<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

<channel>
<title><![CDATA[Analiz Gazetesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr]]></link>
<description><![CDATA[Son 25 Rss Beslemesi - Analiz Gazetesi]]></description>
<generator>Analiz Gazetesi</generator>
<item>
<title><![CDATA[Trump'ın savaşı bitirme iddiası gerçekçi mi?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-savasi-bitirme-iddiasi-gercekci-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-savasi-bitirme-iddiasi-gercekci-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu hamle, Trump&#039;ın 2024 başkanlık seçimleri öncesinde Ukrayna-Rusya savaşını sona erdirme konusunda attığı somut bir adım olarak görülüyor. Kellogg, daha önce Trump&#039;ın başkanlık döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi&#039;nde görev yapmış, güçlü askeri bir geçmişe sahip. Trump, Kellogg&#039;un savaşın sona erdirilmesinde önemli bir rol oynayacağına inanıyor. Ancak bu açıklamaların, pratikte ne kadar gerçekçi olduğu, mevcut küresel güç dinamikleri ve diplomatik ilişkiler ışığında sorgulanabilir. Trump’ın yaklaşımı, iddialı olsa da büyük bir belirsizlik ve risk taşıyor. Savaşın dinamikleri, yalnızca tarafların isteklerine değil, aynı zamanda küresel güçlerin çıkarlarına da bağlı. Her iki tarafın da savaşı sona erdirmeye yönelik tavizler verip vermeyeceği, mücadelenin kaderini belirleyecek faktörlerden biri. Trump, eski başkanlık döneminde Kuzey Kore gibi zorlu ilişkileri şekillendirme noktasında bazı başarılar elde etti. Ancak Ukrayna-Rusya savaşının boyutları, daha karmaşık bir durumu işaret ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Müzakere ile başarı mümkün mü?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın müzakerelere dayalı çözüm önerisi, kulağa cazip gelse de pratikte oldukça zorlayıcı bir süreci işaret ediyor. Her iki taraf masaya otursa da ateşkese ulaşmak kolay olmayacaktır. Zira Ukrayna&#039;nın toprak bütünlüğünü koruma kararlılığı, bu süreçte karşılaşılan en büyük engellerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ukrayna hükümeti, Rusya&#039;nın işgal ettiği topraklardan asla vazgeçmeye niyetli değil. Bu kararlılık, müzakerelerin başarıya ulaşmasını son derece zorlaştırıyor. Trump’ın bu ülkeleri müzakerelere ikna etme stratejisi, yalnızca Rusya’nın gerçek anlamda taviz vermesi halinde anlamlı olabilir. Ancak Rusya’nın, Ukrayna&#039;nın Batı ile olan ilişkilerinin sona ermesi ve NATO’nun genişlememesi gibi talepleri, müzakere sürecinin ilerlemesinde ciddi engeller oluşturuyor. Trump’ın, Batı&#039;nın Ukrayna’ya olan desteğini sorgulaması, seçime yönelik yaptığı stratejik bir hamle olarak anlam kazanabilir. Ancak Batı ülkelerinin Ukrayna’yı yalnız bırakma kararı, NATO ve AB’nin uzun vadeli stratejik çıkarlarıyla tamamen çelişmektedir. Bu nedenle, Trump’ın Batılı ülkeleri Ukrayna’ya olan destekleri konusunda sınırlamaya ikna etme çabası, son derece zorlu bir mücadele olarak görünüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın Putin ile müzakerede başarı şansı ne kadar yüksek?