<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

<channel>
<title><![CDATA[Analiz Gazetesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr]]></link>
<description><![CDATA[Son 25 Rss Beslemesi - Analiz Gazetesi]]></description>
<generator>Analiz Gazetesi</generator>
<item>
<title><![CDATA[Gökyüzünden düşen mavi yıldızlar]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/gokyuzunden-dusen-mavi-yildizlar/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/gokyuzunden-dusen-mavi-yildizlar/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Kuzey Amerika yerlilerinin, yaban mersinlerine alelade bir çalı meyvesi gibi değil de &quot;Yıldız Meyvesi&quot; demesinin ardında da işte böyle derin ve trajik bir sebep yatar. Çünkü bu meyveyi dalından kopardığınız uçta, beş köşeli bir yıldız şekli gizlidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ojibwe kabilesinin efsanelerine göre, çok sert geçen bir kışın ortasında kabile büyük bir kıtlık yaşar. Çaresizlik içinde, ölümün soğuk nefesini enselerinde hissederken gökyüzüne yakarırlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yüce Ruh, bu umutsuzluğa geceleyin gökyüzündeki yıldızları yeryüzüne indirerek cevap verir. Sabah uyandıklarında, çalılıkların arasında gökten düşen o mavi yıldızları bulurlar; yani bu meyve, aslında ölümün kıyısından dönüşün ta kendisidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizim buralarda ise kıtlık midelerde değil, yıllardır vizyonumuzda, ihracat politikalarımızda yaşanıyor. Devasa karpuzlarla, dağ gibi yığılmış soğanlarla, sadece kantarda ağır çekiyor diye gururlandığımız o &quot;dökme&quot; tarım sevdasında boğuluyoruz. Tonajın, niteliği döverek komaya soktuğu bu topraklarda, küçücük mavi bir meyvenin milyarlarca dolarlık bir kurtuluş olabileceğini düşünmek koca bir hezeyan gibi geldi bize.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Biz bu &quot;mavi yıldızların&quot; ardındaki ekonomik gerçekliği fark edene kadar, onları lüks pastanelerin vitrinlerinde anlamsız bir süs olarak çürümeye terk ettik. İşte tam bu vizyon kıtlığının ve bitmek bilmeyen o gecikmişlik hissinin ortasında, gökyüzünden düşen yıldızları toplamaya karar verenler de var: DCT Trading... 2007&#039;de Levent Sadık Ahmet tarafından kurulan ve pamuk ticaretiyle yola çıkan şirket, o bildik, güvenli suları tamamen terk etmeden yaban mersini üretimine el attı. Üstelik bunu bir deneme yanılma hevesiyle değil; 2021 yılında Yunanistan’da kurdukları çiftlikle, işi mutfağında öğrenerek yaptılar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yunanistan&#039;daki bu yatırım, toplama işlemi hariç tüm bakım süreçlerinin yazılımlarla ve mekanize sistemlerle yönetildiği, yıl sonuna kadar 70 bin ağaca ulaşacak serinkanlı bir teknoloji üssüne dönüştü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi ise komşuda kanıtlanan bu liderliği ve teknolojik birikimi, asıl ait olduğu yere, Türkiye&#039;ye taşıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eylül ayında kurulan Bluefarm Tarım Teknolojileri şirketiyle, Edirne&#039;nin İpsala ilçesinde 206 dönümlük bir arazi üzerinde yeni ve güçlü bir temel atıldı. Hedef baştan konmuş: 100 bin ağaçlık devasa bir kapasite. Dahası, İpsala&#039;daki bu yatırım planının içine devletten yatırım teşvik belgesi almayı başarmış bir soğuk hava deposu projesi de entegre edilmiş durumda. Şirket, sözleşmeli tarım modeliyle bölgedeki üretim ekosistemini de genişletmeyi planlıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rakamların dili soğuk ama gerçektir. 2025 yılında 370,4 milyon TL brüt kâr, 177,9 milyon TL faaliyet kârı ve 2.709,2 milyon TL hasılat...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İpsala&#039;daki bu yaban mersini hamlesine Maxis Girişim Sermayesi de kayıtsız kalmamış ve 1,5 milyon euro yatırım ile yüzde 21,43 oranında bir ortaklık doğmuş. Hedefleri 2031 yılına kadar kendi üretimleriyle 1000 ton seviyesine ulaşmak. Çünkü artık katma değer, tır dolusu dökme buğdayın omuz çöktüren ağırlığında değil, o küçük mavi tanelerin içinde saklı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 31 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Makineler susuyor hazır giyim can çekişiyor]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/makineler-susuyor-hazir-giyim-can-cekisiyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/makineler-susuyor-hazir-giyim-can-cekisiyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ülkeye sağladığı net döviz girdisi, yarattığı milyonlarca kişilik istihdam ve &quot;Made in Türkiye&quot; etiketini dünyanın dört bir yanına taşıma misyonuyla her zaman övündüğümüz bu dev sanayi, 2025 yılının verileri ışığında adeta bir varoluş mücadelesi veriyor. Rakamlar, artık birer istatistik olmaktan çıkmış, acı bir gerçeğin habercisi haline geldi. Sektör, acil ve yapısal bir devlet müdahalesi olmadan bu fırtınayı tek başına atlatacak durumda değil.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tabloyu netleştirmek için en güncel verilere mercek tutalım. Türkiye İstatistik Kurumu&#039;nun (TÜİK) açıkladığı son Sanayi Üretim Endeksi, gerçeği gözler önüne seriyor. 2025&#039;in üçüncü çeyreğinde hazır giyim ve tekstil imalat sanayii, geçen yılın aynı dönemine göre %12&#039;lik bir daralma göstermiş durumda. Bu oran, imalat sanayii genelindeki daralmanın neredeyse iki katı. Kapasite kullanım oranları ise %70&#039;in altına inerek son beş yılın en düşük seviyesine geriledi. Bu, on binlerce makinenin sustuğu, yüzlerce fabrikanın vardiya küçülttüğü anlamına geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İhracat cephesinden gelen haberler de iç açıcı değil. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ve İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) tarafından hazırlanan 2025 yılı ilk sekiz aylık verilere göre, sektörün toplam ihracatı değer bazında bir önceki yıla göre %9, miktar bazında ise %14 oranında geriledi. En büyük pazarımız olan Avrupa Birliği&#039;ndeki ekonomik durgunluk şüphesiz en büyük etken. Ancak madalyonun diğer yüzünde, rakiplerimize karşı kaybettiğimiz kan var. Mısır, Bangladeş ve Vietnam gibi ülkeler, agresif fiyat politikaları ve daha düşük maliyet yapılarıyla Avrupa pazarından aldığımız payı her geçen gün törpülüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;REKABETİN ERİMESİ&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, bu noktaya nasıl geldik? Sorun tek bir nedene bağlanamayacak kadar karmaşık bir yapıya sahip. Üç madde altında kısaca toparlamak istiyorum:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ezici Maliyet Baskısı: Son üç yıldır artan enerji maliyetleri, rekor seviyelere ulaşan işçilik giderleri ve hammadde fiyatlarındaki öngörülemez yükselişler, üreticinin belini bükmüş durumda. TÜİK&#039;in Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) ile sektörün ihracat birim fiyatları arasındaki makas, üreticinin kar marjlarının nasıl eridiğini, hatta zararına çalıştığını net bir şekilde gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Finansmana Erişim Zorluğu: Yüksek enflasyonist ortamda firmaların işletme sermayesi ihtiyacı katlanırken, kredi faizlerinin rekor seviyelerde olması ve bankaların kredi musluklarını kısması, sektörü adeta nakit akışı krizine sokmuş durumda. Siparişini alan ancak üretim için gerekli finansmanı bulamayan sayısız firma, çaresizlik içinde kıvranıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rekabetçi Kur Politikasının Yokluğu: İhracatçının en önemli silahı olan rekabetçi kur avantajı, mevcut ekonomik konjonktürde neredeyse tamamen ortadan kalktı. Yurt içindeki maliyet artışları döviz kurundaki artışın çok üzerinde kaldığından, Türk ürünleri uluslararası pazarda pahalı kalıyor. Bu durum, fiyat odaklı alıcıların rotasını doğrudan rakip ülkelere çevirmesine neden oluyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sektördeki sivil toplum kuruluşları da alarm veriyor. Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) tarafından paylaşılan verilere göre, üyelerinin %60&#039;ı önümüzdeki altı ay içinde üretimlerini azaltmayı veya yatırımlarını tamamen durdurmayı planlıyor. Daha da endişe verici olanı, her üç firmadan birinin istihdam azaltmayı gündemine almış olması. Bu, önümüzdeki kış aylarında on binlerce çalışanın işsiz kalma riskiyle karşı karşıya olduğu anlamına geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;PANSUMAN DEĞİL YAPISAL TEDBİRLER ŞART&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Karşımızdaki tablo, günübirlik tedbirlerle veya &quot;bekleyip görelim&quot; politikasıyla aşılabilecek gibi değil. Hükumet, ekonominin bu stratejik kalesini korumak için derhal ve kararlılıkla devreye girmeli. Öncelikli olarak atılması gereken adımlar:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sektöre Özel Finansman Paketi: Kamu bankaları öncülüğünde, ihracat taahhüdüne bağlı, düşük faizli ve uzun vadeli &quot;Can Suyu Kredileri&quot; acilen devreye alınmalı. Bu, firmaların en azından üretim çarklarını döndürmesini sağlayacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Enerji ve İstihdam Destekleri: Sektörün en büyük maliyet kalemleri olan enerji ve işçilik üzerindeki vergi yükleri geçici bir süre için hafifletilmeli. Özellikle istihdamı koruyan firmalara yönelik SGK prim teşvikleri artırılmalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rekabetçiliği Koruyacak Adımlar: İhracatçıya nefes aldıracak, maliyet artışlarını dengeleyecek ve uluslararası pazarda fiyat tutturmasını sağlayacak makroekonomik politikalara acilen ihtiyaç var. Reeskont kredilerinin kapsamının genişletilmesi bu adımlardan biri olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yapısal Dönüşüm Teşviki: Devlet, sadece mevcut durumu kurtarmakla kalmamalı, sektörün geleceğini de planlamalı. Katma değeri düşük, fason üretim yerine; markalaşma, tasarım, inovasyon, teknik tekstil ve sürdürülebilirlik odaklı yeşil üretime yatırım yapan firmalara yönelik özel teşvik programları tasarlanmalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak, Türk hazır giyim ve tekstil sektörü, kendi kaderine terk edilemeyecek kadar büyük ve stratejik bir öneme sahip. Bugün kaybedilecek her bir fabrika, sadece bir bilanço rakamı değil, aynı zamanda kaybedilmiş bir ihracat kalesi, sönen bir ocak ve ülkenin geleceğinden çalınan bir umut. Vakit, pansuman tedbirlerle geçiştirilecek vakit değil; vakit, ekonominin bu vefalı lokomotifi raydan tamamen çıkmadan, kararlı ve yapısal adımlar atma vakti. Aksi takdirde, bu sessiz çığlık, yakın gelecekte tüm ekonomiyi sarsacak bir fırtınanın habercisi olabilir.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 30 Sep 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yağmuru kanalizasyona uğurlama sanatı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yagmuru-kanalizasyona-ugurlama-sanati/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yagmuru-kanalizasyona-ugurlama-sanati/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ama nedense konu gökyüzünden gelen o en aziz misafire, yani yağmura gelince tavrımız birden değişiyor. Sanki eve alacaklı gelmiş gibi davranıyoruz. Kapı duvar olmak ne kelime; asfalt, beton, kaldırım ne varsa döşüyor; &quot;Sakın ha!&quot; diyoruz o damlaya, &quot;Sakın toprağa değme!&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son günlerde uzmanların bas bas bağırdığı, ancak bizim kulak arkası ettiğimiz mesele tam olarak bu. Barajlar boşalınca suçluyu hemen buluyoruz: &quot;Bu sene de yağmadı mübarek!&quot; Gözümüz hep yukarıda. Bulut gelse de sevinsek diye bekliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama işin absürt tarafı şu: O beklediğimiz yağmur yağdığında, şehirlerimiz adeta devasa bir &quot;Kaydırmaca&quot; pistine dönüşüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şehir planlamacılarının feryadını duymuşsunuzdur; kentleri öyle bir beton zırhla kapladık ki, toprağın &quot;sünger&quot; olma özelliğini unutturduk. Zavallı toprak, üzerindeki on santimlik asfaltın altından &quot;Bir yudum su!&quot; diye bağırıyor ama nafile. Yağan yağmur, toprağa sızıp yeraltı sularını beslemek, geleceğimize can suyu olmak istiyor; biz ne yapıyoruz? Onu en hızlı, en pratik şekilde kanalizasyona postalıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evet, yanlış duymadınız. İçme suyu kaynağımız olan o tertemiz yağmuru, şehrin bütün pisliğiyle harmanlayıp, &quot;Hadi bakalım doğru kanalizasyona, oradan da denize!&quot; diyerek uğurluyoruz. Sonra da dönüp &quot;Kuraklık var azizim, su stresi çekiyoruz&quot; diye entelektüel sohbetler yapıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu, susuzluktan kırılırken elindeki dolu su şişesini tuvalete boşaltıp sifonu çekmekle eşdeğer bir zeka pırıltısı değil de nedir?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir de işin &quot;Isı Adası&quot; boyutu var ki, tam evlere şenlik. Şehri boydan boya kara asfalta ve gri betona boyadığımız için, güneş tepedeyken şehir oluyor size devasa bir radyatör. Etraf ısınıyor, biz terliyoruz, terledikçe su içiyoruz, klima açıyoruz, barajı daha çok sömürüyoruz. Yani betonu dökerek hem suyun toprağa inmesini engelliyoruz hem de harareti yükseltip daha çok su tüketiyoruz. Kendi kuyruğunu kovalayan kedi gibiyiz ama ortada yakalanacak kuyruk da kalmadı, hepsi kurudu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ha, bir de yönetmeliklerimiz var tabii. &quot;2000 metrekare üzerindeki parsellere yağmur suyu toplama zorunluluğu&quot; gibi kulağa hoş gelen ama pratikte &quot;devede kulak&quot; kalan kurallar. Şehirdeki binaların çoğu kibrit kutusu kadar parsellere sıkışmışken, bu kural &quot;Okyanusu çay kaşığıyla boşaltmaya&quot; benziyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Velhasıl kelam, mesele sadece gökyüzündeki bulut değil, yeryüzündeki akıl tutulması. Dünyada elalem &quot;Sünger Şehir&quot; modeline geçip suyu emmenin derdindeyken, biz suyu &quot;uzaklaştırılması gereken bir atık&quot; muamelesiyle kovalıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Belediyeler ruhsat verirken &quot;Bunun otoparkı var mı?&quot; diye soruyor da, &quot;Kardeşim bu binanın çatısına düşen su nereye gidecek?&quot; diye sormuyorsa, biz daha çok yağmur duasına çıkarız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Duayı edelim tabii, zararı yok. Ama duadan sonra elimizdeki betonu toprağın üzerinden çekmezsek, gökten yağmur değil altın da yağsa, biz onu da kanalizasyona göndeririz bu kafayla.