkeleri. ABD’nin yanlış tercihleri ve İsrail’in sahayı okuyamaması Körfez’in sonunu hazırlayabilir. 2015 ve Obama Anlaşması bize göstermişti ki kaybet-kaybet seçeneği ufukta dolaştığında ABD, bazı supapları koyarak (Körfez ve bazı Ortadoğu ülkelerinde devam etmekte olan nükleer kritik bilgi edinim süreci mesela) anlaşmaya yakın oluyor. Ama bu anlaşmanın İran’ın kazancını göstermeden elde edilmesi de ustalık gerektiriyor. O nedenle herkes anlaşma isterken, hatta Avrupalılar ve kötü sondan kaçınmak ihtiyacı içerisindeki Körfez anlaşma anlaşma diye sayıklarken, anlaşmaya varmak çok kolay olmuyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ne olabilir?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu şartlarda belki ABD, geçici bir anlaşmayı elde etmeyi önceleyebilir, böylece İran üzerinde baskıyı sürdürürken zaman kazanır ve İsrail’i İran için bekçi olarak tayin eder. Bu arada da İsrail-Suudi Arabistan, İsrail-Türkiye yakınlaşması için zemin yoklanır. Yine de böyle bir durumda herkes İran’ın neden vurulamadığını bilecek, ayrıca İsrail, İran’ın bekçisi olmak ister mi bilinmez ama bekçilik işi yumuşak, güçsüz bir zeminde başlayacak (-ki Hizbullah ve Hamas’ın silahsızlandırılmasıyla ilgili İsrail’in talepleri de kabul görmüş, gerçekleşmiş değil).&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 18 Apr 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hamas- İsrail ateşkes anlaşması sağlandı mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/hamas-israil-ateskes-anlasmasi-saglandi-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/hamas-israil-ateskes-anlasmasi-saglandi-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Üç aşamalı anlaşma daha önce önerilen ve Netanyahu hükümetinin reddettiği anlaşmaya çok benzediği için gözler Trump yönetiminin taraflar ve arabulucular üzerinde yaptığı baskıya dönmüştü. Bu baskı sadece sopa içermiyor elbette, bölgesel dengelerin yeniden İsrail açısından çok sorun yaratmayacak şekilde şekillenme olasılığını ve İsrail-Suudi Arabistan yakınlaşması başta olmak üzere İsrail ve bölge devletleri arasında yakınlaşma-normalleşme skalasında ilişkilerin iyileşme ihtimalini içeriyor. Bir nevi sanki hiç 7 Ekim saldırısı ve Gazze savaşı olmamış günlere geri dönüş. Elbette İsrail açısından bu geri dönüş çok kolay değil, ne de olsa savaş verip yıpranan taraf olduğunu ve işi en karlı şekilde kapatmak gerektiğini düşünüyor İsrail. Bu nedenle de kendini bağlayacak anlaşmalardan (ki bu anlaşmaların herhangi bir yerinde maraza çıkartmak ve çatışmalara geri dönmek son derece mümkün. İsrail, perşembe sabahı Gazze’de şiddet kullanarak nasıl marazalar çıkartabileceği mesajını da veriyor) kaçınmıştı İsrail.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail için Hamas sorunsalı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tel Aviv’e, ayrıca Hamas’ın dönüşebileceği bir Gazze geleceği satılmak isteniyor. Aslında İsrail’in satın alabileceği bir gelecek bu. Lübnan’da Hizbullah’ın direniş ekseni ile arasına mesafe koyma olasılığından çok daha güçlü bir olasılık, zira Hamas- hep söyledik- tek bir direniş ekseni hattından beslenmiyor. Kadrolar savaş esnasında mecburen değişti, ölümler yeni olasılıkları beraberinde getirdi. Kısaca Hamas’ın kendini sınırlandırması Mısır-Katar-Türkiye gibi aktörlerin Gazze’nin yeniden yapılandırılması içerisine çekilmesi ile, İran’ın kendini sınırlandırmasından bağımsız olarak, İsrail adına son derece değerli bir ihtimal. Ama İsrail Hamas’ın 7 Ekim’de direnişi nereden nereye taşıdığını/taşıyabildiğini unutamıyor ve Hamas’ın sınırlanmasına da tam güvenemiyor. Aslında İsrail’in Gazze’yi neredeyse dümdüz ettiği düşünüldüğünde bu çekinceye anlam vermek tam mümkün değil. İsrail, Gazze savaşının tam zaferle bitmediğinin (çünkü rehineler kurtarılamadı) ve herhangi bir anlaşmanın Hamas’a bir aktör olarak var olma alanı tanıdığının farkında. Çarşamba günkü kararı en nihayetinde İsrailli müzakerecilerin alma nedeni Trump’ın baskısı kadar, rehineler meselesinin çözülme isteğiydi. Netanyahu hükümeti ne kadar rehinelerin kaderiyle ilgilenmiyor görünse de Gazze’de zafer ve yenilginin belirleyicisi hala ne kadar Gazzeli öldürüldüğünden çok ne kadar rehine kurtarılabildiği. Bu konuda Hamas’ın elinde hala koz olduğu ve Trump’ın baskısının işe yaradığı ile ilgili yorumlar yapıladursun perşembe günkü hava birdenbire değişti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Netanyahu/İsrail, perşembe günü neden caydı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Perşembe saat 11.00’de Netanyahu’nun kabineyi toplaması ve anlaşmanın onaylanmasını