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın Putin ile doğrudan müzakerelere girme isteği, uluslararası siyasette büyük bir risk barındırıyor. Zira savaşın sona erdirilmesi sürecinde atılacak her adım yalnızca bölgesel denklemleri değil, aynı zamanda küresel güç dengesini de derinden sarsabilecek potansiyele sahip. Bu noktada, Putin’in taleplerinin ne kadar geçerli olduğu ve Trump’ın bu süreci başarıyla sonlandırma şansının ne kadar yüksek olduğu sorusu gündeme geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Putin’in taleplerine baktığımızda, Ukrayna’nın Batı ile olan bağlarını kesmesini ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin durdurulmasını şart koştuğu açıkça görülüyor. Rusya’nın bu taleplerinin ardında yalnızca stratejik bir hamle değil, güvenlik kaygılarıyla şekillenen savunmalar olduğunu göz ardı etmemek gerekir. NATO’nun eski Sovyet sınırlarına yaklaşması, Rusya için bir güvenlik tehdidi anlamına geliyor. Bu, Moskova’nın yalnızca bölgesel egemenlik kaygısı değil, aynı zamanda ulusal güvenlik kaygısı da taşıdığı bir durum. Dolayısıyla Putin’in bu tutumu, sadece askeri bir hamle değil, uzun vadeli bir güvenlik stratejisinin parçasıdır. Bu taleplerse, Batı ve Ukrayna açısından kabul edilebilir değil. Ukrayna’nın toprak bütünlüğü yalnızca bölgesel bir mesele değil, Avrupa’nın gelecekteki güvenliği açısından da kritik bir öneme sahip. NATO ve AB, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmaya kararlı ve bu kararlılık, Putin’in taleplerinin kabul edilmesinin önündeki en büyük engel olarak duruyor. Dolayısıyla Trump’ın, Batı’yı bu talepleri kabul etmeye ikna etme çabası, başlı başına bir stratejik mücadeleye dönüşecektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diplomatik beceriler ve savaşın sona erdirilmesi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın geçmişteki dış politika stratejileri, liderlerle doğrudan görüşmelerde kazandığı deneyimler, onun bu savaşın sona erdirilmesinde etkili olabileceğine dair bir umut yaratabilir. Ancak müzakere süreci, tek bir liderin iradesiyle değil, çeşitli aktörlerin çıkarlarının dengelendiği stratejik bir anlaşma zemininde şekillenir. Ukrayna’nın toprak bütünlüğü, Batı’nın desteği, çıkarları ve Putin’in güvenlik kaygısına yönelik tutumu, Trump’ın barış planlarını zorlaştırmaktadır. Kısaca bu süreç, tüm tarafların taviz vermeye istekli olması gereken bir diplomatik mücadele olacaktır. Sonuç olarak, Trump’ın müzakereleri başarıyla sürdürebilmesi, dış faktörlere bağlı ve bunların tümünü birden kontrol etmek Trump için oldukça zor bir süreç olacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 30 Nov 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kağıttan imparatorluk doların sonu mu?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/kagittan-imparatorluk-dolarin-sonu-mu-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/kagittan-imparatorluk-dolarin-sonu-mu-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;İlber Ortaylı’nın da her fırsatta dile getirdiği üzere, tarih okumayan ve coğrafya bilmeyenlerin strateji kurması, bırakın kurmayı, kurulan büyük oyunları anlaması bile mümkün değildir. Bugün modern dünya düzeni adı altında bizlere sunulan o parıltılı manzara, son derece disiplinli, rasyonel ve bir o kadar da sinsi bir finansal kuşatmadır. Bu kuşatma, üç-beş senelik bir siyasi konjonktürün eseri değildir. Bu, imparatorlukların yükseliş ve çöküş kanunudur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;19. yüzyılda Düyun-u Umumiye ile somutlaşan borçlandırma ve denetim altına alma mantığı, bugün dijital ağlarla ve küresel finans normlarıyla devam etmektedir. Ortaylı’nın deyimiyle, &quot;dünyayı tanımayan, lisan bilmeyen ve arşiv tozuna yabancı olan elitlerin bu sinsi çarkı fark etmesi imkânsızdır.’’ Onlar, retoriklerin büyüsüne kapılırken; tarih, gerçek gücün kimin elinde olduğunu finansal akışlar ve jeopolitik hamlelerle sessizce yazar. Onlardan biri de Nixon Şoku’dur. Sistem, 1971 yılında bir gece yarısı baskınıyla kuruldu. ABD Başkanı Nixon, doların altınla olan son bağını tek taraflı kopardığında, aslında insanlık tarihinin en büyük simya deneyini başlattı: Karşılıksız bir kağıdı dünyanın ortak kaderi yapmak.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki, arkasında altın olmayan bu kâğıt nasıl hala sarsılmaz bir güç? Cevap, tarihin en başarılı pazarlama ve zorbalık iş birliğinde gizli olan Petrodolar. 1974’te petrolün sadece dolarla satılmasını sağlayan o meşhur anlaşma, dünyayı devasa bir oyun parkına çevirdi. Bu parkta oynamak, yani enerjiye ulaşmak istiyorsanız, önce mahallenin kabadayısından dolar almak zorundaydınız. Yani bugün ABD, dünya üretiminin sadece %16&#039;sını yaparken, küresel ticaretin %88&#039;inin dolarla dönmesi, bir başarı öyküsü değil; tarihin en büyük sistemik bağımlılığıdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sistemik tasfiye: Roma’dan günümüze egemenlik yasası&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu sistemi bozmaya kalkanların sonu hep aynı oldu. 2000 yılında Saddam, petrolü Euro ile satma hamlesini başlattı. Ardından kitle imha silahı yalanıyla çıkarılan savaş neticesinde asıldı.&amp;nbsp; Aynı şekilde Libya müdahalesinin ardındaki motivasyon da benzer gerekçeye dayanıyor: Kaddafi’nin altın rezervlerine dayalı bir Afrika Dinarı ile yerleşik para birimlerine alternatif oluşturma planı&amp;hellip; Bu durum, küresel finansal güvenliğin sadece rakamlarla değil, askeri projeksiyonlarla korunduğunun bir kanıtıdır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün İran’ın ve Venezuela’nın yaşadıkları ne demokrasiyle ne de hukukla ilgilidir. Tek bir suçları var: Doların tekelini kırmaya çalışmak&amp;hellip; Ancak bugünkü tarihsel döngüde yeni bir evreye geçiyoruz. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan saldığı petrol, artık doların tekelini kıran bir Yuan hamlesine dönüştü. Çin ve Rusya gibi ülkelerin de kurduğu finansal barikatlar, Batı’nın SWIFT silahı gücünü köreltiyor. Yani doların sonu büyük bir patlamayla değil, tarihin &quot;bin kesik&quot; dediği yöntemle geliyor: Küçük ama sürekli kopuşlar...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tarihin değişmez bir yasası vardır: Paranın gücü, onu koruyan kılıcın menzili kadardır. Roma’nın Denarius’u lejyonlar varken sarsılmazdı. İngiliz Sterlini, üzerinde güneş batmayan donanma denizlere hakimken vazgeçilmezdi. Bugün 11 uçak gemisiyle ayakta tutulmaya çalışılan bu matematik dışı dolar saltanatı da tarihin o amansız yükseliş ve çöküş döngüsüne direnemeyecek. Çünkü hiçbir finansal illüzyon, fiziksel üretimin ve reel gücün gerçeğine sonsuza kadar hükmedemez.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Netice itibarIyla, bugünün dünyasında ayakta kalmanın yolu; bu finansal kuşatmayı yaracak bir devlet disiplini, derin bir tarih bilinci ve sarsılmaz bir coğrafya okumasından geçmektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 28 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Stratejik hesapların arka planı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/stratejik-hesaplarin-arka-plani/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/stratejik-hesaplarin-arka-plani/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu tür açıklamalar, Suriye’nin dış politikada ve bölgesel denklemlerde yeniden güç kazanma, ulusal güvenliğini artırma ve uluslararası arenada stratejik ittifaklar kurma amacının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu, aynı zamanda Suriye’nin askeri ve diplomatik manevra kabiliyetini arttırma amacı taşıyan bir politikadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;“Doğal Güvenlik Kaygısı” nedir ve gerçekten doğal mıdır?