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 30 Dec 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TETSİAD seçim yarışında iletişimin gücü başkanı belirledi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/tetsiad-secim-yarisinda-iletisimin-gucu-baskani-belirledi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/tetsiad-secim-yarisinda-iletisimin-gucu-baskani-belirledi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ancak bu seçimin sonuçları, salt rakamlardan çok daha fazlasını ifade ediyor. Her şeyden önce, bu yoğun katılım, son dönemde karamsar bir tablo çizerek &quot;tekstilden çıkılması gerekiyor&quot; diyenlere verilmiş en net, en güçlü cevap oldu. Sektör, &quot;Biz buradayız, güçlüyüz ve geleceğimize sahip çıkıyoruz&quot; mesajını gür bir sesle haykırdı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seçimin kendisi ise hem centilmenlik hem de rekabet açısından örnek niteliğindeydi. Son ana kadar süren tatlı bir çekişme, seçimin tamamlanmasıyla yerini dostluğa ve birliğe bıraktı. İki başkan adayının da sonuçlar açıklandıktan sonra el sıkışarak sektör için birlik mesajı vermesi, sadece ev tekstili camiasına değil, tüm Türkiye&#039;ye değerli bir demokrasi dersi niteliğindeydi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, bu çekişmeli yarışı son düzlükte Murat Şahinler&#039;in lehine çeviren anahtar neydi? Sandıktan çıkan sonuca baktığımızda, kazananı belirleyen ana unsurun &quot;iletişim&quot; stratejisi olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seçim sürecini yakından takip edenler, son bir aylık döneme kadar Ufuk Ocak&#039;ın bir adım önde olduğunu biliyordu. Ancak Murat Şahinler ve ekibi, özellikle bu kritik son dönemde, iletişimi doğru ve etkin bir şekilde kullandı. Doğru mesajları, doğru kanallardan ve doğru bir zamanlamayla sektöre ulaştırdılar. Geride oldukları bir yarışı, etkili bir iletişim kampanyasıyla kendi lehlerine çevirmeyi başardılar. Üyelere dokundular, projelerini net bir dille anlattılar ve bir kazanma ivmesi yakaladılar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diğer yanda ise Ufuk Ocak ve ekibinin, tecrübe ve birikimlerine rağmen, iletişim açısından zayıf kaldığını gözlemledik. Özellikle kampanyanın ulusal basında ses getirememesi, geniş kitlelere ulaşmada bir eksiklik yarattı. Günümüz dünyasında, sadece sektör içi değil, kamuoyu nezdinde de bir gündem oluşturamamak, en güçlü projelerin bile yeterince anlaşılamamasına neden olabiliyor. Bu yarışta, iletişimin gücünü arkasına alan taraf, sandıkta da gülen taraf oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seçimin perde arkasının kazananı ve kaybedeni&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Elbette, TETSİAD gibi güçlü bir sivil toplum kuruluşunun seçimlerinin yankıları sadece sektörle sınırlı kalmadı. Perde arkasında, yani kulislerde, bu seçimin daha büyük hedefler için bir basamak niteliğinde olduğu fısıldanıyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kulislerde, TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) başkanlığı için ismi geçen Ahmet Öksüz bu yarışta Murat Şahinler&#039;i destekledi. Şahinler&#039;in kazanması, Öksüz&#039;ün sektör üzerindeki etkisini ve gücünü teyit etmiş oldu ve TİM başkanlığı yolunda kendisine çok büyük bir artı kazandırdı. Desteklediği adayın ipi göğüslemesi, onun stratejik hamlesinin bir başarısı olarak kayıtlara geçti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aynı kulislerde, TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) başkanlığı için adı geçen İbrahim Burkay ise Ufuk Ocak&#039;ı destekledi. Ocak&#039;ın yarışı kaybetmesi, Burkay&#039;ın bu önemli kalede fire vermesi olarak yorumlandı ve TOBB yolundaki hanesine bir eksi olarak yazıldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak, TETSİAD genel kurulu, bizlere bir kez daha şunu gösterdi: Günümüz dünyasında en iyi fikirlere, en iyi projelere sahip olabilirsiniz; ancak bunları hedef kitlenize doğru ve etkili bir şekilde iletemiyorsanız, zafere ulaşmanız mümkün değil. Ev tekstili sektörü, verdiği demokrasi dersinin yanı sıra, iletişimin gücünün bir seçimin kaderini nasıl belirlediğini de çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Şimdi yeni Başkan Murat Şahinler ve ekibine düşen görev, seçim sürecindeki bu dostane atmosferi ve birlik mesajını kucaklayarak, vermiş olduğu vaatleri yerine getirip sektörü daha da ileriye taşımak. Aynı zamanda ekonomik olarak bu zorlu dönemde Başkan Şahinler büyük bir sınavın da içinde olacak.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 28 Oct 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kurumsal tüyme stratejisi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/kurumsal-tuyme-stratejisi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/kurumsal-tuyme-stratejisi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu kelimeler, kurumsal dünyanın en etkili ağrı kesicileridir. Bilanço kan ağladığında, Excel tablolarındaki devasa eksi haneleri kırmızıdan pembeye çevirmeye yararlar. Bunun en şahane, en taze ve en absürt örneğini bu hafta Sabancı Holding – CarrefourSA cephesinde izliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yıllardır &quot;perakendenin devi&quot;, &quot;alışverişin süperi&quot; diye parlatılan CarrefourSA... Geçtiğimiz yıl milyarlarca lira zarar etmiş, sırtında 20 milyar liraya yakın devasa bir borç küfesi var. Bildiğiniz gemi batıyor. Peki, Sabancı Holding bu devasa finansal enkazı A101’in sahibine devrederken durumu basına nasıl açıklıyor dersiniz? &quot;Ana amaç portföyü büyütürken getiriyi artırmak, kaynaklarımızı daha yüksek alanlara yönlendirmek...&quot; Meali: Batıyoruz, gemiyi terk ediyoruz ama sorsanız stratejik olarak sadeleşiyoruz!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu durum bana hep su alan bir geminin güvertesinde verilen o şatafatlı PR kokteyllerini hatırlatıyor. Alt katta makine dairesini su basmış, gemi yan yatmış, ama yönetim kurulu güvertedeki şezlongların yerini değiştirip yolculara &quot;İşte yeni nesil, rüzgarla uyumlu, aerodinamik seyahat deneyiminiz!&quot; diye bağırıyor. Kurumsal dünyada &quot;sadeleşme&quot; masalı tam olarak budur. 20 milyarlık borcu bir başkasına devredip &quot;getirisi yüksek alanlara odaklanıyoruz&quot; derseniz, o kriz bir anda buharlaşır ve siz de koca bir fiyaskodan vizyonerlik destanı çıkarırsınız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin rakamsal ve kültürel boyutuna bakınca tablonun absürtlüğü daha da katlanıyor. Sabancı ve Fransız Carrefour Grubu&#039;nun ellerindeki yüzde 89,28’lik devasa payı tek kalemde kime devrettiğine bir bakın: Yeni Mağazacılık A.Ş., yani hepimizin bildiği adıyla A101. Bir tarafta bin küsur şubesinde ithal peynirler, egzotik ejder meyveleri ve taze deniz ürünleriyle &quot;premium&quot; bir yaşam tarzı satan devasa bir yapı; diğer yanda 13 binden fazla şubesiyle palet üzerinden indirimli tuvalet kağıdı ve perşembe günleri &quot;aktüel ürün&quot; satan sokak arası devi. Bu sadece basit bir hisse satışı değil; plaza dilindeki o süslü &quot;segmentasyon&quot; masalının, Türkiye&#039;nin enflasyonist duvarına toslayıp üç harfli market gerçeğine kayıtsız şartsız teslim oluşudur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin en kara mizah tarafı ise devasa hipermarketlerin, &quot;gurme&quot; reyonların ve o fiyakalı Fransız perakende kültürünün dönüp dolaşıp finalde A101 poşetine girmesi. Yıllarca tüketiciye Avrupa standartlarında yaşam tarzı satmaya çalışıp, finalde kasadaki nakit bitince o meşhur &quot;Harca harca bitmez&quot; diyen indirim marketinin kalesine sığınmak... Kredi faizleri yüzde ellileri, enflasyon yüzde yetmişleri vurana kadar kimsenin aklına gelmeyen o &quot;yeni odak&quot;, şirket nefessiz kalınca aniden muazzam bir aydınlanma anı oluveriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tabii bu &quot;stratejik vizyonun&quot; bir de şirket koridorlarındaki yankısı var. Yönetim katında milyonluk huzur hakları &quot;portföy optimizasyonunu başarıyla yönettik&quot; kılıfıyla dağıtılmaya devam ederken, nedense &quot;çeviklik&quot; kılıcı hep ilk olarak alt kademedeki kasiyerin, depo çalışanının tepesine iniyor. Kâr marjları yüksekken dillerden düşmeyen o meşhur &quot;biz büyük bir aileyiz&quot; tablosu, rüzgar tersine döndüğünde hızla duvardan iniyor ve yerine &quot;kaynakların verimli kullanımı&quot; isimli buz gibi bir Excel çizelgesi asılıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rakamların yalan söylemediği, sadece janjanlı kelimelerle maskelendiği bir dönemden geçiyoruz. Şirketlerimiz o kadar esnek ki, uçurumdan düşerken bile bunu &quot;yerçekimiyle sinerji yaratarak dikey büyüme&quot; olarak pazarlayabiliyorlar. Belki de ekonomi sayfalarında artık sadece bilançoları değil, batan gemiden filikaya atlayanların bu &quot;satır arası&quot; çevirilerini de yayımlamamız gerekiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 28 Apr 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Peyzajcıdan implant hırdavatçıdan diş alır mıydınız?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/peyzajcidan-implant-hirdavatcidan-dis-alir-miydiniz/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/peyzajcidan-implant-hirdavatcidan-dis-alir-miydiniz/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;4 saatlik uçuş mesafesindeki coğrafyanın diş üssü gibiyiz. Rakamlar ortada; dünyada bu işi yapan 40 ülke arasında ihracatta 16. sıraya tırmanmış bir sektörden bahsediyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak vitrindeki bu ışıltılı başarının arka planında hem halk sağlığını hem de sektörün geleceğini tehdit eden karanlık bir tablo var. Geçtiğimiz günlerde İMPLANTDER Başkanı Oğuz Akyüz ile sektörü masaya yatırdık. Akyüz’ün anlattıkları, tabiri caizse kan donduracak cinstendi. Sektördeki kayıt dışılığın yüzde 20’lerde olduğunu biliyorduk ama işin &quot;kimler&quot; tarafından yapıldığını duyunca insan hayrete düşüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ticaret Bakanlığı müfettişlerinin tespitlerine göre; implant ithalatı yapan firmalar arasında peyzajcılar, kuyumcular, hatta hırdavatçılar var! Düşünebiliyor musunuz? Bahçenize çim eken ya da vitrininde altın tartan bir işletme, çenenize takılacak titanyum vidayı ithal ediyor. Tıbbi yetkinlik yok, sterilizasyon bilgisi yok, sadece fırsatçılık var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir diğer büyük tuzak ise &quot;Alman Malı&quot; efsanesi. Bizim insanımızda &quot;Alman yapımıysa sağlamdır&quot; algısı kemikleşmiş. İşte bu algı, şimdilerde en büyük dolandırıcılık malzemesi. Merdiven altında üretilen, ne olduğu belirsiz ürünler, Almanya’da kurulan tabela şirketleri üzerinden, yani sadece bir &quot;posta kutusu&quot; adresi kullanılarak Türkiye’ye sokuluyor. Üzerine &quot;Made in Germany&quot; damgası vuruluyor, ama arkasında ne bir fabrika var ne de bir Ar-Ge.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oğuz Başkan durumu o kadar çarpıcı bir örnekle özetledi ki, üzerine söz söylemek zor: &quot;Bu iş, ne yediğini bilmeden döner yemeye benziyor. Et yediğinizi sanırsınız ama içindeki martı eti midir bilemezsiniz.&quot; Ağzınıza takılan o uygun fiyatlı implantın, 3 sene sonra firması battığında ya da enfeksiyon yarattığında karşınızda muhatap bulamıyorsunuz. O vida, ağzınızda pimini kimsenin bilmediği saatli bir bombaya dönüşüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, çözüm ne? Aslında çözüm, sorunun kaynağında; yani gümrük kapılarında gizli. Bugün mahalledeki markette basit bir ateş ölçer satmak için bile bakanlıktan ruhsat istenirken, vücudun içine yerleştirilen implantlar gümrükten &quot;elini kolunu sallayarak&quot; geçebiliyor. İthalat aşamasında &quot;Senin tıbbi cihaz belgen var mı?&quot; diye sorulmuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sektörün talebi net ve son derece makul: Sağlık Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı sistemleri entegre edilmeli. Gümrük memuru ekranına baktığında, ithalatçının yetki belgesini ve ürünün ÜTS (Ürün Takip Sistemi) kaydını görmeli. Belge yoksa, geçiş de olmamalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu basit &quot;dijital köprü&quot; kurulursa, çantacılar ve fırsatçılar bir gecede sistem dışı kalır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Cep telefonuna 150 bin lira verirken düşünmeyen, ancak ömür boyu vücudunda taşıyacağı sağlık ürününde &quot;en ucuzunu&quot; arayan vatandaşımızın da şapkasını önüne koyma vakti geldi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yerli sanayicimiz Avrupa’nın en sıkı regülasyonlarına (MDR) hazırlanıp dünya liginde oynarken, kendi kalemize gol atmayalım. Gümrükteki o küçük &quot;mevzuat boşluğunu&quot; kapatmak hem vatandaşın sağlığını hem de Türkiye’nin marka değerini kurtaracaktır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 27 Jan 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkiye'nin damla damla biten mirası]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turkiyenin-damla-damla-biten-mirasi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turkiyenin-damla-damla-biten-mirasi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ne var ki, o coşkulu akış yerini giderek endişeli bir fısıltıya bıraktı. Bugün, Türkiye sadece iklim değişikliğinin getirdiği kuraklıkla değil, yanlış politikalar ve bilinçsiz tüketimle de boğuşarak bir su krizinin eşiğinde duruyor. Bu, sadece bir çevre sorunu değil, aynı zamanda bir gelecek meselesi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, coğrafi olarak su zengini bir ülke gibi görünse de durum pek de öyle değil. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri su stresi altında yaşarken, bu küresel krizin rüzgârları bizi de etkiliyor. Tarih, suyun sadece yaşam için değil, aynı zamanda iktidar için de ne denli kritik olduğunu defalarca gösterdi. Mezopotamya’da Fırat ve Dicle nehirleri etrafında kurulan medeniyetler, suyun gücünü anlamıştı. Ancak bu güç, aynı zamanda çatışmaların da kaynağı oldu. Gelecekte bu tür çatışmaların artacağı yönündeki bilimsel öngörüler, bizi şimdiden önlem almaya davet ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Genel açıdan baktığımızda, su krizinin birden fazla sebebi olduğunu görüyoruz. Başta iklim değişikliği olmak üzere, düzensiz yağış rejimleri, beklenmedik seller ve uzun süreli kuraklıklar, barajlarımızdaki su seviyelerini tehlikeli bir şekilde düşürüyor. Ancak tüm suçu doğaya atamayız. Yanlış su yönetimi ve plansız kentleşme, bu sorunu daha da derinleştiren insan yapımı faktörler olarak göze çarpıyor. Tarımsal sulamada hala verimsiz ve eski yöntemlerin kullanılması, nehirlerimizin ve göllerimizin sanayi ve evsel atıklarla kirlenmesi, su kaynaklarımızı bilinçsizce tüketmemize yol açıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu acı gerçek, son yıllarda kuruyan ve kuruma tehlikesiyle karşı karşıya kalan göllerimizin oranına bakıldığında daha da somutlaşıyor. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici’nin 2024 yılında yapmış olduğu açıklamada, Türkiye’nin son 60 yılda 240 gölünün 186’sı kurudu. Bu veri bizlere durumun ne kadar vahim olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Türkiye&#039;de kuruyan veya kuruma tehdidi altında olan önemli göllerden bazıları şunlar:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Akşehir Gölü: Nasreddin Hoca’nın maya çaldığı rivayet edilen bu tarihi göl, aşırı tarımsal sulama ve yanlış su politikaları nedeniyle neredeyse tamamen kurumuş durumda. Göl, artık büyük oranda otlak olarak kullanılıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Meke Gölü: &quot;Dünyanın nazar boncuğu&quot; olarak bilinen bu volkanik krater gölü, çevresindeki yeraltı sularının bilinçsizce çekilmesi sonucu tamamen susuz kaldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Marmara Gölü: Yakın geçmişe kadar önemli bir sulak alan ve kuş cenneti olan Marmara Gölü, tamamen kuruyarak bir otlağa dönüştü. Bu durum, göl çevresindeki ekosistemi ve biyolojik çeşitliliği olumsuz anlamda etkiledi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Beyşehir Gölü: Türkiye&#039;nin en büyük tatlı su göllerinden biri olan Beyşehir Gölü de ciddi tehdit altında. Aşırı su kullanımı ve kirlilik nedeniyle su seviyesi 26 metreden 3-4 metreye kadar düştü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eber Gölü: Afyonkarahisar&#039;ın simgelerinden olan Eber Gölü, büyük oranda kuruyarak bataklık haline geldi ve biyoçeşitliliğini kaybetti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seyfe Gölü: Kırşehir’de bulunan ve önemli bir kuş cenneti olan göl, su kaynaklarının kesilmesi ve kuraklık nedeniyle büyük ölçüde kurudu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, bu karanlık tabloyu aydınlatmak için ne yapmalıyız? Cevap hem bireysel hem de kolektif bir sorumlulukta yatıyor. Öncelikle devletin su politikalarını yeniden gözden geçirmesi, daha modern ve sürdürülebilir tarım uygulamalarını teşvik etmesi şart. Aynı zamanda, su altyapımızdaki kayıpların önüne geçilmeli ve yağmur suyu hasadı gibi yenilikçi teknolojiler yaygınlaştırılmalı. Bireyler olarak ise her bir damlanın kıymetini bilmek zorundayız. Kısaca söylemek gerekirse suyu bir “tüketim maddesi” değil, korunması gereken bir “yaşam kaynağı” olarak görmeliyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suyun damla damla tükeniyor olması, sadece kuruyan göller ve barajlar değil, aynı zamanda kuruyan bir geleceği de işaret ediyor. Bu durum karşısında sessiz kalmak, suyun sesini duymazdan gelmek anlamına geliyor. Bugün, musluktan akan suyun kıymetini bilmezsek, gelecek nesillere sadece kurak bir toprak ve susuzluk hikâyeleri miras bırakabiliriz. Bu yüzden, şimdi harekete geçme ve suyun kıymetini anlama zamanı. Yoksa, kulağa ütopik olarak gelse de bir damla suyun bile hayati önem taşıdığı, geleceğimizle yüzleşmek zorunda kalacağız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 26 Aug 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Teknoloji geliştikçe fakirleşiyoruz]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/vitrindeki-somuru-emperyalizmin-parlak-ambalajli-silahi-marka/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/vitrindeki-somuru-emperyalizmin-parlak-ambalajli-silahi-marka/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bugün cebimizde o günlerin süper bilgisayarlarından yüz kat daha güçlü cihazlarla geziyoruz. Dünyanın her yerine saniyeler içinde bağlanıyoruz. Peki, sonuç? Sonuç, modern zamanların en büyük paradoksu: Teknoloji tarihte görülmemiş bir hızla gelişirken, gelir adaletsizliği de aynı hızla derinleşti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dijitalleşme, şüphesiz hayatımızı kolaylaştırdı ama refahı tabana yayma konusunda sınıfta kaldı. Hatta tam tersine, sermayeyi daha önce hiç olmadığı kadar dar bir alana sıkıştırdı. Eskiden bir sanayi devinin binlerce kişiye istihdam yaratarak ürettiği değeri, bugün 50 kişilik yazılım ekipleriyle yönetilen milyar dolarlık şirketler üretiyor. Verimlilik artıyor, evet ama bu verimlilikten doğan pay, geniş kitlelerin cebine değil, o teknolojiyi elinde tutan azınlığın kasasına giriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün yaşadığımız şey basit bir geçim sıkıntısı değil; bu, dijital dünyanın dayattığı yapısal bir kırılma. Eskiden &quot;gelecek&quot; dediğimiz kavram öngörülebilirdi. Bir meslek seçer, ustalaşır ve oradan emekli olurdunuz. Bugünün dünyası ise lastik gibi; esnek, kaygan ve belirsiz. Teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki, adaptasyon yeteneği olmayan, dijital okuryazarlığı düşük kitleler sistemin dışına itiliyor. Eskinin orta sınıfı, bugünün yeni yoksulu olmaya aday hale geliyor. Çünkü makineleşme ve yapay zeka, sadece kol gücünü değil, artık zihin gücünü de tehdit ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ERİŞMEK YETMİYOR KULLANMAK GEREKİYOR&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Buradaki temel yanılgımız, &quot;internete erişimi&quot; bir çözüm sanmaktı. Oysa mesele sadece fiber kablolara sahip olmak değil. Asıl mesele, o kabloların taşıdığı veriyi işleyebilecek, ondan katma değer üretebilecek insan kaynağına sahip olup olmadığınız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eğer toplumun bir kesimi teknolojiyi sadece tüketmek (video izlemek, oyun oynamak, sosyal medyada gezinmek) için kullanıyor, çok küçük bir azınlık ise üretmek için kullanıyorsa, makasın kapanması imkansız. İşte fakirliğin arttığı nokta tam da burası. Biz dijitalleşmeyi ekranlara bakmak sandıkça, ekranın arkasındaki algoritmaları yazanlar ile o algoritmalara maruz kalanlar arasındaki uçurum büyüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu denklemin bir diğer acı yüzü de güvenlik arayışımız. Dünya o kadar karmaşık ve tekinsiz bir hale geldi ki, insanlar özgürlüklerinden feragat edip güvenli limanlara sığınmaya çalışıyor. Ancak ekonomik güvencesizlik, insanı daha kırılgan, daha korkak ve manipülasyona daha açık hale getiriyor. İnternet bizi özgürleştireceğine, yoksulluk korkusuyla bizi daha fazla çalışmaya, daha fazla tüketime ve sisteme daha sıkı bağlanmaya mecbur bırakan bir gözetim kulesine dönüştü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ÇIKIŞ YOLU NEREDE?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım ama teşhisi doğru koymadan tedaviyi bulamayız. Teknoloji kendi başına iyi veya kötü olamaz. Eğer sisteminizde adaletsizlik varsa, teknoloji o adaletsizliği de hızlandırır ve büyütür. Çözüm, teknolojiyi reddetmekte değil. Çözüm, dijital dönüşüm derken sadece şirketlerin kârını değil, toplumun sosyal dönüşümünü de hesaba katan politikalarda. Eğitim sistemini ezberden kurtarıp esnek zihinler yetiştirecek hale getiremezsek, gelir dağılımındaki uçurumu vergi ve sosyal politikalarla dengeleyemezsek, korkarım ki 5G hızıyla fakirleşmeye devam edeceğiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Artık şunu kabul etmeliyiz: İnternet geldi, dünya değişti ama sosyal adaletsizlik makası hiç olmadığı kadar açıldı. Alt gelir grubundan yukarıya sınıf atlamak çok zorlaştı. Çünkü bu yeni dünyada en kıymetli hazine veri, en ucuz şey ise maalesef insan emeği oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 25 Nov 2025 00:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Orta Doğu'da fuar yapma serabı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/orta-doguda-fuar-yapma-serabi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/orta-doguda-fuar-yapma-serabi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Avrupa pazarındaki doygunluğa karşı yönü Orta Doğu&#039;ya, MENA bölgesine çevirmişlerdi. Vizyon büyük, kelimeler parlak: &quot;Sanayi dönüşümü&quot;, &quot;yeni ticaret ağı&quot;, &quot;Avrupa&#039;dan Afrika&#039;ya köprü&quot;... Dinlerken bir an kendimi o köprüden geçerken hayal ettim ama köprünün ayakları pek de sağlam görünmüyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplantıda söz alıp o meşhur soruyu sormuştum: &quot;Bölgedeki istikrarsızlık ne olacak? Yatırımın riskleri, bölgesel çatışmalar, hukuksal yetersizlikler...&quot; diye art arda sıralamıştım çekincelerimi. Hani o an, salondaki sessizlikte &quot;Geleceği mi görüyorsunuz Hakan Bey?&quot; diyen çıkmadı belki ama vizyoner sunumların ardındaki o tozpembe tabloya ufak bir çomak sokmuş bulundum.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi geldiğimiz noktaya bakın. &quot;ABD, İsrail, İran&quot; derken Orta Doğu satrancında tahta devrildi. Füzeler, dronlar havada uçuşuyor, Riyad semaları yıldızlardan çok balistik füzelerle aydınlanıyor. İşin absürt tarafı, o savaş hengamesinde kimin kimi vurduğu, füzelerin nereden gelip nereyi hedef aldığı bile toz bulutunda birbirine karışmış durumda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tam da bu noktada insanın içinden şöyle bir diyalog geçmiyor değil:&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;- Savaş çıktı Olric.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Evet efendimiz, hem de tam fuar alanının ortasında.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;- Peki şimdi ne olacak B2B görüşmelerimiz?&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Siperde kartvizit dağıtacağız efendimiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Böyle bir distopyanın ortasında, 2026&#039;nın Kasım ayında Riyad&#039;da &quot;Industrial Transformation Saudi Arabia&quot; fuarını yapmak... İşte bu, elinde tek bir yaprağı kalmış bir papatyaya bakıp &quot;yapılacak, yapılmayacak, yapılacak...&quot; diye fal bakmaktan farksız. O tek yaprak da her an bir şarapnel parçasıyla kopabilir gerçi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mehtap Hanım (HFT &amp;amp; MENA Genel Müdürü) , Avrupa-Türkiye-MENA hattında ticaret ve iş birliği mekanizması kurduğunuzu söylemiştiniz. Mekanizma biraz fazla ısındı galiba, soğutma sistemleri (HVAC-R) fuarını öne mi çeksek? &quot;Türkiye&#039;yi küresel ticaretin merkezinde konumlandırma&quot; hedefi harika da, o merkezin etrafında şu an sirenler çalıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şirketler o meşhur &quot;SWOT analizlerinde&quot; Tehditler (Threats) kısmına &quot;Fuar alanına düşme ihtimali olan kıtalararası balistik füzeler&quot; şıkkını eklemişler midir acaba? Düşünsenize, elinizde çayınızla stantta beklerken, gökyüzünden süzülen bir dron, sizin o özenle hazırladığınız &quot;yeni nesil Endüstri 4.0&quot; vizyonunuzu bir saniyede &quot;Taş Devri 1.0&quot;a geri döndürebilir. Hukuk departmanı muhtemelen katılımcı sözleşmelerine &quot;Savaş, nükleer serpinti ve stant alanına dron çakılması gibi mücbir sebep durumlarında depozito iade edilmez&quot; maddesini çoktan iliştirmiştir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Belki de fuar endüstrisi için yepyeni bir pazar doğuyordur, kim bilir? &quot;Sürdürülebilir Sanayi Çözümleri&quot; derken asıl kastettikleri şey, radyasyona dayanıklı stant tasarımları veya sığınak içi havalandırma sistemleridir. Hatta açılış kurdelesini kesmek yerine, kırmızı butona basıp fuarı yerin yedi kat altında başlatmak daha &#039;inovatif&#039; bir yaklaşım olabilir. Ne de olsa krizleri fırsata çevirmek, modern iş dünyasının en sevdiği masaldır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi o günkü uyarımı cebimde tutarak, çok ciddi, biraz ironik ama tamamen gerçek bir merakla o soruyu tekrar soruyorum:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bütün bu kıyamet senaryosunun ortasında, gökyüzünden sözleşme değil ateş yağarken... Sahi, hâlâ Riyad&#039;da fuar yapacak mısınız? Yoksa stantlara çelik yelek ve sığınak krokileri mi eklemeliyiz?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Terminal Kadıköy'ün 15 liralık hela cirosu]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/terminal-kadikoyun-15-liralik-hela-cirosu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/terminal-kadikoyun-15-liralik-hela-cirosu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Söğütlüçeşme’nin uzun yıllar atıl kalmış, gri ve isli viyadük altı uzun süredir bir sihirli değnek bekliyordu. Beklenen oldu ve karşımıza janjanlı bir &quot;yaşam, kültür ve gastronomi merkezi&quot; çıktı: Terminal Kadıköy.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Lansman metinlerine, şatafatlı PR çalışmalarına bakarsanız ufkunuz iki katına çıkıyor. Dile kolay, 70 milyon Euro’luk devasa bir yatırım... Londra’nın meşhur Borough Market’ine, İspanya’nın Mercado’larına rakip, &quot;İşte Avrupa!&quot; dedirten bir vizyon. 45 bin metrekarelik dev bir alan, sürdürülebilirlik ilkeleri, doğal havalandırma, geri dönüşüm ve tam 21 farklı mutfak kültürünün sergilendiği açık mutfaklar... Kore sokak lezzetlerinden girip, Meksika tacolarından çıkabiliyorsunuz. Modern, vizyoner ve sokağın ruhunu yakaladığını iddia eden şahane bir konsept.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fakat bu görkemli rüya, insan bedeninin en temel, en kaçınılmaz biyolojik döngüsüyle karşılaştığı an, yerini bir anda acımasız bir Anadolu otogarı gerçekliğine bırakıveriyor.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nasıl mı? Diyelim ki o şık tasarımlı açık havada, loş ışıklar altında Uzak Doğu mutfağınızın tadını çıkardınız, üzerine artisan kahvenizi yudumladınız. Cüzdanınızı layıkıyla hafiflettiniz, ekonomiye can verdiniz. Her şey harika. Ta ki doğanın o ertelenemez çağrısı gelene kadar. Yönlendirme tabelalarını takip edip o sürdürülebilir, modern mimarinin kalbindeki tuvaletlere ulaştığınızda, karşınızda buz gibi turnikeler bitiveriyor.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve o meşhur Borough Market vizyonu, sizden içeri adım atabilmeniz için 15 TL talep ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Albert Camus bugün yaşasaydı, modern insanın içine düştüğü o &quot;absürt&quot; durumu anlatmak için muhtemelen Sisifos&#039;un tepeye taşıdığı kayayı değil; 70 milyon Euro&#039;luk bir gastronomi merkezinde, elinde artisan kahvesiyle 15 liralık tuvalet turnikesi önünde POS cihazına kredi kartını okutmaya çalışan vatandaşın varoluşsal krizini yazardı. Düşünsenize; turnike önünde kıvranırken bir yandan &quot;Acaba temassız çeker mi?