sağlaması gerekiyordu. Kabine içerisindeki aşırı sağ unsurların Hamas ile her türlü anlaşmaya karşı çıktığı biliniyordu. Sonuçta kabine toplanmayı ve dolayısıyla anlaşmayı onaylamayı reddetti. Netanyahu, Hamas’ın Doha’da varılan anlaşmanın koşullarını anlaşılandan farklı yorumladığını ve önce Hamas’ın anlaşmayı onaylaması gerektiğini söyledi. Hamas, açıklama yaparak anlaşmaya sadakatlerini açıkladı. Kim kimi neden bekliyor belli değil yani. Sokaklar, erken bir sevinç yaşadı diyebiliriz ama dün Trump’ın açıklamalarından anlıyoruz ki Trump ve Biden yönetimleri de erken bir sevinç yaşamışlar. Anlaşma, bir esir değişimi ve ateşkes anlaşması olarak üç aşamada planlanmıştı ve Çarşamba arabuluculardan Katar’ın yaptığı açıklamada görüldüğü üzere uygulamanın nasıl olacağı konusunda pek çok belirsizlik zaten vardı. Netanyahu hükümeti son dakikaya kadar taleplerinde direniyormuş gibi gözükmüş ve belirsizliklere rağmen yine de anlaşmanın kabul edildiği duyurulmuştu. Aslında anlaşma, 6 haftalık ilk aşamanın tamamlanmasından sonra ne olacağı çok belli olmayan, dolayısıyla İsrail’e kaçış hakkı tanıyan bir anlaşmaydı. Bilindiği üzere Hamas, ikinci aşamayla ilgili müzakereler devam ederken bir anlaşmazlık durumunda dahi ateşkesin devam etme garantisini istiyordu. Netanyahu hükümeti ise bir anlaşamama anında çatışmaya geri dönme hakkını saklı tutmak istiyordu. Bu konu tam açıklığa zaten çarşamba akşamı kavuşmamıştı. Zira Biden yönetimi, Hamas’a bu yönde bir garanti verildiğini ima ediyordu. Netanyahu yönetimi ise taviz verildiğini reddediyordu. Aynı belirsizlik Filedelphia koridoru için de geçerliydi. Trump/Biden yönetimlerinin bu konuda İsrail’in isteklerini mümkün mertebe karşılamak için Mısır’a baskı yaptığı biliniyordu. Ancak anlaşma İsrail’in Filedelphia koridorunu sonsuza dek kontrol altında tutamayacağını da ima ediyordu. Dolayısıyla Mısır, İsrail’in çekilmesinin süresi ile ilgili esnek davransa da koridor üzerindeki haklarını korumak istemişti. Netanyahu hükümeti bu koridorların kontrolünü ölüm-kalım meselesi olarak kamuoyuna yansıtmıştı ve o nedenle şimdi aklı selim bir çekilme önemli bir taviz olarak görülüyordu. Hükümetteki sağcı partilerin itirazları daha Doha’dan müjdeli haber gelmeden bu yüzden duyulmaya başlamıştı. Akşam saatlerinde bugünkü caymanın ilk işaretleri Netanyahu’nun ofisinden verildi. Bilindiği gibi ilk aşama 30 rehineye karşı çok sayıda Filistinli mahkûmun serbest bırakılmasını içeriyor. Netanyahu, Hamas’ın mahkumların kim olacağını belirlemek istediğini ve İsrail’in buna itiraz ettiğini duyurmuştu. Esir takasını içeren her anlaşma Hamas’a bir varlık alanı sağlıyor. Ne olursa olsun ölmeye hazır bir toplumda Filistinlilerin evlerine dönmesini Hamas sağlıyor. İsrail’in bu tablodan hoşnut olmadığını, Hamas ile ilgili bir zafer anı hayal ettiğini biliyoruz. Rehinelerin kurtarılamadığı, Hamas ile anlaşılarak serbest kaldığı bir tablo en nihayetinde Hamas kadrosuz da bırakılsa bir zafer duygusu/düşüncesi doğurmuyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump ne diyecek?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anlaşmanın ikinci ve özellikle üçüncü aşaması zaten müzakerelere tabiydi. Üçüncü aşama Gazze’nin yeniden yapılanması meselesini kapsıyor ki Hamas’ın geleceği ne olacak, Filistin devleti kurulabilecek mi gibi zor soruların cevabının 3-5 yıllık bir süre içerisinde aranmasını içeriyor. Sözün özü zaten bu anlaşma bugün kabul olsa ve pazar günü uygulanmaya başlasa da çok su kaldıracak bir süreci beraberinde getiriyordu. Yine de anlaşma olsaydı çok önemliydi. Gazze ve rehine/rehine aileleri için önemi bir yana şöyle diyebilecektik: a)- Ortadoğu’da dengelerin yeniden oturması konusunda Gazze savaşı bir engel ve bu engelin ortadan kalkması için ilk adım atıldı. Ve b)- Trump/ABD istediği takdirde İsrail’i zorlayabilir, ikna edebilir ve sınırlandırabilir. Netanyahu, yaptığı manevra ile Çarşamba kabul, Perşembe cayma, hem bu iki çıkarımı söylememizi zorlaştırdı. Ayrıca, Trump karşısında topu İsrail siyasetinin sularına atmış oldu: şöyle dedi; İsrail siyaseti zor bir siyaset, beni ikna etseniz bile İsrail siyasetini ikna edemiyorsunuz. Kesin zaferler, büyük kazançlar bekliyoruz diyor. Pazartesi günü yemin edecek Trump, Hamas-İsrail anlaşmasını Ukrayna Anlaşmasını önceleyen bir başarı hikayesi olarak sunacaktı. Bu olmayacaksa, Netanyahu ile nasıl ilgileneceği Trump’ın baskı politikalarının gücü ve dirayeti konusunda bize bir fikir de verecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 17 Jan 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trump'ın Ortadoğu turu: Kazananlar ve kaybedenler]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-ortadogu-turu-kazananlar-ve-kaybedenler/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-ortadogu-turu-kazananlar-ve-kaybedenler/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;O günlerde de bir Ortadoğu Barış Planından bahsediliyor, uçuk kaçık fikirler ortaya atılıyordu. Bugünlerde de başkan Körfez’i turlarken Ortadoğu özel temsilcisi Witkoff, Witkoff planı denilen bir çözüm önerisi ile Gazze savaşını sonlandırmaya çalışıyor. Ama 2017’de Arap Baharı sonrası bölgede bozulan denge bir tür normalleşme kutuplaşması ve Filistin davası ile Müslüman Kardeşlerin silinmesi üzerinden toparlanmaya çalışılırken, böylelikle de meşhur Katar krizi tetiklenip Körfez ikiye bölünürken, bölünmenin ortasına da İsrail yerleştirilirken bugün durum çok farklı. İsrail yanlısı olduğu düşünülen ve bu konuda da farklı bir açıklamayı ağzından duymadığımız bir başkanın kazananlar ve kaybedenler listesinin bugün bu kadar değişmiş olması aslında 2017’den itibaren birbirinden farklı şekilde direnen unsurların da bir başarısı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin kazançları&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kazananlar listesinin başında elbette Trump ve ABD geliyor. Körfez, bölge içi direnişin dengelenmesi için önemli bir adres. Ama Körfez ülkelerini sadece direniş karşıtı statükocu aktörler olarak tanımlamak da mümkün değil. ABD’yi körü körüne takip ederek bölgesel dengeleri gözetmek gibi bir dertlerinin olmadığı görüldü. Körfez, farklı düzeylerde ihtiraslı aktörleri barındırıyor. Kimi (Riyad) Körfez alt bölgesinin hâkim gücü olma derdinde, kimi (Abu Dabi) bölgenin küçük Sparta’sı, kimi de (Doha) ne hâkim güç ne de Sparta tarafından meydan okuma ve sıkıştırılma sorunu olmayan, tüm pazarlık ve müzakerelerin bir şekilde adresi bir yumuşak güç kalesi. Bu uğurda bölgede büyük mücadeleler yaşandı ve Körfez dışı bölge ülkeleri (Türkiye, Mısır, İran) bir şekilde bu mücadelenin parçası oldular. Kısaca Körfez’in arzuları ve dengeleri sadece Körfez’in arzusu ve dengesi olmadı, biraz da Körfez ülkelerinin askerî açıdan güvenlik sağlayıcısı olamama hali nedeniyle Ortadoğu’nun diğer aktörleriyle pazarlıklar, ortaklıklar, koalisyonlar kuruldu. Körfez’in etki ve gücünü artırma açlığı, geleneksel güvenlik kaygıları ve ABD’nin beceriksizliği ile birleşince Körfez ülkeleri Rusya ve Çin iş birliğinin de önü açıldı. Dolayısıyla ABD, 1930’lardan itibaren ilişki kurduğu 1947 sonrası güvenlik sağlayıcısı olarak ortaya çıktığı Körfez üzerinden bölgesel dengeleri etkileyebileceğini ve eğer Körfez diğer büyük güçler için Ortadoğu’ya atlama tahtalarından biriyse, bu tahtayı kendi adına tamamen rezerve ettirebileceğini fark etti. Ayrıca Körfez ülkeleri, doğaları gereği cömert olmak zorunda olan ülkeler. Trump’ın Körfez’i övmeden önce bol bol Ortadoğu ATM’si şakası yapması boşuna değil. Washington için değerli Körfez’in kritik teknoloji üzerinden ABD’ye göbekten daha sıkı, daha sıkı bağlanması bedava olmuyor. Milyarlarca dolarlık satış anlaşmaları, milyarlarca dolarlık yatırımdan bahsediyoruz. Kısaca ABD, Körfez (ki Hint Okyanusu- Akdeniz bağlantısının bir mihenk noktası) üzerinden iletişim ve bağlantı hatlarını kontrol eder, enerji marketleri (çünkü Suudi Arabistan petrol piyasaları için hala çok önemli salıncak ülke ve Katar LNG teknoloji ve ticareti açısından birincil adreslerden) üzerinden rakiplerine nanik yaparken kasasına akan milyonlarca, milyarlarca doları seyredebilir. Trump’ın en sevdiği şeyler bunlar&amp;hellip;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bölgede kazananlar&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Körfezde kazananların listesi uzun. Suudi Arabistan ABD ile bağları güçlendirirken savunma sanayi ve nükleer teknoloji işbirliği konusunda ciddi sözler almış görünüyor. Üstelik bu kazançları İsrail ile normalleşme baskısı olmadan sağladı. Bu arada nükleer teknoloji transferi kartını Riyad’a sunmak konusunda başta istekli davranan ama işler sarpa sarınca Tahran’ın yanına Riyad tehlikesini de mi ekliyoruz diye soran İsrail güçlü bir kartını kaybetmiş görünüyor. Suudi Arabistan, ABD-İran nükleer görüşmelerini ve mümkünse de-eskalasyonunu destekler görünerek, olası bir ters durumda İran tarafından hedef alınmaktan da sakınmak istiyor. İran, Körfez-ABD bağlantısının farkında olduğundan nükleer müzakerelerde ortak zenginleştirme ve ortak denetim gibi daha önce önerilmiş ama çok ciddiye alınmamış modelleri tekrar masaya sürdü. Bu arada Suriye’ye ABD yaptırımlarının kalkma kararının Suriye-ABD-Suudi