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail&#039;in Golan Tepeleri&#039;ni aşarak Suriye&#039;ye yönelik askeri operasyonlar düzenlemesinin, ülkenin güvenliği açısından doğrudan bir tehdit oluşturduğu aşikardır. Ancak Marwan, İsrail’in Suriye’ye yönelik operasyonlarını, National Public Radio’ya yaptığı açıklamada şu şekilde ifade ediyor: “İsrail korku hissetmiş olabilir; bu yüzden biraz ilerledi, biraz bombaladı.” Burada dikkat çeken bir nokta ise şu: Bir ülke, son derece kritik olan ve kendi topraklarına yönelik yapılan saldırıları &quot;doğal bir güvenlik kaygısı&quot; olarak tanımlayabilir mi? Yoksa bu açıklama, özellikle dışa dönük politikalarında gizlenmiş stratejik bir adım mı? Bu açıklamalar, aslında iç politikadaki yeni rejimin meşruiyetini sağlamlaştırmayı da hedefleyen bir manevra olarak öne çıkmaktadır. İç savaş sonrası rejimin zayıflayan gücünü toparlamaya çalışan Suriye, dış tehditleri de kendi stratejik çıkarları doğrultusunda kullanarak, ulusal güvenlik söylemini hem içte hem de uluslararası arenada yeniden yapılandırma çabası içerisindedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ortadoğu’nun su kaynakları açısından en zengin bölgelerinden biri olan Golan Tepeleri, sadece bir toprak parçası değil, aynı zamanda Suriye için ulusal onurun ve direnişin de simgesidir. Marwan’ın “Biz İsrail’den korkmuyoruz” söylemi, hem iç kamuoyunda milliyetçi duyguları güçlendirmeyi hem de uluslararası arenada güvenlik kaygılarını meşrulaştırmayı amaçlayan bir stratejidir. Bu söylem, aslında halkın ulusal birliğini yeniden inşa etme ve yönetimin meşruiyetini pekiştirme amacını taşıyor. Ancak bu söylemin halk tarafından nasıl algılandığı, Suriye’nin içindeki politik iklimin ne kadar değiştiğine bağlıdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bölgesel dinamikler: Türkiye ve İran’ın Suriye’ye yansıyan stratejik hesapları&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suriye&#039;nin İsrail’e karşı geçmişteki tutumu, sert ve toprak kayıplarının telafisi amacını güden bir çizgideydi. Özellikle Golan Tepeleri, Suriye için hem ulusal onurun hem de direnişin sembolüydü. Ancak son açıklamalarıyla Şam, İsrail’e karşı daha pragmatik bir yaklaşım benimsemeye başlamış ve geçmişteki sert söylemler, yerini daha ılımlı ve diyalog arayışına dayalı bir stratejiye bırakmış gibi görünüyor. Türkiye için, Suriye&#039;nin bu değişen tutumu önemli bir sınav olabilir çünkü Türkiye, İsrail ile gergin ilişkilerini sürdürüyor. Türkiye’nin, Suriye’nin bu yeni tutumuna nasıl karşılık vereceği, iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler üzerinde belirleyici bir etki yaratabilir. İran için, durum daha da karmaşıktır. İran, Suriye’yi İsrail karşısındaki önemli bir müttefiki olarak görürken, Şam’ın İsrail’le olası bir yakınlaşması, Tahran’ın bölgedeki stratejik çıkarlarını riske atabilir. Sonuç olarak, Suriye&#039;nin İsrail’e karşı eski tutumlarından saparak, farklı bir strateji izlemeye başlaması, Türkiye ve İran’ın bölgesel stratejilerini yeniden şekillendirebilir ve bu gelişme, bölgedeki ilişkileri ve güç dengelerini ciddi şekilde etkileyebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suriye’nin gerçek stratejisi nedir?