&quot;, &quot;Ya 15 lira için şifre isterse?&quot;, &quot;Bağlantı hatası verip &#039;Bakiye yetersiz&#039; derse altıma mı yaparım?&quot; paniğiyle o bip sesini bekliyorsunuz. Kafkaesk bir bürokrasinin ortasında gibisiniz; şatoya kabul ediliyorsunuz, içeride krallar gibi ağırlanıyorsunuz ama en temel insani tahliyeniz için kapıya gişe memuru edasıyla yanıp sönen bir banka POS cihazı dikiliyor.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin ekonomik ve mantıksal absürtlüğü tam da burada başlıyor. Milyonlarca euroluk bütçelerle &quot;sokak kültürünü&quot; kapalı alana taşımakla övünen, makro düzeyde saraylar inşa eden bir işletme aklı; iş temel bir insani ihtiyaca gelince neden birdenbire mikro düzeyde şark kurnazlığına, &quot;şehir içi umumi tuvalet&quot; vizyonuna geri döner?&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dört kişilik bir aile olarak o modern sokak lezzetlerini tattıktan sonra, yemeğin faturasına bir de 60 TL&#039;lik &quot;sindirim vergisi&quot; ekleniyor adeta. Yönetim kurullarında sunulan o havalı fizibilite raporlarında, yatırımın geri dönüş süresini (ROI) hesaplarken &quot;Turnikeden geçecek mesane başına 15 TL&quot; diye bir gelir kalemi mi yarattılar, gerçekten merak ediyorum. Bir tesisin amortisman planına tuvalet turnikelerinden kesilecek temassız kredi kartı sliplerini, adeta &quot;tuvalet kullanımından kazanılan mil puanlarını&quot; dahil etmek, neresinden bakarsanız bakın sermayenin vizyonla imtihanından sınıfta kalmasıdır.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Üstelik mesele sadece o 15 lira da değil. Bu parayı ödediğinizde karşınızda pırıl pırıl, &quot;Avrupai&quot; standartlarda bir hizmet bulsanız içinizi bir nebze soğutacaksınız. Ancak ziyaretçi yoğunluğunun arttığı saatlerde sınırlı sayıdaki kabinler yüzünden kuyruklarda beklediğiniz, temizlik ve hijyenin zaman zaman o viyadük altının eski günlerini aratmadığı gerçeği de cabası.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sermayenin ve kapitalizmin işleyişini, metrekare başına düşen ciro hedeflerini elbette anlıyoruz. Ama galiba işletmeciler, bu devasa gastronomi merkezinin başarısını ne kadar yemek satıldığıyla değil, o yemeğin bedenden ne kadar kârlı bir şekilde tahliye edildiğiyle ölçüyor.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Günün sonunda tablo net: Eğer Londra, Madrid veya Berlin&#039;deki emsallerinizle yarışmak, kentin hafızasına kazınacak bir &quot;yaşam merkezi&quot; olmak istiyorsanız; önce misafirinizin en temel biyolojik ihtiyacını ticari bir fırsata, küçük bir haraca çevirmekten vazgeçeceksiniz.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aksi takdirde kapınıza dev puntolarla &quot;Terminal&quot; yazabilirsiniz; ama zihniyetiniz, o eski loş otogar tuvaletlerinde elinde peçeteyle bekleyen görevlinin vizyonundan bir milim bile öteye geçemez.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Feb 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dış ticaret rakamları yükseliyor peki ya iç ticaret?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/dis-ticaret-rakamlari-yukseliyor-peki-ya-ic-ticaret/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/dis-ticaret-rakamlari-yukseliyor-peki-ya-ic-ticaret/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ticaret Bakanlığı&#039;nın 2025 yılına ilişkin açıkladığı son veriler, ihracatımızın ve dolayısıyla dış ticaret hacmimizin geçen yılın aynı dönemine göre arttığını gösteriyor. Bu, şüphesiz ki ülke ekonomisi için sevindirici ve moral veren bir gelişme. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var: İç ticaret&amp;hellip;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rakamlar, uluslararası arenada Türk ürünlerine olan talebin canlılığını koruduğunu, sanayicimizin ve ihracatçımızın büyük bir gayretle dünya pazarlarında yerini korumaya çalıştığını gösteriyor. 2025&#039;in ilk sekiz ayında ihracatın geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 4,3&#039;lük bir artış göstermesi, dış ticaret hacmimizin ise yüzde 5,1 oranında büyümesi, alkışı hak eden bir başarıdır. Bu veriler, Türkiye&#039;nin üretim gücünü ve küresel tedarik zincirlerindeki önemini bir kez daha teyit ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, bu olumlu hava ülke içine, çarşıya, pazara, esnafın kasasına ve vatandaşın cüzdanına ne kadar yansıyor? İşte bu noktada, rakamların dili biraz daha farklı bir hikaye anlatmaya başlıyor. Dışarıda esen bu olumlu rüzgarların, içeride aynı etkiyi yarattığını söylemek maalesef pek mümkün değil. Son birkaç yıldır hayatımızın bir gerçeği haline gelen yüksek enflasyon, iç piyasada fiyatların sürekli olarak yükselmesine, alım gücünün ise giderek zayıflamasına neden oluyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vatandaşlar, temel ihtiyaçlarını karşılarken dahi etiketlerdeki değişimi anbean takip etmek zorunda kalıyor. Bir hafta önce aldığı bir ürünün fiyatının, bir sonraki hafta değiştiğini görmek artık kimseyi şaşırtmıyor. Bu durum, doğal olarak tüketici davranışlarını da etkiliyor. Harcamalar erteleniyor, öncelikler yeniden belirleniyor ve &quot;ihtiyaç&quot; ile &quot;istek&quot; arasındaki çizgi her zamankinden daha da kalınlaşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye İstatistik Kurumu&#039;nun (TÜİK) açıkladığı perakende satış hacmi verileri de bu durumu doğrular nitelikte. Yıllık bazda bir artış görülse de aylık bazda yaşanan dalgalanmalar ve özellikle toptan ticaretteki sert düşüşler, iç piyasadaki durgunluğun ve temkinli havanın bir işareti olarak okunabilir. Esnaf, artan maliyetler ile azalan talep arasında sıkışıp kalırken, vatandaş ise bütçesini denkleştirmekte zorlanıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Elbette, ekonominin dinamikleri karmaşıktır ve her veri farklı bir açıdan yorumlanabilir. Dış ticaretteki başarının, orta ve uzun vadede ülke ekonomisine döviz girdisi sağlayarak iç piyasayı da rahatlatma potansiyeli taşıdığı bir gerçek. Ancak bugünün gerçeği, dış ticaretteki başarının getirdiği morali, iç piyasada yaşanan fiyat artışları ve alım gücündeki erimenin gölgelediğidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi bir yanda ihracatla dünyaya açılırken, diğer yanda kendi içindeki ekonomik dengeyi bulmaya çalışıyor. Temennimiz, dış ticarette yakalanan bu ivmenin, enflasyonla mücadelede atılacak kararlı adımlarla desteklenmesi ve iç piyasada da yüzlerin gülmeye başlaması. Zira bir ekonominin gerçek başarısı, sadece makroekonomik verilerle değil, aynı zamanda vatandaşının refah seviyesi ve iç ticaretin canlılığı ile ölçülür. Dışarıdaki başarıyı, içerideki huzur ve istikrarla taçlandırdığımız gün, gerçek zafere ulaşmış olacağız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 23 Sep 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Araba yıkamak vatana ihanet sayılabilir]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/araba-yikamak-vatana-ihanet-sayilabilir/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/araba-yikamak-vatana-ihanet-sayilabilir/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin su konusundaki en yetkin isimlerinden biriyle, Su Politikaları Derneği Başkanı Sayın Dursun Yıldız ile bir röportaj yaptım. Konu ciddi; başlıklar ağır: &quot;Türkiye iki yıl üst üste kuraklığa dayanamaz!&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tam &quot;Hocam ne yapacağız, barajlar kuruyor, çiftçi perişan&quot; diyecek oldum, ofisten bir titreme sesi geldi. Meğer Dursun Hoca soğuktan titriyormuş. Neden mi? Çünkü Türkiye’nin su politikalarına yön vermesi gereken derneğin ofisinde sular kesik! Su olmadığı için kombi çalışmıyor, kombi çalışmadığı için petekler buz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Buyurun buradan yakın... Pardon, yakamıyoruz çünkü kombi çalışmıyor!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu durum, Aziz Nesin hikayesi değil, bizzat 2024 Türkiye&#039;sinin gerçeği. Düşünebiliyor musunuz? Ülkenin su geleceğini kurtarmaya çalışan adam, ofisinde elini yıkayacak su bulamıyor. Bu, kelin ilacı olsa kendi başına sürmesinden de öte bir durum; bu, eczanenin yanması gibi bir şey!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Duvar yıkılmadan ustayı çağıran yok&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dursun Hoca, sohbetimizde Çin’den bir atasözüyle durumu özetledi: &quot;Duvar yıkılmadan duvarcı hatırlanmaz.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizim bürokrasi de tam olarak bu modda çalışıyor. Barajda su seviyesi %20&#039;ye düşmeden kimsenin aklına &quot;tasarruf&quot; gelmiyor. Ne zaman ki dibi görüyoruz, o zaman ekranlarda kamu spotları dönmeye başlıyor: &quot;Diş fırçalarken suyu kapatın.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yahu mesele benim diş fırçalamamla çözülecek olsa, söz veriyorum dişlerimi hiç fırçalamam! Ama Sayın Yıldız’ın dediği gibi, suyun %75’ini tarımda vahşi sulamayla harcıyoruz. Biz evde damlatan musluğu tamir ederken, tarlada kaçak kuyulardan çekilen sularla ülkece &quot;havuz problemi&quot; çözmeye çalışıyoruz. Havuzun altı delik, biz üstten bardakla su ekliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İstanbul’un “çatlak” prensi Melen&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gelelim İstanbul’a... Hani şu &quot;İstanbul’un su sorununu 2071’e kadar çözecek&quot; denilen meşhur Melen Projesi&#039;ne.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dursun Hoca acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarptı: &quot;Melen Barajı su tutamıyor çünkü gövdesinde çatlak var.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İstanbul’un Avrupa yakası susuzluktan kırılma riskiyle karşı karşıya, bizim kurtarıcı projemiz kendisi &quot;ilgiye muhtaç&quot; durumda. Bir baraj yapıyoruz, su tutması gerekirken, o bizden &quot;ilgi&quot; bekliyor. Milyarlarca liralık yatırım, &quot;teknik bir hata&quot; yüzünden devreye giremiyor. İstanbul’un su güvenliği, bir mühendislik hatasının ve yönetimsel öngörüsüzlüğün çatlağına sıkışmış durumda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Veri var mı? Yok. Su var mı? O da yok&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin bir diğer trajikomik yanı da &quot;Veri Gizliliği&quot;. Üniversiteler çalışmak istiyor, veri yok. Akademisyenler analiz yapacak, kurumlar &quot;Devlet sırrı&quot; muamelesi yapıyor. Alt tarafı yağış ve debi verisi isteyecekler, nükleer kodları değil! Dursun Hoca’nın dediği gibi, &quot;Karanlıkta göz kırpıyoruz.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kasım ayı yağışları %50 azaldı. Önümüzdeki kış da kurak geçerse, seneye bu zamanlar duş almak lüks, araba yıkamak ise vatana ihanet sayılabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Biz hâlâ su yönetimini &quot;Yağmur duasına çıkmak&quot; ile &quot;Vanaları kısmak&quot; arasına sıkıştırmış durumdayız. Oysa çözüm belli: Dursun Hoca’nın &quot;Yasa-Kasa-Kurum-STK&quot; formülü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama önce şu Su Politikaları Derneği’nin suyunu bir açın Allah aşkına! Adamcağız donarak değil, çalışarak bizi kurtarsın. Yoksa yakında susuzluktan kuruyup gideceğiz, arkamızdan da &quot;Su gibi aziz olsunlar ama yönetemediler&quot; diyecekler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 23 Dec 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dijital çağın yeni &quot;milli mücadelesi&quot;]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/dijital-cagin-yeni-milli-mucadelesi-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/dijital-cagin-yeni-milli-mucadelesi-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Finans sistemimiz, enerji santrallerimiz, su barajlarımız, sağlık verilerimiz ve hatta evimizdeki kombi bile, görünmez bir ağ üzerinden dünyaya bağlı. Bu yeni düzende, vatan savunması da kaçınılmaz olarak dijital bir boyut kazandı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Röportaj yapma fırsatı bulduğum Siber Güvenlik Teşkilatı Derneği Başkanı İbrahim Pehlivan&#039;ın yaptığı tespit, aslında içinde bulunduğumuz durumu çok net özetliyor: &quot;Fiziki sınırımız belli ama manevi sınırımız 2000 kilometre öteden başlıyor. O mesafeden gelebilecek bir füzeyi tespit edemiyorsak vatanı koruyamayız.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geldiğimiz noktada &quot;siber güvenlik&quot;, IT departmanlarının ilgilendiği teknik bir detay olmaktan çıkıp, &quot;milli bağımsızlık&quot; meselesine dönüşmüş durumda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüketici olmaktan üretici olmaya&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yıllardır teknoloji alanındaki konumumuz, genellikle &quot;takip eden&quot; ve &quot;kullanan&quot; bir yapıda oldu. Yurt dışında geliştirilmiş sistemleri, yazılımları ve altyapıları kendi hayatımıza entegre ettik. Ancak “Vatan savunması artık siber güvenlikle başlıyor” başlıklı haberimde de altı çizildiği gibi, bu edilgen konum, ciddi güvenlik zafiyetlerini de beraberinde getiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Basit bir kural var: Bir sistemi kim kurduysa, onun zafiyetlerini ve &quot;arka kapılarını&quot; da en iyi o bilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eğer &quot;e-Devlet şifreleri çalındı&quot; gibi endişeleri bile duyuyorsak, bunun temel nedenini, teknolojiyi sadece öğrenme ve entegre etme aşamasında kalmamızda aramalıyız. Kendi yerli ve milli sistemlerimizi kurup, teknolojiye &quot;yön veren&quot; aktör olmadığımız sürece, dijital kalemizin anahtarlarını başkalarına teslim etmiş oluruz. Siber Güvenlik Mühendisliği bölümlerinin açılması elbette değerli, ancak bu yarışta &quot;geç kalan&quot; değil, &quot;oyun kuran&quot; olmalıyız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, bu stratejik dönüşüm nasıl olacak? Cevap, sandığımızdan çok daha temelde yatıyor: Eğitim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak üniversite seviyesinde açılan bölümler, bu büyük resmin sadece bir parçası. Asıl devrim, ilkokul sıralarında başlamak zorunda. Bugün çocuklarımız, &quot;Nesnelerin İnterneti&quot; (IoT) denilen bir dünyada büyüyor. Akıllı televizyonlar, garaj kapıları, hatta oyuncaklar bile internete bağlı. Her bağlı cihaz, potansiyel bir güvenlik riski taşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çocuklarımıza ilkokulda matematik, Türkçe öğretir gibi &quot;dijital hijyen&quot; ve &quot;temel siber farkındalık&quot; öğretmek zorundayız. Bu temeli sağlam atarsak, lise ve üniversiteye gelen gençlerimiz, sadece kod yazan teknisyenler değil, stratejik düşünen &quot;siber generaller&quot; olarak yetişir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye&#039;nin genç ve teknolojiye meraklı nüfusu en büyük gücümüz. Ancak bu yeterli değil. İbrahim Pehlivan&#039;ın dile getirdiği gibi bize kalabalık bir &quot;bilişim ordusu&quot; kadar, bu orduyu yönetecek, düşmanın hamlesini öngörecek vizyoner beyinler lazım.