Arabistan ve Türkiye liderlerinin yaptığı görüşme sonrası duyurulması sembolik önemde. ABD’nin Türkiye ve Körfez ülkeleri hakkında övgü dolu sözler ettiği bir ortamdayız. Nitekim, Katar, bir zamanlar Trump tarafından teröre destek veren bir ülke diye anılırken, şimdi yakın müttefik, iyi dost ve ortak olarak zikrediliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve kaybeden&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suriye devrimi bizzat Türkiye ve Katar tarafından desteklendi, Ankara tarafından mümkün hale getirildi ve geçişin iktisadi ve sosyal yükü Suudi Arabistan ve Katar tarafından üstlenildi. Bu noktada İsrail’in bir yandan da Türkiye-Körfez, Türkiye-Irak-Lübnan-Ürdün hattı üzerinden dengelenmeye çalışıldığı gözümüzden kaçmıyor. Dolayısıyla Körfez kadar Ankara ve Şam da isimlerini kazananlar hattına yazdırdı. İsrail’in yine Gazze ve Han Yusuf üzerinden köpürtmeye çalıştığı tansiyon biraz da kaybedenler kısmında en üst sırada kalmasından. Nereden nereye, 2017’de bölgesel dengelerin merkezinde dengeleyici olmaktan bugün ABD’ye hem bağlı hem de neredeyse izole bir aktör olmaya. İbrahim Anlaşmaları bir gün genişlese bile İsrail’in bugünkü durumunun bir yansıması olarak genişleyecek, yani İsrail kendisini kral yapmak için dizayn edilmiş anlaşmalarda artık kral koltuğunda oturmadığını fark edecek.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 16 May 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İran'a ikinci operasyon gelirken]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/irana-ikinci-operasyon-gelirken/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/irana-ikinci-operasyon-gelirken/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;İki günün çok uzun bir süre sayıldığı bir kriz dönemindeyiz. ABD’nin İran’a yönelik bir operasyonda bulunma olasılığı (operasyonun niteliği henüz net olmasa da) ciddi ölçüde artmıştır. Dolayısıyla bu yazı okuyucusu ile buluştuğunda hala tazeliğini koruyacak mı emin değiliz. Grönland’ı ABD topraklarına katma konusunda Trump’ın -bence ciddiye alınması gereken- ısrarını yazarak vakit kazanabilirdik ama çevremizde sular bu kadar sıcakken Danimarka’nın derdi ile derlenmek biraz absürt geldi. Dolayısıyla konumuz, cumaya kadar ne gibi gelişmelerin olacağını bilemesek de İran’a yönelik artan ABD baskısı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ne olmuştu?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu baskı bir süredir hissediliyordu. 12 Gün Savaşına müdahil olduktan sonra ABD ipleri gevşetmedi İran konusunda. Temmuz ayında ABD’nin İran’a müdahalesi sınırlı bir müdahaleydi. ABD, İran nükleer programını hedef almıştı almasına ama müdahaleyi üç önemli (hem işlevsel hem sembolik olarak önemli) nükleer tesis ile sınırlamıştı. Yani ne Tahran’ın tüm nükleer kapasitesini yok etmeye çalışmıştı ne de İran’da doğrudan rejim değişikliği arayışına girmişti. Hatta kendi müdahalesi ile sınırı çizdikten sonra İran-İsrail kapışmasını da ateşkese bağlamış ve rejim değişimi için çırpınan Tel Aviv’i susturmuştu. O zaman bu operasyonun bir tür zorlayıcı mesaj verme operasyonu olduğu, başarısı kadar yarattığı belirsizliğin de önemli olduğunu söylemiştik. ABD uzun bir süredir karar veremediği bir konuda, İran nükleer programını açıkça askeri seçenek kullanarak bitirmek konusunda bir karar vermişti. Ama esas hedef İran nükleer programını (ve bu arada balistik füze programını) ABD’nin istediği koşullarda bir anlaşmaya bağlayarak İran’ın sınırlanmasıydı. Bu konuda ABD, askeri operasyonunda elde ettiği kadar net bir başarı elde etmedi. Avrupalıların 2025 sonbaharında tetik mekanizmasını çalıştırması, 2015 anlaşmasının süresinin dolması İran’ın önünde bazı seçeneklerin açık olduğu hissini yarattı. İran’ın elindeki yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti bilinmediği gibi nükleer teknoloji konusunda kritik bilgiye sahip bir bilim adamları jenerasyonuna sahip olduğu da not edilmeli. Tüm bu nedenlerle, bugün -hemen- olamasa da İran’ın bir anlaşma ile kendini bağlamadığı bir gelecekte yeniden zenginleştirme peşinden gideceği ama bu sefer bu zenginleştirmeyi “eşikte kalıp pazarlık yapmak için” geliştirmeyeceği yazılıp çizildi. Kısaca belki ABD’nin temmuz operasyonu çok şeyi başardı ve ABD’nin iddiası ile İran Nükleer programını durdurdu ama anlaşma olmadıkça İran dosyası ABD için açık kalmaya devam ediyor. ABD’nin bu dosyayı kapatmak için uygun bir fırsatta sahalara döneceği düşünülüyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD bir anlaşmayı mı hedefliyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pek