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suriye’nin İsrail ile barışa yönelik verdiği mesajlar, sadece diplomatik bir açıklama değil, aynı zamanda derinlemesine stratejik hesaplar içeren bir adım olarak değerlendirilmelidir. Suriye, barışçıl bir dil kullanarak hem güvenlik kaygılarını meşrulaştırmaya çalışmakta hem de bölgedeki güç dengesini kendi lehine çevirmeye yönelik bir strateji izlemektedir. Bu, ulusal güvenliği sağlama amacını güderken, aynı zamanda dış aktörlerle olan ilişkilerinde güçlü bir konum elde etmeyi hedefleyen çok katmanlı bir politika izlediğini göstermektedir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 28 Dec 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Felaket ve krizlere karşı toplumun tutumu]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/felaket-ve-krizlere-karsi-toplumun-tutumu-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/felaket-ve-krizlere-karsi-toplumun-tutumu-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Kartalkaya’da yaşanan bu elim olay, hepimize çok önemli bir gerçeği bir kez daha hatırlattı: Toplum olarak, krizlere karşı verdiğimiz tepkiler yalnızca felaketlerin sonuçlarını değil, gelecekte yaşayacağımız benzer olayların kaderini de belirliyor. Bu trajedide hayatını kaybeden onlarca insanın ardından ortaya çıkan manzara, empati yoksunluğundan sorumluluk eksikliğine kadar toplumsal reflekslerimizin ne kadar zayıfladığını gözler önüne serdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yangın felaketinden saatler sonra kayak pistlerinin yeniden dolup taşması, toplumsal hafızanın ne denli kısa süreli olduğunu ve acının toplumda ne kadar sınırlı bir alana sıkıştığını gösteriyor. İnsanlar, otel odasında can veren hayatlar yerine, kendi tatil planlarına odaklanmayı tercih etti. Bu davranış, sadece bireysel bir tercih meselesi mi? Yoksa, toplumun geneline sirayet etmiş bir duyarsızlık hali mi? Elbette herkesin hayatını durdurmasını bekleyemeyiz; ancak asıl mesele, yaşanan kayıpların, toplumsal hafızadaki yerini sorgulamak ve buna bağlı olarak da ne kadar toplumsal bilinç üretebildiğimiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, bu tür benzer felaketlere yabancı değil ama bu felaketlerin ardından toplumsal olarak ne kadar ders çıkarabildik? İşte bu çok önemli. Felaketlerin yaralarını sarmak bir yana, daha önce alınmamış önlemlerin tekrar gündeme gelmesiyle, aynı hataların zincirleme olarak tekrarlandığını görüyoruz. Bu da bize şunu gösteriyor: Felaketlerden ve krizlerden sonra yaptığımız sorgulamalar yeterince derin ve kapsamlı değil.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplumsal bağlar ve empati&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İnsanların kayak yapmaya devam ettiği görüntüleri izlerken aklıma şu soru geldi: Eğer bu felaket bir yakınımızı, bir arkadaşımızı, hatta bizi etkilemiş olsaydı, tepkimiz nasıl olurdu? Toplum olarak acıya olan mesafemiz, yalnızca coğrafi uzaklıkla değil, duygusal bağlarımızın zayıflığıyla da şekilleniyor. Eğer toplum olarak ortak bir acıya bile sahip çıkamıyorsak, millet olma iddiamızı sorgulanmak gerekir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Empati, sadece bireysel bir erdem değil, toplumları ayakta tutan en temel değerlerden biridir. Ancak, toplumsal yapımızda bu duygunun ne kadar derin olduğunu sorgulamalıyız. Acı, sadece başkalarının yaşadığı bir deneyim değildir