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kuantum ve uzay&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugünün savunmasını planlarken, yarının tehditlerini göz ardı edemeyiz. Beşinci nesil savaş uçaklarını konuşurken, yedinci nesli hayal etmeliyiz. Bilişimde de durum farksız. Yapay zekayı yeni yeni çözümlerken, ufukta &quot;Kuantum Çağı&quot; beliriyor. Kuantum bilgisayarlar, bugünün en karmaşık şifreleme sistemlerini saniyeler içinde kırabilecek bir güç demek. Ardından ise uyduların ve gezegenler arası iletişimin güvenliğini gerektirecek &quot;Uzay Çağı&quot; geliyor. Tüm bu geleceğin temeli, bugün siber güvenliğe yapacağımız yatırımla atılacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu mücadele, sadece devletin veya ordunun değil, tüm toplumun omuzlaması gereken milli bir sorumluluk. İbrahim Pehlivan’ın özel sektöre yapmış olduğu çağrı bu yüzden çok kritik: Şirketlerin, ödeyecekleri vergilerin bir kısmını bu alanda çalışan Siber Güvenlik Teşkilatı’na bağışlayarak &quot;siber geleceğe&quot; yatırım yapması, bu mücadelenin finansal yükünü de tabana yayacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sözün özü; siber vatanın, fiziki vatandan ayrılmaz bir parça olmadığını kabul edeceğiz. Bu vatanın savunması, ilkokuldaki çocuktan holding yöneticisine kadar topyekûn bir seferberlik gerektiriyor. Çünkü geleceğin bağımsızlığı, kodlarla ve dijital kalelerle yazılacak&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 21 Oct 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sanayinin deliler bölüğü Silivri&#039;de]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sanayinin-deliler-bolugu-silivride/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sanayinin-deliler-bolugu-silivride/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Biz ekonomi sayfalarının o ağır, gri ve bol sıfırlı dünyasında, takım elbiseli adamların daima rasyonel hesaplar yapan, sıkıcı derecede akıllı figürler olduğuna inanmak isteriz. Oysaki Şekib Avdagiç kürsüye çıkıp Osmanlı ordusunda akıncıların da önünde giden, canını hiçe sayıp ortalığı dağıtan &quot;Deliler&quot; sınıfından bahsedince işin rengi değişti. Avdagiç, SEM Biotech yöneticisi Yavuz Eroğlu&#039;nu tam da bu sınıfa soktu. Haksız da sayılmaz; tedarik zincirlerinin koptuğu, maliyetlerin uçuşa geçtiği bir dönemde 20 milyon dolarlık yüksek teknoloji yatırımı yapmak, düpedüz bir delilik hali gerektiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Avdagiç&#039;in bu &quot;delilik&quot; vurgusunun ardından söz alan Yavuz Eroğlu, yatırım yapmanın ardındaki o durdurulamaz dürtüyü anlatırken dedesinden şöyle bir örnek verdi: &quot;Oğlum Allah bizi hiç boş bırakmasın yoksa kafamız şeytana çalışır.&quot; Eroğlu&#039;nun paylaştığı bu Anadolu irfanı, aslında modern sanayicinin bitmek bilmeyen krizini kusursuz bir hicivle özetliyor. Boş kalmamak için sürekli üretmek, sürekli çarkları döndürmek zorundayız. Kendi sıkıntılarımızı makinelerin o ritmik tıkırtısında boğmak belki de en geçerli terapi yöntemimiz. Kafamız şeytana çalışmasın diye saniyede 9 kan tüpü üreten makineler kuruyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tesise bakıyorsunuz; İsviçre kalıp teknolojisi, Kanada makine altyapısı, Japon jel teknolojisi ve Alman kimyasal know-how&#039;ı ile entegre bir üretim var. Kara mizah tadında bir fıkranın başlangıcı gibi: Bir İsviçreli, bir Kanadalı, bir Japon ve bir Alman, Silivri&#039;deki 2.000 metrekarelik ISO 8 standartlarındaki temiz odaya girmişler... Ve sonuçta yılda 400 milyon adet kan tüpü üretecek devasa bir yerli kapasite çıkmış ortaya. Yıllardır bu tüpleri ithal edip duran Türkiye, nihayet yüzünü dışarı dönüyor ve Avrupa ile Orta Doğu&#039;ya devasa bir ihracat kapısı açılıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eroğlu kürsüde konuşurken, sanayinin o soğuk, rakamsal yüzünü bir anda çok insani ve çarpıcı bir gerçeğe bağladı: &quot;Tabak, bardak üretirken 1 milyonda 20 hata yapsanız kimse fark etmez. Ama kan tüpünde 20 hata, 20 insanın hayatı demek.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Üretim hattında hata payı bir istatistik değil, doğrudan can. Makineler şaşmaz bir ölçüyle tüplerin içine o özel jelleri damlatırken, hepimizin bir şekilde kanını emen bu acımasız ekonomik döngünün içinde bari kanımızın girdiği tüpler yerli ve milli olsun diye tuhaf bir sevinç duyuyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki kürsülerde verilen o iddialı sözler tutulacak mı? İşte hicvin doruk noktası burası. Avdagiç, Yavuz Eroğlu&#039;na &quot;9 haneli yatırım hedefi verdin, inşallah iki sene sonra geldiğimizde bunu 10 haneli rakamlara taşıyacaksın&quot; diyerek yatırım baskısının çıtasını arşa çıkardı. Bitmek bilmeyen o &quot;daha fazlasını yapmalıyız&quot; baskısı... Osmanlı&#039;daki deliler de muhtemelen kaleyi fethettikten hemen sonra arkalarından gelenlerden &quot;Elinize sağlık, haftaya şu yandaki devleti de alıyoruz değil mi?&quot; minvalinde performans hedefleri duyuyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Netice itibarıyla, 20.000 metrekarelik kapalı bir alanda tıbbi sarf malzemelerinde dışa bağımlı olmanın yarattığı o derin açmazı, yüksek teknolojiyle çözüp Avrupa&#039;ya ürün satacak olmanın hafifliğiyle takas ediyoruz. Rasyonel hesapların ve güvenli limanların bittiği yerde, o çok ihtiyacımız olan, vergi levhalı delilik başlıyor. İyi ki de başlıyor. Yoksa sadece akl-ı selim ile bu devranın döneceği yok.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 21 Apr 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yamalar artık dikiş tutmuyor]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yamalar-artik-dikis-tutmuyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yamalar-artik-dikis-tutmuyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Hani o meşhur &quot;Bize her yer tekstil, her yer konfeksiyon&quot; sloganlarıyla cari açığı bir güzel yamardık. Görünen o ki, o yamalar artık dikiş tutmuyor, kumaş atıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Önümdeki son verilere, sektörün o &quot;imdat&quot; çığlığına bakıyorum; Türk hazır giyim sanayicisi adeta ağır bir &quot;varoluş sancısı&quot; çekiyor. Ama sakın yanlış anlamayın; bu öyle Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğu gibi entelektüel veya felsefi bir sancı değil. Bu bildiğiniz, sanayi sitelerindeki o soğuk gerçeklik: &quot;Dükkanı kapatsak mı, yoksa inat edip batmayı mı beklesek?&quot; sancısı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1500 doların dayanılmaz ağırlığı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin en trajikomik, en ironik kısmı ne biliyor musunuz? Bir zamanlar &quot;ucuz iş gücü cenneti&quot; diye pazarlandığımız, &quot;Koşun, Türkiye&#039;de üretim sudan ucuz&quot; denilen dünyada, şimdi sanayicimiz küresel pazarda &quot;pahalı butik otel&quot; muamelesi görüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Veriler ortada, gizlisi saklısı yok. Rakiplerimiz (ki onlar aslında bizim 20 yıl önceki halimiz oluyor) 250-300 dolara üretim bandını döndürürken, bizim sanayicimiz 1500 dolarlık maliyetle ringe çıkmaya çalışıyor. Aradaki uçurum, sadece rakamsal değil, hayati.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gözünüzde canlandırın; ringdesiniz, rakibiniz tüy siklet, çevik, masrafsız. Siz ise sırtınızda 100 kiloluk enflasyon, belinizde kur baskısı ve elinizde enerji maliyeti çuvalıyla ağır sikletsiniz. Ama hakem &quot;Hadi dövüş, şartlar eşit&quot; diyor. Müşteri ne yapsın? Duygusal davranacak hali yok ya. &quot;Valla seni çok seviyorum Türkiye, kaliteme lafım yok ama Bangladeş&#039;teki, Vietnam’daki çocuk daha ucuza dikiyor&quot; deyip arkasına bakmadan kaçıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Haksız da sayılmazlar. Bir tişörtün üretim maliyeti, neredeyse üzerine basılan o havalı marka logosundan daha pahalıya gelmeye başladı. Yakında mağazalarda &quot;Made in Turkey&quot; etiketini görürseniz şaşırmayın; zira bu gidişle yerli üretim, lüks tüketim vergisine tabi nadide bir parça muamelesi görecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İHA-siha tamam da bu millet ne giyecek?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sektör temsilcilerinin en haklı ama bir o kadar da yürek burkan serzenişi şu: &quot;Savunma sanayii gururumuz, başımızın tacı ama biz de bu ülkenin belkemiğiyiz.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gerçekten de öyle. Sabah akşam haber bültenlerinde uçak, tank, füze konuşuyoruz. Elbette konuşalım, milli meseledir, beka meselesidir. Ama unutmayalım ki, kimse sabah işe giderken üzerine İHA giymiyor. İnsanların hala gömleğe, pantolona, cekete ihtiyacı var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve ne gariptir ki, Anadolu’nun dört bir yanına yayılmış, teknolojisiyle &quot;5 yıldızlı otel konforunda&quot; fabrikalarımız varken, biz şimdi neyi tartışıyoruz? Avrupa’nın &quot;ikinci el&quot; kıyafetlerini ithal edip, burada yıkayıp, ütüleyip &quot;yeniymiş gibi&quot; satma tehlikesini. Yani koskoca üretim devinden, &quot;Avrupa&#039;nın çamaşırcısı&quot; olma riskine doğru savruluyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Herkes &quot;Sanayi 4.0&quot;, &quot;Yapay Zeka&quot;, &quot;Dijital Dönüşüm&quot; derken, bizim &quot;Eskici 1.0&quot; modeline dönmemiz. İşte vizyon, işte feraset!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki sanayici Ankara’dan uzay mekiği mi istiyor? Hayır. Aslında talepler çok kompleks değil. Özetle; &quot;Beni öldürme, süründürme, rekabet etmeme izin ver&quot; diyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşçi maliyeti desteği artsın, döviz dönüşüm desteği ihracatçıya nefes aldırsın, reeskont kredileri makul seviyeye gelsin istiyorlar. Yani Türkçesi şu: &quot;Benim elimi kolumu bağlayıp okyanusa attınız, yüz diyorsunuz. Bari ayağıma taş bağlamayın.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son 3 yılda 300 binden fazla istihdam kaybı var. Orta ölçekli bir Anadolu şehri kadar insan işsiz kalmış, evine ekmek götürememiş. İhracat eksi 4 milyar dolarlarda geziyor, ithalat almış başını gitmiş. Matematik yalan söylemez, ama biz ısrarla matematiği de bükmeye, &quot;bize bir şey olmaz&quot; demeye çalışıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sektörün içinden gelenler, yıllarını bu tezgahlara verenler &quot;Asla bırakmam&quot; diyor, direniyor. Bu bir inattır, vatanseverliktir, takdir etmek lazım. Ancak görünen köy kılavuz istemiyor. Eğer sizin maliyetiniz 1500 dolarlarda gezerken, dünya 300 dolarda dans ediyorsa, bu filmin sonu bellidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fabrikaların kapanışını bir film izler gibi izlemek istemiyorsak, kanalı değiştirmek yerine, yayına acilen müdahale etmek gerekiyor. Yoksa çok yakında AVM&#039;lerde yerli üretim bir kıyafet bulduğumuzda, müzeye konulmuş paha biçilemez bir tarihi eser bulmuş gibi sevineceğiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hazır giyimin takati kalmadı, sektör &quot;hazır gidiş&quot;e doğru evriliyor. Umarız birileri iş işten geçmeden bu kan kaybına dur der; yoksa korkarız ki yakında &quot;Dünyanın moda merkezi İstanbul&quot; hayalleri kurarken, kendimizi başkalarının ürettiği modayı sadece vitrinden izleyen bir ülke olarak bulacağız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 20 Jan 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sorun birlik eksikliği mi yoksa birlik enflasyonu mu?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sorun-birlik-eksikligi-mi-yoksa-birlik-enflasyonu-mu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sorun-birlik-eksikligi-mi-yoksa-birlik-enflasyonu-mu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;&quot;İhracat odaklı büyüme&quot; modelini benimseyen bir ülke olarak, gözümüz kulağımız hep İhracatçı Birlikleri’nden (TİM çatısı altında) gelecek verilerde. Ancak madalyonun diğer yüzünde, sanayinin çarklarını döndüren hammadde ve enerji başta olmak üzere devasa bir ithalat gerçeği var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son dönemde kulislerde dillendirilen, zaman zaman yüksek sesle tartışılan bir konu var: &quot;İhracatçı birlikleri varsa, neden İthalatçı Birlikleri yok?&quot; Bu soru, beraberinde daha radikal bir karşı soruyu da getiriyor: &quot;Yoksa sorun birliklerin eksikliği değil de fazlalığı mı? İhracatçı birlikleri de dahil olmak üzere, bu yapılar serbest piyasada birer bürokratik yük mü?&quot; Gelin, bu karmaşık denklem üzerine düşünelim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu görüşü savunanların temel argümanı &quot;temsiliyet ve veri yönetimi&quot; üzerine kurulu. Türkiye’nin ithalatının büyük bir kısmı (%70-80 bandı) aslında ihracatın hammaddesi veya ara malı. Yani ithalat, sadece &quot;lüks tüketim&quot; veya &quot;cari açık kaynağı&quot; değil, aynı zamanda üretimin bir parçası.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mevcut yapıda ithalatçılar, Ticaret ve Sanayi Odaları çatısı altında temsil ediliyor. Ancak savunuculara göre, spesifik sektörlerde (örneğin kimya, enerji veya yüksek teknoloji) ithalat süreçlerinin regülasyonu, gümrük mevzuatlarının iyileştirilmesi ve küresel tedarik zinciri krizlerinin yönetilmesi için uzmanlaşmış bir &quot;İthalatçı Birliği&quot;ne ihtiyaç var. Bu yapıların, kalitesiz mal girişini denetlemede ve anti-damping soruşturmalarında daha proaktif bir rol oynayabileceği öne sürülüyor. &quot;Masada yoksanız, menüde olursunuz&quot; prensibince, ithalatçılar da kendi sektörel sorunlarını tek bir sesle duyurmak istiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Karşı cephede ise &quot;birlik enflasyonu&quot; uyarısı yapanlar duruyor. Türkiye’de halihazırda TOBB, TİM, DEİK, MÜSİAD, TÜSİAD ve sayısız sektörel dernek bulunuyor. Bu görüşe göre, yeni bir &quot;birlik&quot; kurmak demek; yeni binalar, yeni başkanlar, yeni makam araçları, yeni aidatlar ve bürokrasinin artması demek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İş dünyasının en çok şikayet ettiği konuların başında maliyetler ve zaman kaybı geliyor. Yeni bir zorunlu üyelik sistemi, ithalat yapan firmalar (ki bunlar çoğu zaman aynı zamanda ihracatçı firmalar) üzerinde ekstra bir mali yük oluşturabilir. Ayrıca, zaten Ticaret Bakanlığı ve Odalar nezdinde yürütülen süreçlere yeni bir katman eklemenin, işleyişi yavaşlatacağı endişesi hakim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tartışmayı daha da derinleştiren üçüncü bir görüş ise liberal bir perspektiften geliyor. Bu görüşe göre, devletin zorunlu kıldığı, aidat toplayan yarı-kamu niteliğindeki birlikler, serbest piyasa ekonomisinin doğasına aykırı olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dünyanın gelişmiş ekonomilerine bakıldığında, firmaların gönüllülük esasına dayalı &quot;dernekler&quot; veya &quot;konseyler&quot; çatısı altında örgütlendiği görülüyor. İhracatçı birliklerinin kaldırılmasını savunanlar, bu yapıların sağladığı eğitimin, fuar organizasyonlarının veya pazar araştırmalarının özel sektör danışmanlık firmaları veya gönüllü dernekler tarafından daha verimli yapılabileceğini iddia ediyor. Onlara göre, ihracat yapmak için bir birliğe üye olup aidat ödeme zorunluluğu, küresel rekabette firmaların ayağına takılan bir prosedürden ibaret.