çokları açısından, dosyayı kapatmaktan neyi kastediyoruz açık değil. ABD’nin hala bir anlaşma peşinde olduğunu ve “vururuz” baskısını bu anlaşmaya ulaşmak için araçsallaştırdığını düşünenler var. Bu görüşe göre İran, zaman kazanmak için diplomatik yolları açık tutmayı deneyebilir, bölge ülkeleri de- ABD’nin İsrail dışında hemen hemen tüm müttefikleri- diplomatik bir çözüm bulunması için bastırabilir. Ancak diplomatik arka kapı diplomasisinin başarılı olmaması durumuna da hazırlıklı olmak gerekir. Öyle bir durumda İran’a yönelik olası ABD saldırısı (en azından İran’ın misillemesine kadar) sınırlı olacaktır. Bu görüşte olanlar, ayrıca, ABD’nin amacının temmuz ayındakinden daha esnek bir operatif düzlemde ortaya çıkabileceğini söylüyorlar. Yani ABD, nükleer ya da balistik füze tesislerini hedef alabileceği gibi İran güvenlik unsurlarının herhangi bir unsurunu da -aynı Süleymani’nin öldürülmesi gibi tam odaklı- olarak hedef alabilir. Bu görüşe göre, ABD’nin operasyonu sınırlı tutmasının bir nedeni de temmuz ayının aksine bugün Ortadoğu’daki kuvvet duruşunun daha kısıtlı olması. Hatırlanacaktır hemen hemen 13 gün önce ABD Venezuela’ya bir operasyon yaptı ve bu yüzden donanmasının önemli bir kısmı Karayiplerde. İsrail-İran savaşı öncesi tedbir amaçlı Ortadoğu’ya gönderilen hava savunma sistemleri de Güney Kore’de. İran’a yönelik sınırlı operasyonun Venezuela etkisi yaratmasını ise, bu görüşü savunanlar, beklemiyor. Rejim, liderinin kaçırılması ya da hedef alınmasıyla karşılaşsa bile kendi devamını siyasi olarak sağlayacak düzenlemeleri bu itiş kakışın başlamasıyla almıştı hatırlarsınız. İran üzerine çalışan uzmanlara göre rejim açısından doldurulması gereken bir boşluk olursa Rejim Muhafızları bu boşluğu dolduracaktır.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yoksa amaç rejim değişikliği mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin bir tür rejim değişikliği peşinde olduğunu savunanlar da var. Doğrusu Trump, İran’a müdahale ile ilgili sinyalleri ilk vermeye başladığında bir anlaşma peşinde olduğunu hissettiriyordu, sonra dümeni “rejimin cezalandırılması” söylemine kırdı. İran’da protestoların devamını çağırdığı sosyal medya mesajı sadece basit bir “anlaşın yoksa vururuz” mesajı olarak okunabilir mi, emin değilim. Venezuela’yı Yeniden Büyük Yapalım sloganı doğrudan Venezuela halkını ve elitini hedef alıyordu, MIGA (İran’ı Yeniden Büyük Yapalım) sloganı da rejimle bir pazarlıktan çok İranlılara seslenen ve sokakları rejimin meşruiyetinden uzaklaşmaya iten bir slogan. Trump Yönetimi demokratik rejim değişimi peşinde değil, bunu biliyoruz. Ayrıca Trump Yönetimi, Pehlevi’nin kendisini protestoların merkezine oturtma çabalarına soğuk yaklaştı ve İran’da ordu rejime sadakatini ilan etti ama etnik bölünme hatları üzerinden en azından iç huzursuzluğun bir kalkışma senaryosuna doğru evrilme olasılığı saha ile ilgili yazılar paylaşan bazı uzmanların ortak görüşü. Bu açık rejim değişimi senaryosundan çok ekonomik krizle at başı giden rejimin içeriden yıpratılması, bu arada da arada bir ABD eliyle kafasına vurulması ile ilgili bir sürecin de planlanmış olabileceğini düşündürüyor. İran devlet ve toplum refleksi, bu tür üst üste binen tehditlerin algılandığı durumlarda milliyetçi birlik ve direniş söylemi etrafında toplanır ama uzun dönemde İran sınırları kevgire de dönebilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran’ın nasıl cevap vereceği önemli&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail, her iki opsiyonda da ABD’nin sınırlı bir güç kullanımı ile görüntü de temmuz senaryosunu tekrarlayacağını düşünüyor. Burada esas mesele İran’ın vereceği karşılık. Temmuz ayında İran, Katar’daki ABD üssünü haber vererek vurduğunda ABD’ye ABD varlıklarını vuracak kapasiteye sahip olduğunu ama ileride anlaşmanın önünü kapayacak bir tırmanma istemediği mesajını vermişti. Bugün, hele ki ABD rejim değişikliği peşindeyse, İran’ın sınırlı, hesaplı, kitaplı davranması için bir neden kalmıyor. Bu bizim İran’ın bir kamikaze gibi hareket edebileceğini söylediğimiz seçenek. Tahran’ın elindeki kapasite -bir zamanlar- bölgeyi cehenneme çeviririm mesajı vermesi için yeterliydi. Bugün gerçekte neye yeterli bilmemekle birlikte bölge ülkelerinin tedirginliği bize çok şey anlatıyor. Bölgeyi zor günler bekliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 16 Jan 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Alaska Zirvesini Beklerken]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/alaska-zirvesini-beklerken/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/alaska-zirvesini-beklerken/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Zaten