çünkü ötede gördüğümüz bir trajedi, bir gün bizim de kapımızı çalabilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sorumluluk ve hesap verebilirlik&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu tür felaketlerde genellikle şu sorular sorulur: Kim suçlu? Güvenlik önlemleri yeterli miydi? Denetimler düzenli yapılıyor muydu? Ancak ne yazık ki, geçmişten bildiğimiz bir gerçek var: Türkiye’de hesap verebilirlik kültürünün zayıf olması, bu tür trajedilerin tekrarlanmasına zemin hazırlıyor. Eğer bu zinciri kırmak istiyorsak, olayları sadece o anın gündemiyle sınırlı tutmak yerine, uzun vadeli ve köklü çözümler geliştirmeliyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kolektif hafızanın gücü&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplumlar, geçmiş acılarından ders almadıkları sürece, aynı hataları tekrar etmeye mahkûmdur. Ancak burada asıl önemli olan, bu dersleri bireyden topluma nasıl taşıyacağımızdır. Geçmiş, geleceğe ışık tutar; ancak o yolda ilerlemek, bireylerin ve toplumların seçimlerine bağlıdır. Biz bu tercihleri yaparken, olayları yalnızca kendi penceremizden değil, kolektif bir bilinçle değerlendirmeliyiz. Felaketlerden ders çıkarmak, sadece “bir daha olmasın” demekle değil, “bir daha olduğunda hazır olmalıyız” diyerek mümkündür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sorumluluğumuzu anlamak&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Felaketlerin kaçınılmaz gerçekler olduğunu kabul etmek zorundayız. Ancak, bu acıların yalnızca başkalarına ait bir deneyim olarak görülmesi, bu hataların yeniden yaşanmasına neden olacaktır. Toplum olarak empatiyi içselleştirmek, bu acıları anlamak ve gelecekteki felaketlere karşı hazırlıklı olmak, sorumluluğumuzdur. Aksi takdirde, yalnızca seyirci rolü üstlenmeye devam ederiz. Unutmayalım ki, bir gün bu seyirci koltuğundan kalkıp, bu felaketin tam ortasında kendimizi bulmamız an meselesi olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 25 Jan 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dışarıdaki yangının yakıtı, içerideki kutuplaşmadır!]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/disaridaki-yanginin-yakiti-icerideki-kutuplasmadir/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/disaridaki-yanginin-yakiti-icerideki-kutuplasmadir/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Etrafımızı saran bu kanlı zincir, bize tek bir hakikati haykırıyor: Kapı komşunda yangın varken, senin çatındaki kiremitlerin sağlamlığı tek başına yetmez. Türkiye, bu devasa ateş çemberinin tam merkezinde, her kıvılcımın içeri sızmaya çalıştığı bir fırtınanın ortasında metanetle duruyor. Bu duruş, sadece askeri bir başarı değil, bu topraklarda bin yıldır biriken ortak bir yaşama iradesinin tezahürüdür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu iradeyi bugün her zamankinden daha büyük bir sınav bekliyor. Bizleri bu küresel fırtınanın ortasında ayakta tutacak olan şey, kâğıt üzerindeki ittifaklar veya geçici siyasi rüzgârlar değildir. Asıl güç, sarsıntının en şiddetli anında dahi omurgayı dik tutan toplumsal ferasettir. Gündelik hayatın akışında siyaseti tartışmak, liderleri eleştirmek ya da farklı dünya görüşlerine sahip olmak, özgür bir toplumun nefes alma biçimidir. Ancak mesele vatanın bekası ve evlatlarımızın geleceği olduğunda, o çok sesli yapı yerini sarsılmaz bir sessizliğe ve tek bir yumruğa bırakmak zorundadır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Herhangi bir siyasetçiyi seversiniz