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geldiğimiz noktada, Türkiye’nin dış ticareti iç içe geçmiş durumda. Bir otomotiv firması hem en büyük ihracatçı hem de en büyük ithalatçılardan biri olabiliyor. İthalatçı ve ihracatçıyı &quot;iki ayrı takım&quot; gibi konumlandırmak, günümüzün entegre tedarik zinciri mantığıyla ne kadar örtüşüyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Belki de çözüm, yeni binalar inşa etmekte (İthalatçı Birlikleri) veya mevcutları yıkmakta (İhracatçı Birliklerini kapatmak) değil, &quot;Dış Ticaret Birlikleri&quot; vizyonuyla bütüncül bir yapıya geçmekte yatıyordur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İster yeni kurulsun ister mevcutlar kaldırılsın; asıl odaklanılması gereken nokta &quot;verimlilik&quot; olmalı. İş insanının hayatını kolaylaştırmayan, veriye dayalı strateji üretmeyen hiçbir yapı, tabelasında ne yazarsa yazsın, geleceğin ekonomisinde varlığını sürdüremez.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 18 Nov 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sen neyi direkt ediyorsun arkadaş?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sen-neyi-direkt-ediyorsun-arkadas/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sen-neyi-direkt-ediyorsun-arkadas/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Eskiden her şey daha basitti. Müdür vardı, şef vardı, patron vardı. İsimleri cisimleri belliydi, kimin neye kızacağı, kimin fırça atacağı, kimin ihaleyi alacağı bir hiyerarşi içinde akıp giderdi. Şimdi plazaların o oksijensiz, bol camlı labirentlerinde yeni ve oldukça fiyakalı bir tür türedi: Direktör.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Operasyon Direktörü, Medya Direktörü, Pazarlama Direktörü, İletişim Direktörü, hatta &quot;Mutluluk Direktörü&quot; (Evet, bu da var). İyi de ne iş yapıyor arkadaş bu direktör? İsmi neden direktör?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizim memleketin sosyolojik hafızasında bir tane &quot;direktör&quot; vardır, o da teknik direktördür. Onun ne iş yaptığını hepimiz gayet iyi biliriz. Tahtanın başına geçer, 4-2-3-1 dizilişini anlatır, kenarda hakeme itiraz eder, takım yenilince faturayı hakeme kesip &quot;Önümüzdeki maçlara bakacağız&quot; der ve kovulur. Görev tanımı da varoluş amacı da trajedisi de son derece nettir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki ya bu plazalardaki &quot;Operasyon Direktörü&quot; ne yapıyor? Hangi operasyonu yönetiyorsun sen arkadaş? Çöl Fırtınası Harekatı’nı mı idare ediyorsun, yoksa alt kattaki yazıcıdan kağıt sıkışmasını mı çözüyorsun? Pazarlama Direktörü dediğin kişi, normal pazarlama müdürünün İngilizce mail atabilen ve toplantılarda sürekli &quot;insight, KPI, know-how&quot; diyen versiyonu mudur?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Franz Kafka bugün yaşasa, Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe değil, &quot;Kıdemli İletişim Direktörü&quot;ne dönüşmüş olarak bulurdu. Çünkü dev bir böcek olmak bile, gün boyu hiçbir somut iş üretmeden sadece süreci direkt etmekten kaynaklanan o derin hiçlik hissinden çok daha sahici bir varoluştur. Bir böceğin en azından kabuğu vardır, bizim direktörlerin ise sadece LinkedIn profilleri...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnsan sormadan edemiyor; acaba bu &quot;Direktör&quot; unvanı, iş dünyasının o bildik nepotizm (torpil) çarklarının yeni bir icadı mı? Eşin, dostun, patronun &quot;Londra&#039;da okudu ama henüz pek bir şey yapamıyor&quot; denilen yeğeninin yerleştirildiği özel bir ara form mu? Müdür yapsan, adamdan iş bekleyecekler, hesap soracaklar. Genel Müdür yapsan, şirketi batırır. En iyisi biz buna &quot;Direktör&quot; diyelim. Odası geniş olsun, kartviziti ağır dursun, toplantılarda baş köşeye otursun ama günün sonunda tekerleği döndüren yine o isimsiz uzmanlar olsun.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında bir Direktörün iş dünyasındaki temel varoluş amacı, şirketin e-posta trafiğinde bir nevi &#039;pahalı bir yönlendirici (router)&#039; cihazı gibi çalışmaktır. Yönetimden gelen fırçalı bir maili alır, en başa &quot;Arkadaşlar bu konuya ivedilikle aksiyon alalım, büyük resme odaklanalım&quot; yazar ve altındaki gariban uzmanlara &quot;forward&quot; eder. Toplantılara tam on dakika geç girip, kollarını kavuşturarak &quot;Buradaki katma değerimiz nedir?&quot; diye ufuk açıcı bir soru sorar ve &quot;Benim acil bir call&#039;um var&quot; diyerek on dakika erken çıkar. Aradaki o yirmi dakikalık sürede tam olarak neyi &quot;direkt ettiği&quot; ise, modern iş dünyasının çözülemeyen en büyük gizemlerinden biridir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çünkü işin aslı şu: Ortada direkt edilecek bir şey yok. Sadece devasa, absürt bir kurumsal tiyatro var ve hepimize bu tiyatroda roller dağıtılmış. Direktör de bu absürt oyunun, en janti giyinen ama repliği en az olan karakteri.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Günün sonunda teknik direktör bari sahaya çıkıp ter döküyor, istifa edip onuruyla gidiyor. Bizim plaza direktörleri ise ellerinde karton bardak kahveleriyle, sonu gelmez bir toplantıdan diğerine savrulup, varoluşun o dayanılmaz hafifliği içinde süzülmeye devam ediyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ne diyelim, iyi direkt etmeler...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 17 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Denizlerimizin lüks mültecileri]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/denizlerimizin-luks-multecileri/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/denizlerimizin-luks-multecileri/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ekonomimiz öyle bir noktaya geldi ki, artık sadece nefes alan canlılar değil, cansız deniz araçları bile &quot;Buralar çok bozdu, ben gidiyorum&quot; moduna girdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Manzaraya bakar mısınız? Yıllardır Ege’nin iki yakası arasında dostluk köprüsü kurulsun diye uğraşılırken, bizim vergi sistemi ve marina işletmecileri bu köprüyü tek taraflı bir otobana çevirmeyi başardı. Hem de ne başarı!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eskiden nasıldı? Bir manifaturacı, bir diş hekimi ya da plaza hayatından bunalmış bir beyaz yakalı yönetici, üç-beş arkadaş bir araya gelir, bankadan kredi çeker, mütevazı bir tekne alırdı. Hafta sonu iki kulaç atıp, rüzgârla dertleşirlerdi. Bu, erişilebilir bir lükstü, bir nefes alma alanıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi o rüya, tam anlamıyla Titanic gibi battı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Neden mi? Çünkü matematik artık denizde yüzmüyor. KDV’si yüzde 1’den 20’ye fırlamış, üzerine ÖTV binmiş, harçlar şaha kalkmış... 100 birimlik tekne olmuş size 130 birim. Banka kredisine hiç girmiyorum, orası zaten okyanusun en derin çukuru. Haliyle o &quot;orta sınıf denizci&quot; dediğimiz kitle, teknelerini satıp karaya vurdu. Yıllık satışlar yerle yeksan. Denizcilik artık sadece &quot;ultra zenginlerin&quot; değil, &quot;hesap kitap bilmeyen çılgınların&quot; hobisi olma yolunda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin asıl trajikomik yanı tekneyi aldınız diyelim, nereye koyacaksınız?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İstanbul’daki marinalarımız sağ olsunlar, fiyatlandırmada Monako ile yarışıp Dubai’yi sollamış durumdalar. 12 metrelik, yani &quot;eh işte&quot; denebilecek bir yelkenliyi marinaya bağlamanın bedeli, lüks bir semtteki yıllık ev kirasıyla yarışıyor, hatta geçiyor. 650 bin TL’den kapı açıp 1.8 milyona dayanan fiyatlardan bahsediliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hal böyle olunca bizim yerli tekne, sahibine şöyle fısıldıyor: &quot;Sahibim, beni buradan götür. Komşuda pişer, belki bize de düşer.&quot;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve büyük göç başlıyor. Türk bayraklı tekneler, palamarı çözüp rotayı Yunanistan’a kırıyor. Ama durun, hikâyenin absürtlüğü burada bitmiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizimkiler oraya akın edince, komşu &quot;Bu Türklerde para çok galiba&quot; deyip uyanıklık yapmaya başlamış. Talep patlayınca, Yunan marinaları da Euro bazında fiyatları şişirmiş. Yani bizim &quot;lüks mülteciler&quot;, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak üzereler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Üstelik hizmet kalitesi konusu var ki, tam bir kara mizah. Türkiye’deki marinalarımız, yiğidi öldür hakkını yeme, beş yıldızlı otel konforunda hizmet verirken; Yunanistan’daki altyapı biraz daha &quot;salaş balıkçı&quot; tadında kalıyor. Teknik servis deseniz, bizim ustaların eline su dökemezler. Ama ne yapsın tekne sahibi? İstanbul’da teknesini bağlayacak yer bulamıyor, bulsa parasını denkleştiremiyor. Mecburen; daha az hizmete, daha çok Euro ödemeyi göze alıp gurbet ellere gidiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eskiden &quot;Deniz bitti&quot; lafını mecazen kullanırdık. Şimdi gerçekten bitiyor. Kendi denizimizde, kendi teknemizi barındıramaz hale geldik. Ekonomik şartlar o kadar ağırlaştı ki, lüksün sembolü sayılan yatlar bile bu yükü taşıyamıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir YouTuber arkadaşın Marmaris’teki teknesini İstanbul’a getiremeyip içerik üretememesi aslında durumun özeti. İçerik yok, tekne yok, orta sınıf yok. Sadece artan vergiler, şişen kiralar ve Ege’nin karşı kıyısına hüzünle bakan boş iskeleler var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ne diyelim? cüzdanınız dolu olsun denizci dostlar. Zira bu ekonomide, fırtınada limana sığınmak bile servet gerektiriyor.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 17 Feb 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TETSİAD seçiminin perde arkası: İbre kimden yana?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/tetsiad-seciminin-perde-arkasi-ibre-kimden-yana-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/tetsiad-seciminin-perde-arkasi-ibre-kimden-yana-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Türkiye&#039;nin üretim ve ihracattaki lokomotif güçlerinden biri olan sektör, küresel rekabetin kızıştığı, maliyet baskılarının arttığı ve sürdürülebilirlik beklentilerinin yeniden şekillendiği kritik bir virajda. İşte bu nedenle Türkiye Ev Tekstili Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TETSİAD) seçimi, bir koltuk değişiminden çok daha fazlasını ifade ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu önemli yarışta iki değerli isim öne çıkıyor: Sektörün içinden gelen, tecrübesi ve birleştirici kimliğiyle tanınan Ufuk Ocak ile küresel vizyonu ve kurumsal dönüşüm vaadiyle dikkat çeken Murat Şahinler. Her iki adayın da ajandası dolu, hedefleri büyük. Ancak yönetim anlayışları ve öncelik verdikleri konular, sektöre iki farklı gelecek rotası sunuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir yanda, &quot;Birlikte Başaracağız&quot; diyerek yola çıkan Ufuk Ocak var. TETSİAD&#039;ın yönetim ve denetim kurullarında yıllarca görev yapmış, derneğin adeta kurumsal hafızası haline gelmiş bir isim. Ocak, yönetim felsefesini &quot;ortak akıl&quot; üzerine kuruyor. Denizli, Bursa gibi sektörün kalbinin attığı şehirlerde &quot;Bölge Konseyleri&quot; kurma projesi, yönetimi tabana yayma ve her üyenin sesini Ankara&#039;ya duyurma arzusunun en somut göstergesi. Ocak, tecrübesiyle derneğe istikrar ve kapsayıcılık getirmeyi vaat ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diğer yanda ise &quot;Daha Güçlü TETSİAD&quot; sloganıyla meydan okuyan Murat Şahinler bulunuyor. İhracat ve uluslararası pazarlardaki tecrübesiyle öne çıkan Şahinler, sektörün en büyük ihtiyacının küresel markalaşma ve daha profesyonel bir dernek yapısı olduğuna inanıyor. Onun vizyonunda, TETSİAD&#039;ın proaktif, sonuç odaklı ve tam anlamıyla kurumsal bir kimliğe bürünmesi yatıyor. &quot;Made in Türkiye&quot; etiketini bir dünya markası haline getirme hedefi ve sürdürülebilirlik gibi geleceğin trendlerine yaptığı vurgu, Şahinler&#039;in yenilikçi ve dışa dönük bakış açısını ortaya koyuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yarışta kim önde?