bu önemi vurgularcasına sembolik bir yer seçilmiş. Alaska, bir zamanlar Rus toprağı iken satış aracılığıyla -savaş aracılığıyla değil ABD’nin olmuştu. Gerçi satıştan kısa süre sonra altın ve petrol keşfedilmiş ve Rusların işe yaramaz bir toprak parçası olarak gördüğü Alaska ABD için zenginlik üreten bir yer haline gelmiş, Ruslar da kararlarından pişman olmuşlardı. Fakat Rusların memnuniyeti-memnuniyetsizliği sonucu değiştirmedi, Alaska bir zamanlar Rus-Amerikan dostluğunun sembollerinden biriydi. Bugün, mekânın bu sembolik anlamının Trump çok farkında değil, iki-üç kere dili sürçtü ve Alaska’yı Rus toprağı olarak atletti. Fakat ABD başkanı görüşmenin öneminin gayet farkında. Bu görüşme sonuçta Rusya-Batı hattında büyük güç diplomasisine geri dönüş anlamı da taşıyor. Bu durumum farkında olan Avrupalılar ve Ukrayna yönetimi kendilerinin unutulmaması gerektiğini Zirve kararı açıklandığından beri söyleyip duruyorlar. Büyük güç diplomasisi ve pazarlığının kendine has dinamikleri vardır, hiç kimseye fikri sorulmadan paylaşım haritaları cepten çıkıverir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında Zirve’nin resmi gündemi net olarak belirtilmedi. Trump, bile, bir-iki defa Putin’in aklında olanları öğrenmek için Rus liderle görüşeceğim dedi. Ayrıca hepimizin malumu Trump’ın kişisel bir arzusu var. Nobel Barış Ödülü, Trump için bir arzu nesnesi halinde. Rusya-Ukrayna savaşını sona erdiriyormuş gibi bir tablo çizmek ya da Rusya-ABD arasında gerginliğin kontrolü, Üçüncü Dünya Savaşını önledi iddiasında bulunmak bu arzu nesnesine ulaşma yolunda Trump için ayrıca önemli. Tabi meseleyi sadece kişisel bir arzu olarak görmek de mümkün değil. Zira geçtiğimiz ay Batı-Rusya cephesi sertleşme eğilimine girmiş, bu da tarafları ya kötü senaryoya doğru gideceğiz ya da tansiyonu bir yerlerde düşüreceğiz beklentisine sokmuştu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD ne istiyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gerginliğin bir ayağı karşılıklı el yükseltme-cezalandırma adımlarından kaynaklanıyor. Trump yönetimi Rusya’nın Ukrayna’da masaya yanaşmamasından giderek daha rahatsız olmaktaydı. Ukrayna Savaşı’nın geldiği aşamada sahada bazı gerçekler var: Öncelikle yaz aylarının getirdiği saldırı avantajını Ruslar Kiev ve bazı kritik alanlara yönelik saldırının dozunu artırarak gösteriyorlardı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin sağladığı hava savunması olmadan Kiev’in bu yazı atlatabileceği ile ilgili kuşkular belirmeye başlamıştı. İstanbul görüşmeleri çerçevesinde taraflar bir araya gelse de bu görüşmeler düşük profil güven artırma adımlarıyla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla ABD, gönülden olmasa da gereklilikler nedeniyle Ukrayna’ya -Kiev’in düşmemesine yönelik- desteğini artırmış, sanki Avrupalılarla ABD arasında Ukrayna noktasında var olan makas sanki kapanıyor gibi görünmüştü. Öte yandan bu savaşın devamı ABD için riskli ve maliyetli olmaya devam ediyor. Üçüncü Dünya Savaşı kıyılarında blöf yapmak çok kolay değil. Nitekim el yükseltilirken geçtiğimiz haftalarda Medvedev “ölü el” doktrinini hatırlattı ve Moskova ile Washington arasında daha önce çok benzerini -en azından Soğuk Savaş sonrası dönemde görmediğimiz- stratejik seviye bir nükleer restleşme yaşandı. ABD askerî açıdan Rusya’dan güçlü olsa da Rus ikinci vuruşuna karşı tamamen koruma altında değil. Dolayısıyla Trump, dün de Rusya ile Ukrayna yüzünden savaşmak arzusunda değildi, bugün de değil. Bu yüzden de Rusları masaya çekmek için nükleer vuruşu tetiklemeyecek baskı araçları bulmaya çalışıyordu. İşin gerçeği, ABD’nin Ermenistan’a Zengezur koridoru üzerinden girişi olsun, Hindistan’a Rus petrol ve savunma sanayi üzerinden kestiği ceza olsun, ABD’nin güçlü araçlar bulduğunu da görüyoruz. Bu araçlar, Rusya Ukrayna Savaşı’nı böyle kimseyle konuşmadan hiçbir şey olmuyormuş gibi sürdürmeye devam ederse Moskova’nın daha nice kayıpla karşılaşacağını gösteriyor. Zaten Putin’in Alaska görüşmesi konusunda hevesli olmasından yola çıkanlar aslında Rusya’dan gerçek bir tavizden çok Trump’ın gönlünü çelecek akıllıca bir hamle ile zaman kazanma bekliyorlar. Bu zaman kazanma içerisinde Rusya kendini, belki, daha çok diş gösterecek hale getirebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ruslar nerede duruyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rusya cephesini analiz etmek ABD tarafını analiz etmekten daha zor. ABD’nin kendisine kazanç sağlayan kaba güç kullanımını orada burada görüyoruz. Bu yüzden ABD’nin neye gücü var- neye yok analizi daha kolay yapılıyor. Rusya ise Ukrayna dışında zamanında ulaştığı pek çok cepheyi kaybetti. Büyük ihtimalle tüm cephelerde mücadele edemeyeceğinden tüm çabasını Ukrayna savaşını sürdürmeye yoğunlaştırdı. Bu savaş bağlamında sadece Donbass’ın kontrolünü içermeyen maksimalist hedefleri vardı. Bu hedefleri Alaska Zirvesi arifesinde Rusya terk etmiş değil. Hedefler için savaşı sürdürme kapasitesi üzerinden ABD ile pazarlık yapacak gücü var mı bunu bilmiyoruz. Bu noktada Rusya kapalı bir kutu. Nükleer tehdit ve restleşme üzerinden daha çok şey yapabilir ama bunları yaptığı anda Batı ile arasındaki Soğuk Savaş’ı başka bir boyuta yükseltir ve belki Trump yönetimini kaybeder. Bunu istemiyor. Öte yandan ABD, Donbass’ı filan gözden çıkartmış görünse de Kiev’i gözden çıkartır mı bilemiyoruz. Bugüne kadar Truump yönetimi bile Kiev’in düşmesine neden olacak bir kapıyı Rusya için açmadı. Dolayısıyla büyük güç pazarlıklarında çok konuşulmayan kim ne kadar tavizi neden verecek noktası hala belirsiz. Alaska Zirvesi, dağ fare doğursa da, önemli çünkü bu belirsizliklerin bir kısmını giderecek bir resim elimizde olacak.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 15 Aug 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Riyad çağrısı: Ukrayna savaşında dönüm noktası mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/riyad-cagrisi-ukrayna-savasinda-donum-noktasi-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/riyad-cagrisi-ukrayna-savasinda-donum-noktasi-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu anlaşma Zelensky’nin Oval Ofis faciasından sonra Trump’ın isteği olan 30 günlük acil ateşkese evet demesi anlamına geliyor. Anlaşmanın açıklandığı Salı gününden bugüne savaşın dönüm noktasına geldik mi diye soran çok. Bu soru haksız değil zira Zelensky’nin Trump’ın teklifine evet demesi yani savaşı sürdürme noktasında Trump’ın koyduğu bariyerler karşısında savaşın sürdürülebilir olmadığını kabul etmesi son derece önemli. Muhtemel barış anlaşması hangi şartlarda kotarılır, nasıl kabul ettirilir daha bu konuda net olamıyoruz. Zira Ukrayna’nın egemenlik noktasında kayıplarını kabul etmesi zor olacaktır. Öte yandan Rusya ateşkes işine yarasa da ateşkesten ziyade kalıcı barış arzusu içerisinde hareket ediyormuş gibi davranıyor. Bir yandan da Kursk bölgesinde ele geçirilen savaş esirlerine savaş esiri değil terörist olarak davranılacağını açıklayarak, müzakereleri eski maksimalist hedeflerine oturtacağı sinyali veriyor. Durum bu haldeyken Ukrayna’nın ABD desteği olmadan savaşı sürdüremeyeceğini kabul etmiş olması son derece önemli ve ABD-Rusya müzakerelerinde ABD’nin elini güçlendiriyor. Washington bu savaşı bitirip, Rusya ile yakınlaşmayı küresel açıdan önemli konulara getirmek istediği için (örneğin silahların kontrolü meselesi) savaşın sonuna, iki hafta önce Zelensky-Trump görüşmesi sonrası uzaklaştığımız yerden daha yaklaştığımızı söyleyebiliriz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna’nın ateşkesi kabul etmesi önemli&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zaten Oval Ofiste, bir anlamda dayak yedikten sonra, Zelensky ABD ile ilişkileri iyileştirmenin yolunu bulmaya çalışacağı mesajını vermişti. Meselenin iki boyutu var. Birisi Avrupa’nın gerçekliği ile ilgili, diğeri sahadaki askeri gerçeklikle. Zelensky, yapılan bunca anlaşma ve verilen onca sözden sonra Avrupalı aktörlerin sürekli finansal ve askeri desteğine güvenmekte zorlanıyor. Avrupa’nın desteği Ukrayna’nın savaşın tarafı olarak söz söyleme hakkını, yaptığı savaşın meşruiyetini tanıdığından Kiev için önemli, ama Zelensky ABD’nin Avrupa-Atlantik güvenliğinden çekilmeyi dillendirdiği bir dönemde Avrupa’nın öncelliğinin Ukrayna değil Avrupa güvenliği ve caydırıcılığı olduğunu hissediyor olmalı. Bu noktada Ukrayna, Avrupa adına Rusya’nın güvenlik tehdidi sayılması için, Avrupalı aktörleri koordine olmaya teşvik etmek için bir güzel sebep. Fakat, Ukrayna’nın güzel bir sebep olmaktan öte bir desteğe ya da savaşın bitirilip toparlanmasının sağlanmasına ihtiyacı var. Nihayetinde Ukrayna’nın da Avrupalıların da kazanamadığı bir savaştan bahsediyoruz.