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, son derece çekişmeli geçmesi beklenen bu yarışta ibre kimden yana? Sektör kulislerinden yansıyanlar ve mevcut gözlemlerim, dernek tabanındaki tecrübesi ve uzun yıllara dayanan ilişkileriyle Ufuk Ocak&#039;ın şimdilik bir adım önde olduğu yönünde. Ancak bu, elbette sonucun belli olduğu anlamına gelmiyor. Önümüzde uzun bir zaman var ve bu denli kafa kafaya giden bir yarışta, son haftalarda yaşanacak gelişmelerin ve adayların sergileyeceği performansın her an her şeyi değiştirebileceğini unutmamak gerek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nihayetinde, sektörün neye ihtiyacı var? Köklerini sağlamlaştıracak, içerideki birliği tahkim edecek tecrübeli bir lidere mi? Yoksa kabuğunu kırıp dünyaya daha cesur bir vizyonla açılmasını sağlayacak yenilikçi bir yönetime mi? İki adayın da programındaki ortak payda olan HOMETEX Fuarı&#039;nı büyütme ve global pazar payını artırma hedefi, bu seçimin bir hizmet yarışı olduğunu gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;22 Ekim&#039;de TETSİAD üyeleri sandığa gittiğinde, sadece Ufuk Ocak veya Murat Şahinler arasında bir tercih yapmayacak. Aynı zamanda, zorlu küresel koşullar altında sektörü istikrarlı bir şekilde yönetecek tecrübeyi mi, yoksa uluslararası arenada yeni oyunlar kuracak dinamizmi mi seçeceklerine karar verecekler. Seçim sonucunda bunu göreceğiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 16 Sep 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kamudaki görünmez duvar]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/kamudaki-gorunmez-duvar/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/kamudaki-gorunmez-duvar/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ancak 2011 yılından bu yana, kamunun bel kemiğini oluşturan Kariyer Meslek grupları arasında, dışarıdan bakıldığında görülmeyen ama içeride derin çatlaklar yaratan bir görünmez duvar var. Bu duvarın adı: Merkez ve Taşra ayrımı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geçtiğimiz günlerde Kariyer Büro Sendikası yetkililerinin sitemlerine kulak verdim. Anlattıkları, klasik bir sendikal &quot;daha fazla zam istiyoruz&quot; çığlığından çok daha fazlasıydı; bir mantık hatasının, bir sistem arızasının hikayesiydi bu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mesele şu: Devletin vergisini toplayan, denetimini yapan, mevzuatını hazırlayan uzmanlar, 2011 yılında yapılan bir düzenlemeyle (666 sayılı KHK ile başlayan süreç) ikiye bölündü. Bir tarafta Merkez Uzmanı, diğer tarafta Taşra Uzmanı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kulağa basit bir idari yapılanma gibi geliyor değil mi? Ama değil. Sendika yetkililerinin verdiği örnek, durumun vahametini ve adaletsizliğini en yalın haliyle ortaya koyuyor. Düşünün ki yıl 2005; üç arkadaş aynı ilana başvuruyor, aynı yazılı sınava giriyor, aynı mülakatlardan geçiyor. Biri Devlet Gelir Uzmanı, diğeri Vergi Denetmeni veya Gelir Uzmanı oluyor. O gün şartlar eşit, özlük hakları denk. Hatta taşrada çalışan, yoğun mesai temposu nedeniyle bazen bir tık daha avantajlı. Derken takvimler 2011’i gösteriyor ve devlet diyor ki; oyunun kuralı değişti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aynı sınavla, aynı başarıyla kuruma girenlerden biri sırf Merkez teşkilatında (örneğin Ankara&#039;daki Bakanlık binasında) olduğu için statüsü ve maaşı katlanarak artıyor. Diğeri ise, İstanbul gibi Türkiye ekonomisinin kalbinin attığı bir yerde çalışsa bile, sırf taşra teşkilatı sayıldığı için geride bırakılıyor. Bugün gelinen noktada, aynı yollardan geçmiş bu iki uzman arasındaki maaş farkı ne kadar biliyor musunuz? Tam 25 bin TL.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Buradaki eleştiri şahıslara değil, sistemin tutarsızlığına. Kariyer Büro Sendikası Başkanı’nın da ifade ettiği gibi; İstanbul&#039;da vergi dairesinde çalışan bir uzman ile Ankara&#039;da masa başında çalışan uzman arasında, yapılan işin niteliği açısından 25 bin liralık bir uçurum yaratacak ne gibi bir fark olabilir? Hatta sendikanın ifadesiyle; İstanbul’da olsanız bile Gelir İdaresi Başkanlığı&#039;nın merkez binasında değilseniz taşra sayılıyorsunuz. İstanbul gibi bir metropolü idari olarak taşra mantığına hapsetmek, hayatın olağan akışına ne kadar uygun?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&quot;Eşit işe eşit ücret&quot; sloganıyla yola çıkılan 2011 düzenlemesi, maalesef kariyer uzmanları için eşit işe farklı muamele sonucunu doğurdu. Sendika yetkilileri haklı olarak, &quot;Bizim itibarımız, sayıyla ölçülemez. Doktor sayısı çok diye doktorluk değersizleşiyor mu?&quot; diye soruyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hazine ve Maliye bürokrasisi, &quot;Bürokratik oligarşiyi yıkacağız&quot; derken, kendi içindeki uzmanları küstüren, çalışma barışını bozan bu ayrıma artık bir son vermeli.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Beklenti, devlete yük olmak değil; 2011&#039;de bozulan terazinin yeniden dengelenmesi. Aynı sınav kitapçığına ter dökmüş insanların, yıllar sonra birbirine maaş bordrosu gösteremeyecek hale gelmesi ne hukuk devleti ilkesine sığar ne de vicdana. Bu görünmez duvar artık aşılmalı, uzmanlar arasındaki bu suni ayrım son bulmalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 16 Dec 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İlaç krizinin acı reçetesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ilac-krizinin-aci-recetesi-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ilac-krizinin-aci-recetesi-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu sahneler, bir film senaryosundan değil, 2025 Türkiye’sinin acı gerçeğinden kesitler. Ülke genelinde derinleşen ilaç krizi, artık sadece bir tedarik sorunu olmaktan çıkıp, milyonlarca insanın sağlığını tehdit eden halk sağlığı krizine dönüşmüş durumda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, raflar neden boş? Hastalar neden çaresiz? Sorunun kalbinde, piyasanın gerçekleriyle devletin belirlediği kurallar arasındaki devasa uçurum yatıyor. İstanbul Eczacı Odası Yönetim Kurulu Üyesi Murat Tülü&#039;nün de altını çizdiği gibi, sorun basit bir &quot;stokçuluk&quot; yaftasıyla geçiştirilemeyecek kadar derin ve sistemsel.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ekonomik makasın kestiği umutlar&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Krizin temelindeki matematik, aslında her şeyi özetliyor. Serbest piyasada Euro kuru 50 TL sınırını zorlarken, ilaç fiyatlandırmasında baz alınan resmi Euro kuru, yapılan son düzenlemelere rağmen hala 21-22 TL bandında seyrediyor. Aradaki %100&#039;ü aşan bu fark, ilaç sektörünün üzerine çöken bir karabasandan farksız. Hammaddesini ve çoğu zaman ilacın kendisini yurt dışından dövizle alan firmalar için bu denklem sürdürülebilir değil. İthal ilaç firmaları, kar etmeyi bırakın, neredeyse her kutuda zarar ettikleri bir pazara mal göndermek istemiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu durum sadece ithal, yüksek teknolojili kanser ilaçlarını vurmuyor. Türk Eczacıları Birliği’nin (TEB) yayınladığı en güncel raporlara göre, piyasada bulunamayan ilaç sayısı 800 kalemi aşmış durumda. Listede tansiyon, diyabet, astım gibi kronik hastalıkların ilaçlarından en basit ağrı kesicilere, göz damlalarına ve özellikle çocuk antibiyotiklerine kadar hayati öneme sahip birçok ürün var. Yerli üreticilerimiz dahi, ilacın etken maddesini güncel kurla yurt dışından alıp, devletin belirlediği düşük kurla satmak zorunda kaldıkları için üretim bantlarını yavaşlatıyor ya da durdurma noktasına geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sistemin getirdiği kilitlenme&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bardağı taşıran son damla ise her yıl olduğu gibi bu yıl da kendini gösteren &quot;zam beklentisi&quot; oldu. Kulislerde konuşulan %25&#039;lik zam söylentisi, zaten zar zor dönen çarkları tamamen durdurdu. İlaç firmaları ve ecza depoları, birkaç hafta sonra daha yüksek fiyattan satabilecekleri bir ürünü bugün piyasaya sürmeyerek, ticari bir refleksle stoklarını bekletiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada günah keçisi ilan edilen eczacılar ise krizin en ön cephesinde, hastalarla karşı karşıya kalıyor. Eczacı Murat Tülü’nün isyanı tüm meslektaşlarının ortak sesi: &quot;Benim eczanemde her şey hastanın gözü önünde. İlacı nereye saklayabilirim ki? Denetlenmesi gereken yer eczaneler değil, ilaç firmalarının ve depoların stoklarıdır.&quot; Gerçekten de eczacı, deposunda olmayan bir ilacı hastaya veremez. Onlar, tedarik zincirinin son halkası olarak, sistemin en tepesindeki bir tıkanıklığın sonuçlarına göğüs germek zorunda kalıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gerçekçi ve sürdürülebilir politika&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, bu kısır döngüden çıkış yok mu? Elbette var. Çözüm, her kış kapıya dayandığında palyatif zamlarla krizi ötelemek değil, fiyatlandırma politikasını kökünden değiştirmek. Yıllardır eczacı odalarının dile getirdiği gibi, yılda bir kez yapılan ve piyasada büyük bir beklenti yaratarak stokçuluğu tetikleyen toplu zamlar yerine, yıl içine yayılmış, daha küçük ve öngörülebilir kur güncellemeleri yapılması gerekiyor. Piyasa gerçekleriyle barışık, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir ilaç fiyat politikası benimsenmeli.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Unutulmamalıdır ki, bir ilacın fiyat etiketinde yazan rakamın hiçbir önemi yok, eğer o ilaç raflarda bulunmuyorsa. Asıl maharet, ilacı sadece ucuz tutmak değil, aynı zamanda &quot;ulaşılabilir&quot; ve &quot;bulunabilir&quot; kılmak. Çünkü bir ilacın bulunamamasının bedeli parayla değil, doğrudan insan sağlığıyla ve hatta hayatıyla ödenir. Yetkililer, bu acı reçeteyi daha fazla hastanın önüne koymadan, sistemin bu kanayan yarasına acil bir neşter vurmak zorunda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 14 Oct 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Uzaya çıkıyoruz ama Ardahan'da inecek var]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/uzaya-cikiyoruz-ama-ardahanda-inecek-var-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/uzaya-cikiyoruz-ama-ardahanda-inecek-var-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;2012 yılından beri Capital, Ekonomist ve Start Up dergilerinin büyük bir emekle omuzladığı bu zirvede, dışarıdaki doğanın o hiçbir şeyi dert etmeyen umursamaz havasıyla, içeride konuşulan milyar dolarlık vizyonların ağırlığı birbirine karıştı. Rüzgarın esintisiyle sallanan ağaçların kayıtsızlığı bir yana, salonun içinde Türkiye&#039;nin geleceğini şekillendirecek o ciddi makroekonomik tablolar bir yanaydı. İnsanın doğaya bakıp her şeyi boş veresi gelirken, kürsüden yankılanan hedeflerle bir anda silkelenip gerçeğe döndüğü, ironisi yüksek ama bir o kadar da ayakları yere basan iki gün geçirdik.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşte bu tezatlığın içinde, ilk gün Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek kürsüdeydi. Rakamların o rasyonel dilinin arasından çok net bir hedef yankılandı: &quot;Demiryollarına 70 milyar dolar yatıracağız.&quot; Bu, masaya yumruğunu vuran, küresel ticarette kartları yeniden dağıtacak çapta bir hamle. Özellikle ZengezurKoridoru&#039;nu, lojistiğin o devasa çarklarını ve ülkenin jeopolitik konumunu düşündüğümüzde yatırımın büyüklüğü şapka çıkarılacak cinsten.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Fakat işin içine bizim o meşhur, trajikomik gerçekliğimiz girmeden olur mu?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ortada 70 milyar dolarlık devasa bir yatırım planı ve kıtaları birbirine bağlayan koca bir vizyon varken, aklıma yapmış olduğum bir haberin başlığı geldi: &#039;ZENGEZUR KORİDORU AÇILIYOR, RAY VAR, İSTASYON YOK&#039;.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ardahan&#039;dan bir tren geçiyor sayın okur. Demir raylar var, vagonlar var, o meşhur ritmik sesler var. Ama istasyon yok! Tren, Ardahanlılara şöyle bir bakıp, &quot;Hiç rahatınızı bozmayın, ben geçip gidiyorum&quot; dercesine usulca süzülüp kayboluyor. Yatırım muazzam, bütçe çok iyi ama her şeyden önce, o 70 milyar dolarlık devasa pastanın ufak bir dilimiyle şu Ardahan’a bir istasyon yapsak da, memleketin treni memleketin toprağında bir soluklansa fena mı olur? Şehirden geçip giden ama bir türlü duramayan tren, modern zamanların en absürt metaforu olarak karşımızda duruyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Demir yolundan uzay mekiğine&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zirvenin ikinci gününde ise Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır sahnedeydi. Biz tam yeryüzünün çelik raylarına, Zengezur&#039;un lojistik hesaplarına adapte olmuş, kafamızda vagonları sayarken, Sayın Bakan&#039;ın ufuk açan konuşmasından benim anladığım ve çıkardığım özet şuydu: Uzaya gideceğiz, Ay&#039;a çıkacağız. Sapanca&#039;nın o hiçbir şeyi dert etmeyen dingin sularına bakarak çayımızı yudumlarken, bir anda atmosferi delip Ay yüzeyine inme fikri insanda tuhaf bir şok yaratıyor. Düşünsenize; dışarıda rüzgar usulca esiyor, ağaçlar kendi halinde sallanıyor, biz ise içeride galaksiler arası rotalar çizip, kozmik vizyonları masaya yatırıyoruz. Salon bir anda Cape Canaveral Uzay Üssü&#039;ne döndü. İnsan o an oturduğu konferans sandalyesine emniyet kemeriyle bağlanıp, &#039;Sapanca, bir sorunumuz yok, kalkışa hazırız&#039; demek istiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Elbette gideceğiz. İnsanlığın o bitmek bilmeyen keşif arzusuyla yıldızlara da ulaşacağız. Yalnız insan şu ironiye tebessüm etmeden duramıyor; Ay&#039;a gidecek o muazzam mekiğin rotasını milimetrik hesaplarken, Ardahan&#039;da o trenin duracağı küçücük bir peronu es geçmemiz tam da bize has, o absürt gerçekliğimiz değil mi? Ay&#039;a çıkalım, galaksiler arası lojistiği de çözelim ama yörüngeye oturmadan önce ilk iş Ardahan&#039;a tren istasyonu yapalım.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bütün bu ironik hallerimizin ötesinde, iki gün boyunca bizi bu ufuk açıcı panellerle buluşturan başarılı bir organizasyon vardı. Bu zorlu işi sırtlayan, ekonominin nabzını Sapanca&#039;nın doğasında başarıyla tutan Talip ağabeye yani Ekonomist Dergisi Yayın Yönetmeni Talip Yılmaz başta olmak üzere, yazı işleri ekibinden Sedef Seçkin Büyük, Ebru Fırat ve tüm ekibe hakkını teslim etmek gerek. Organizasyon gerçekten güzeldi; hem vizyonumuzu genişletti hem de memleketin hallerini kendi üslubumuzla düşünmemize zemin hazırladı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Darısı, Ay&#039;a inen mekiklerin ve Ardahan&#039;da durmayı başaran trenlerin başına...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 14 Apr 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bonfile sevdası ceketten etti]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bonfile-sevdasi-ceketten-etti-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bonfile-sevdasi-ceketten-etti-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Siz mekanizmanın bir ucundaki çark &quot;daha hızlı dönsün, işler hızlansın&quot; diye orayı yağlamaya çalışırken, o hızın yarattığı titreşimle mekanizmanın öbür ucundaki hayati bir çarkın dişlerini kırabilirsiniz. Son günlerde deri sektörünün kalbinden, tabakhanelerden yükselen feryat, tam da bu mekanizmanın nasıl teklediğini, bir yeri yaparken başka bir yeri nasıl yıktığımızı gösteren ibretlik bir vaka.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yıllardır gündemimizden düşmeyen, sofraların en pahalı meselesi &quot;et sorunu&quot; malumunuz. Strateji kağıt üzerinde gayet basit bir şekilde kurgulanmıştı: İçeride üretim yetmiyor, fiyatlar artıyor; o halde dışarıdan gemiler dolusu büyükbaş hayvan ithal edelim. Arz artsın, et bollaşsın, vatandaş da ucuza kıyma yiyebilsin. Mantık buydu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, evdeki bu matematik çarşıya, pazara, kasaba uydu mu? Ne yazık ki pek sayılmaz. İthalat tam gaz, gemiler vızır vızır işlemeye devam etse de kasaptaki etiketlerin ateşi bir türlü sönmedi. Bırakın kırmızı eti, bir zamanlar dar gelirlinin, öğrencinin, emeklinin &quot;protein kaynağı&quot; olan, garibanın son kalesi tavuk eti bile neredeyse kırmızı et fiyatlarıyla yarışır hale geldi, lüks sınıfına terfi etti. Bugün markette beyaz etin yanına yaklaşılmazken, kırmızı etin hayali bile kurulamaz oldu. Yani sofradaki yangını söndüremedik ama bu uğurda elimizde kalan tek somut ve sessiz &quot;kazanım&quot;, bozulan deri kalitesi oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Meğer bizim o çok sevdiğimiz, &quot;fiyatı düşsün&quot; diye yolunu gözlediğimiz ithal misafirlerimizin derisi, bizim yerli ırkın derisiyle bir değilmiş. Sanayici haklı olarak isyan bayrağını açıyor. Sektör temsilcileri, &quot;Eskiden 4-5 yıl önce pürüzsüz, işlenebilir, kaliteli yerli derimiz vardı; şimdi gelen hayvanların derisiyle kalite yerlerde sürünüyor, müşterinin istediği standardı tutturamıyoruz&quot; diyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Durumun özeti şu: Biz eti ucuza yiyemedik, tavuğu bile lüks yaptık ama sanayicinin elindeki en değerli kozu, o meşhur Türk derisinin kalitesini de bu ithalat sevdasına kurban verdik. Bu durum tam anlamıyla &quot;Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak&quot; atasözünün modern ekonomi ve sanayi versiyonudur. Ne pirinç geldi ne de evdeki bulgur sağlam kaldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin bir diğer ironik ve düşündürücü tarafı ise sanayicinin içine girdiği mecburi &quot;kabullenme&quot; psikolojisi. Türkiye Deri Sanayicileri Derneği (TDSD) Başkanı Burak Uyguner’in sözleri aslında Türk sanayicisinin çaresizliğini özetliyor: &quot;Tarladaki ürünle yetinmek zorundayız, elimizdekiyle ne yapabiliriz artık ona bakacağız.&quot; Bu cümle, sadece deri sektörünün değil, coğrafyamızdaki üreticinin kaderi oldu. Elde kaliteli malzeme kalmayınca, o &quot;yorgun&quot; ve düşük standartlı malzemeden sanki birinci sınıfmış gibi bir ürün çıkarmaya çalışmak, bir nevi &quot;yoktan var etmeye&quot; çabalamak zorunda kalıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tabii bir de madalyonun küresel yüzü var ki orası daha da karışık. Diyelim ki bir mucize oldu, biz hayvanların genetiğiyle oynadık, ithal hayvanların derilerini pürüzsüz hale getirdik. Peki, bunu kime satacağız? Dünya değişiyor, tüketici alışkanlıkları evriliyor. Yeni nesil, nam-ı diğer Z kuşağı, &quot;Ben hayvan derisi giymem, kullanmam&quot; diyerek sektöre resti çekiyor. Dünyada her yıl kesilen ortalama 300 milyon hayvanın derisinin önemli bir kısmı artık işlenmiyor, çöp olup gidiyor. Talep daralıyor, baskı artıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Velhasıl kelam; uyguladığımız ithal hayvan stratejisiyle ne tavuk ne de kırmızı et fiyatlarını dizginleyebildik, vatandaşın sofrasını şenlendiremedik ama sırtımıza giyeceğimiz ceketin kalitesini düşürmeyi başardık. Eskiler &quot;Ucuz etin yahnisi yavan olur&quot; derlerdi; bizde durum biraz daha vahim: Et pahalı, yahnisi yavan, derisi de delik oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi sanayici, elindeki o kalitesi düşmüş ithal derilerle, dünyaya &quot;sürdürülebilirlik&quot; ve &quot;dönüşüm&quot; hikayeleri anlatarak ayakta kalmaya çalışacak. Bize de markette tavuk etiketine bakıp derin bir iç geçirirken, &quot;En azından üzerimdeki ceket yerli malı&quot; diye avunmak kalacak. Tabii eğer o ceket, ithal edilen hayvanın derisinden yapılmadıysa ve henüz yırtılmadıysa...&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 13 Jan 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Samsun&#039;un takım elbiseli faytoncuları]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/samsunun-takim-elbiseli-faytonculari/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/samsunun-takim-elbiseli-faytonculari/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ancak Karadeniz’in o meşhur dalgalarından ziyade, ritmik bir şekilde ilerleyen bir fayton takıldı gözüme. Açıkçası, bu devirde fayton görmek insanda ya tuhaf bir nostalji hissi yaratıyor ya da haklı bir &quot;Acaba atlara eziyet mi ediliyor?&quot; kaygısını tetikliyor. Merakıma yenik düşüp gruptan ayrıldım ve o ağırbaşlı sürücünün yanına gittim. Sadece ayaküstü, sıradan bir &quot;İşler nasıl usta?&quot; sohbeti edeceğimi sanırken; o faytonun tekerleği beni meğer tıkır tıkır işleyen, onurlu bir ekmek kavgasının tam ortasına çekmiş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Samsun Batı Park’ta, o denize paralel uzanan kusursuz düzlükte yankılanan nal seslerinin sadece turistik bir nostaljiden ibaret olduğunu sanıyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Orada, tam 30 faytondan oluşan, kendi iç hiyerarşisi, kılık kıyafet yönetmeliği ve tıkır tıkır işleyen yazılı olmayan kanunları olan devasa bir mikro-ekonomi dönüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu ekosistemin zirvesinde, camianın kendi arasında &quot;Başkan&quot; diye hitap ettiği Ahmet isimli faytoncu var. Hayatın adaletsiz yokuşlarını çoktan tırmanmış bir adam o; tam 12 yıl çocuk hasreti çektikten sonra nihayet bir kız babası olmanın getirdiği o ağırbaşlı, dingin sabırla yönetiyor süreci.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin matematiği gayet şeffaf ve net. Batı Park&#039;ın o bitmek bilmeyen yokuşsuz, dümdüz asfaltında bir fayton turunun bedeli 300 lira. Ve bu öyle &quot;vur patlasın, at çatlasın&quot; bir düzen değil; günde ortalama 10 tur atılıyor. Hayvanın pestilini çıkarana kadar dönmek yok. İstanbul Adalar&#039;ın o atları telef eden meşhur yokuşlarına ve bitmeyen kapasite ihlallerine inat, burada sınırlar keskin: Bir faytona maksimum 4 yolcu biniyor. Beşinciyi kucağa sıkıştırmaya çalışanlara kapı duvar. Atlar dümdüz yolda, gereğinden fazla yük binmeden, işlerini yapıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşin asıl ciddiyeti ise sezon tam açıldığında başlıyor. O faytonların sürücü koltuğunda sıcaktan kavrulmuş tişörtlü adamlar değil, bildiğiniz jilet gibi takım elbise giymiş adamlar oturuyor. 300 lira karşılığında sizi Batı Park&#039;ta dolaştıran o takım elbiseli adamların hikayesi, 2,5 aylık yaz sezonu bittiğinde ise bambaşka ve sarsıcı bir gerçekliğe tosluyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geri kalan 10 ayda ne mi oluyor? İşte orada Türkiye&#039;nin o çıplak gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Atlar kışlık istirahate çekilip günde 10 kiloluk o zengin menülerini yerken, bizim takım elbiseli faytoncular hamallığa ve kağıt toplayıcılığına dönüyor. Yazın Batı Park&#039;ta takım elbiseyle turist gezdiren adam, kışın hem atının devasa masrafını çıkarmak hem de evinin tenceresini kaynatıp ailesini geçindirmek için sokaklardan kağıt topluyor, sırtında yük taşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu döngü sadece bir hayvan sevgisi veya dramatik bir geçim derdi değil. Bu, aslında Samsun Büyükşehir Belediyesi&#039;nin kurduğu kusursuz bir asayiş ve sosyal güvenlik kalkanı. Belediye bu 30 faytona orada alan tahsis ederek sadece turizme katkı sağlamıyor; dışarıdan bakıldığında ezbere bir bakış açısıyla çoğunlukla &#039;Roman&#039; zannedilen, ancak kendi köklerine sıkı sıkıya bağlı kalarak gururla &#039;Biz Macırız&#039; diyen o sessiz, inatçı kültürün temsilcilerini sistemin içinde tutarak onları ve özellikle gençleri potansiyel bir suç batağından, hırsızlıktan, gasptan koparıp alıyor. Sokaklar güvenli kalıyor, insanlar onuruyla çalışıyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Üstelik bu yasal ve onurlu ekosistem, şehrin geleceğine bile doğrudan yatırım yapıyor. Nasıl mı? Mesela diğer faytoncu Cüneyt’in oğlu, babasının o faytondan ve kağıt arabasından kazandığı alın teriyle büyüyüp desteklenerek, bugün kendi yeteneği ve bilek hakkıyla Samsunspor altyapısında top koşturuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yani Batı Park&#039;ta duyduğunuz o nal sesleri, sıradan bir pazar eğlencesi değil. O sesler; yazın giyilen takım elbiseyle kışın çekilen hamallık arabası arasındaki o ince çizgide yürüyenlerin, 12 yıl sonra gelen kız çocuğunun sevincinin ve suça bulaşmadan Samsunspor&#039;un gelecekteki yıldızını yetiştiren onurlu bir direnişin ta kendisi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 12 May 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir ulusun sıfırdan inşası]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bir-ulusun-sifirdan-insasi-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bir-ulusun-sifirdan-insasi-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Atatürk&#039;ün vefatı, bir dönemi kapattı. Peki Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1923&#039;te savaş yorgunu, sanayisiz, borçlu ve imparatorluk enkazından doğan genç Cumhuriyet&#039;i devraldığında, 15 yıl gibi inanılmaz kısa bir sürede geriye ne bıraktı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çoğu zaman devrimlerin siyasi boyutuna odaklansak da Atatürk&#039;ün 1923-1938 arasına sığdırdığı asıl mucize; hukuki, sınai ve iktisadi bir temel atma mucizesidir. Bu, &quot;imkânsızı başarmak&quot; hedefiyle yürütülen, planlı bir ulusal inşaat projesiydi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Modern bir ekonomi, modern bir hukuk sistemi olmadan ayakta duramazdı. Atatürk, ekonomik hamlelerden önce toplumsal ve hukuki zemini radikal bir şekilde yeniden tasarladı. Keyfiliğin değil, kuralların geçerli olduğu bir yapı şarttı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;3 Mart 1924 - Tevhid-i Tedrisat Kanunu: Eğitim ve öğretimi birleştirerek, modern ve seküler bir neslin temelini attı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;17 Şubat 1926 - Türk Medeni Kanunu: Bu, devrimin ta kendisiydi. İsviçre Medeni Kanunu&#039;nun kabulüyle, birey hakları, mülkiyet hakkı, miras ve en önemlisi kadınların toplumsal ve ekonomik hayattaki statüsü (evlenme, boşanma, miras eşitliği) güvence altına alındı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1926 - Borçlar, Ticaret ve Ceza Kanunları: İtalyan ve Alman modellerinden alınan bu kanunlar, ticari hayatı uluslararası standartlara bağladı. Artık bir şirket kurmanın, çek yazmanın, borç alıp vermenin kuralları netleşti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Para olmadan sanayi olmazdı. O güne kadar finans sektörü, neredeyse tamamen yabancıların kontrolündeki Osmanlı Bankası ve Galata Bankerleri&#039;nin elindeydi. Atatürk, milli bir burjuvazi ve milli bir sanayi yaratmak için finansal bağımsızlığı şart gördü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;26 Ağustos 1924 - Türkiye İş Bankası: İzmir İktisat Kongresi kararlarının bir ürünü olarak ortaya çıktı. Atatürk&#039;ün bizzat 250 bin TL sermaye katkısıyla, tamamen milli sermayeli ilk özel banka olarak kuruldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1925 - Sanayi ve Maadin Bankası: Devletin sanayi yatırımlarını finanse etmek için kuruldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1926 - Emlak ve Eytam Bankası: Modern şehircilik ve konut ihtiyacını karşılamak için kuruldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;3 Ekim 1931 - Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası: Genç Cumhuriyet&#039;in kendi parasını (Türk Lirası) basması, para politikasını kendi belirlemesi ve ulusal itibarı için bu banka kuruldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1933 - Sümerbank: 1929 Dünya Bunalımı&#039;nın &quot;özel sektör yetersiz kalıyor&quot; gerçeğini göstermesi üzerine, &quot;Devletçilik&quot; ilkesinin baş aktörü olarak kuruldu. Sadece bir banka değil, tekstilden kâğıda dev bir sanayi holdingiydi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1935 - Etibank: Yeraltı kaynaklarımızı (maden, kömür, enerji) çıkarmak ve finanse etmek için kuruldu. Enerji olmadan fabrika bacası tütmezdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1923&#039;te İzmir İktisat Kongresi ile liberal bir yol hedeflense de 1929 Büyük Bunalımı tüm dünyada dengeleri değiştirdi. Özel sermayenin yetersizliği ve küresel kriz, Türkiye&#039;yi Atatürk&#039;ün &quot;Devletçilik&quot; ilkesine yöneltti. Bu, devletin bizzat öncü olarak fabrika kurması demekti. Hedef basitti: &quot;Kendi kendine yeten Türkiye.&quot;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1926 - Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikaları: Bir ulusun kendi şekerini üretememesi kabul edilemezdi. Bu iki fabrika, tarımsal sanayinin ilk zaferleri olarak tarihteki yerini aldı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1926 - Kayseri Tayyare Fabrikası (TOMTAŞ): Junkers ile ortak kurulan bu vizyoner proje, çeşitli sebeplerle tam başarılı olamasa da &quot;kendi uçağını yapma&quot; hayalinin temelini attı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1934 - Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası: Ordunun ve halkın kumaş ihtiyacı için ilk büyük adım.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1935 - Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası: İş Bankası iştirakiyle kuruldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1935 - Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası: Dönemin en modern tekstil komplekslerinden biriydi, binlerce kişiye iş sağladı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1936 - SEKA İzmit Kâğıt Fabrikası: Kendi kâğıdını, kendi gazetesini, kendi kitabını basmak için kuruldu. Kültürel bağımsızlığın da bir adımıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1937 - Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası: Ege&#039;nin pamuğunu işlemek için kurulan dev bir sosyal ve endüstriyel kompleksti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;3 Nisan 1937 - Karabük Demir Çelik Fabrikası (Temeli atıldı): Listenin en stratejik hamlesi. Atatürk, &quot;Ağır sanayi olmadan modern bir ülke olunmaz&quot; diyordu. Kendi demirini üretemeyen, kendi çeliğini dökemeyen bir ülke, savunmasızdı. Açılışını görmeye ömrü vefa etmese de (1939&#039;da açıldı), bu proje onun en büyük stratejik mirası olarak tarihe geçti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 11 Nov 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
</channel>
</rss>