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sahadaki askeri gerçeklik bu kazanamama hali ile yakından ilişkili. ABD’nin askeri ve istihbarat yardımı olmadan sadece Avrupa’nın sağlayabildikleri ile Ukrayna ordusunun savaşı sürdürmesi oldukça zor. Rusya’nın Kursk bölgesinde ilerleyişini hızlandırması ve Ukrayna güçlerinin elindeki merkezleri birer birer ele geçirmesi bu açıdan Ukrayna kuvvetlerinin Ukrayna topraklarında zaten de-facto bir direniş/savunma hattının berisine çekilmek zorunda kalacağı olarak yorumlanıyordu. Gerçi Salı akşamı Riyad’da taraflar anlaşmadan önce Ukrayna- mesaj niteliğinde bir saldırıyı- Rus topraklarında Moskova yakınlarında gerçekleştirdi. İstihbarat açısından tamamen kör bir aktörün gerçekleştirebileceği bir saldırı bizce değildi yapılan ve zaten bu saldırı ile ABD-Ukrayna hattından anlaşma çıkacağı beklentisi de artmıştı. Çok sayıda siha ile Ukrayna, Moskova’nın enerji ihtiyaçlarının önemli bir kısmını karşılayan tesisleri hedef aldı. Ray sistemleri, uluslararası havaalanlarının çevresi filan zarar gördü. Bu saldırının benzerleri elbette Ukrayna tarafından daha önce de yapılmıştı ama şimdi Salı akşamı bir aylık acil ateşkes çağrısından hemen önce yapılması, kimi uzmanlara göre Moskova semalarında bir sürü Ukrayna sihasının uçabildiğinin Kremlin’e gösterilmesi demek, yani Ukrayna kendisinin kabul etmek zorunda kaldığı teklifin Rusya tarafından da kabul edilmesini ve hava saldırılarının bir an önce durmasını arzu ediyor. Trump’ın Rusya ateşkesi kabul etmez ise Rus ekonomisini hedef alacağım türevi açıklamaları da bu bağlamda okunabilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Moskova gönülsüz görünüyor, çünkü&amp;hellip;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada Rusya’nın Peskov’un ağzından “acelemiz yok” dediğini duyuyoruz, Putin askeri görünümlü bir kıyafet ile Kursk’un adım adım yeniden geri alınmasını denetlediği odada “savaşa devam mesajı veriyor”. Bu mesajlar, Rusya’nın da savaşı bitirmek ve ateşkese sahip olmak istediği gerçeğini gölgeliyor. Moskova şimdilik bu tercihi bilinçli yapıyor gözüküyor. Tabi Kursk’un yeniden kontrol altına alınması ve Rus havasavunma sistemlerinin işlediğinin gösterilmesi önemli çünkü bunlar üzerinden Ukrayna’ya müzakere masasında fazla bir hareket alanı tanınmayacak. Ama daha önemlisi Rusya, ABD’nin a) Ukrayna’ya verilecek güvenceler b) ateşkes/barış anlaşması sonrası Avrupa-Atlantik dünyasının geleceği konusunda ne düşündüğünü bilmeye ihtiyacı var. Hep tekrarladık, Moskova sahada maksimalist amaçlarını değiştirerek sadece Doğu Ukrayna’nın kontrolü için mücadele edebilir ama aslında siyasi maksimaliziminden hiç vazgeçmedi. Yani, Ukrayna’nın NATO üyelik perspektifinin rafa kaldırılmasını, rejim değişikliğini ve Ukrayna’nın silahsızlandırılmasını talep etmeye devam ediyor gözüküyor. Son Riyad zirvesinde Ukrayna ve ABD’li temsilciler arasında güvenlik garantileri meselesinin konuşulduğunu Rubio ve Waltz’un açıklamalarından öğrendik ama ne konuşulduğu, bir karara varılıp varılmadığını bilmiyoruz. Henüz kıymetli madenler anlaşması da imzalanmış değil, ama taraflar imzalamaya söz veriyorlar. Bu anlaşma için Kiev’in güvenlik garantilerini masaya getirdiği hatırlanırsa, Rusya’nın ABD’nin bilgilendirmesini bekliyoruz açıklamasının mahiyeti daha iyi anlaşılır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rusya’nın Ukrayna’da kontrol ettiği alanın Rus egemen toprağı olarak sayılması isteği bizi şaşırtmıyor. Ukrayna’nın kuzeydoğusunun silahsızlandırılması isteği de. Rusya’nın Odessa hakkında ne düşündüğü ve Ukrayna’nın Odessa’nın güvenliğini sağlama garantisini silahsızlandırma talepleri ile akamete uğratıp uğratmayacağı bilinmiyor. Bu noktada Moskova’da bazı kurumların yayınladığı raporların ABD basınına yansıması tesadüf değil. Rusya Ukrayna da kazanç peşinde, aslında bakarsanız ABD de öyle, ve bu kazancı sağlarken Ukrayna savaşı Rusya-ABD arasındaki önce yakınlaşma, sonra da önemli konulardaki pazarlıklar için bir fon olarak kullanılıyor. Bu nedenle Rusya’nın havada süzülen ateşkes önerisine atlamasını beklemiyoruz. Tam bu satırı yazdığımız anda da zaten Kremlin’in ABD arabuluculuğunda önerilen 30 günlük ateşkesi reddettiği haberi geldi. Haber doğruysa Moskova Kursk’un kurtuluşunu gerçekleştirmeyi amaçladığını ve Ukrayna’ya 30 gün tanımanın bu koşullarda anlamsız olduğunu söylemiş. Bu bir yandan Kiev’e kuvvetlerini tamamen Kursk’tan çek de demek. Rusya’nın direnç kabiliyeti savaşı bu noktaya kadar getirdiğine göre hafife alınmamalı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu direnç kabiliyeti nedeniyle kolu kırık da olsa Moskova Washington ile tango yapabiliyor. İki adım ileri, üç adım geri&amp;hellip; Zelenky’nin ateşkesi kabul etmesi bu dansın ritmini değiştirmedi ama Ukrayna’nın bu dansın tam anlamıyla parçası olmadığını kabul etmesi, gelecekte de edebileceğini göstermesi bakımından önemli bir gelişmeydi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Fri, 14 Mar 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
</channel>
</rss>