ya da sevmezsiniz, bir fikre gönülden bağlanır ya da ona şiddetle karşı çıkarsınız. Bunlar, huzurlu iklimlerin meşru kavgalarıdır. Lakin etrafımızdaki harita her geçen gün yeni kızıl noktalarla dolarken, dış dünyaya karşı tek bir çatlak ses dahi çıkarmak bir tercih değil, bu coğrafyada hayatta kalmanın bedelidir. İçeride ne kadar tartıştığımızın dışarıdaki akbabalar için hiçbir önemi yoktur, onlar sadece zayıflık anımızı beklerler. Bizim görevimiz; dışarıya karşı amasız, fakatsız tek bir irade göstermektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geçmişin tozlu sayfaları, içerideki ayrışmaların rüzgârıyla devrilen koca çınarların hikâyeleriyle doludur. Komşularımızda gördüğümüz o hazin tabloların ortak noktası, dışarıdaki düşmandan ziyade içerideki parçalanmışlıktır. Halk, kendi içinde sen ve ben kavgasına tutuştuğu an, dış güçlerin en kolay oyuncağı haline gelir. Siyasi figürlerin gelip geçici, devletin ve vatanın ise kalıcı olduğunu bilerek hareket etmeliyiz. Bugün 2026’nın eşiğinde, stratejik depremler kapımıza dayanmışken sormamız gereken tek bir soru var: ‘’Nasıl bir arada kalırız?’’&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zaman, küçük hesapların ve sığ polemiklerin değil, memleket ufkunda dimdik durma günüdür. Dışarıya verilen her zayıflık mesajı, sınırlarımızın ötesindeki iştahı kabartır. Oysa sarsılmaz bir halk birliği, en modern savunma sistemlerinden bile daha caydırıcıdır. Yarınlarımızı, bugünkü siyasi ihtilaflarımızın gölgesinde bırakmamak için memleketin geniş ufkuna bakmalıyız. Bu topraklar bize tek bir şeyi öğretti: İçeride birleşemeyenler, dışarıda yem olurlar. Biz bu kaderi reddeden, acılardan ders çıkaran ve vatan paydasında tek bir vücut olan o sarsılmaz metaneti korumak zorundayız.&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 21 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gazze ateşkesi barış mı, yoksa bahanesi hazır bir savaş mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/gazze-ateskesi-baris-mi-yoksa-bahanesi-hazir-bir-savas-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/gazze-ateskesi-baris-mi-yoksa-bahanesi-hazir-bir-savas-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Hamas’ın 20 canlı rehineyi teslim etmesiyle başlayan süreç, yüzeyde diplomatik bir başarı gibi görünse de sahada tansiyon düşmedi. İsrail’in odağı, hâlâ teslim edilmeyen ölü rehinelere çevrilmiş durumda. Enkaz altındaki bu sessiz bedenler, yeni bir askeri hamlenin de başlangıç sinyali olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail, yıkımın boyutlarını ve cesetlere ulaşmanın teknik olarak neredeyse imkânsız olduğunu biliyor. Buna rağmen anlaşma ihlali söylemini yüksek sesle dillendirmesi, uluslararası kamuoyuna operasyonel bir meşruiyet zemini hazırlama çabası olarak okunuyor. Hamas ise, çökmüş tüneller ve yıkılmış altyapıyı gerekçe göstererek teslimatın şu anda mümkün olmadığını savunuyor. Her açıklama, her karşı beyan, bir sonraki adımın ipucunu verir gibi. Sözler, diplomasi ile tehdit arasında ince bir çizgide salınıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diplomatik vitrin, değişmeyen gerçekler&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin baskısıyla elde edilen bu kısa soluklu ateşkes, diplomatik bir vitrin gibi duruyor. Sahada ise değişen hiçbir şey yok. Elektrik, su ve gıda yoksunluğu içindeki binlerce sivil, savaşın yükünü hâlâ omuzluyor. Tünellerin karanlığında kalan cesetler, artık sadece kayıp bedenler değil; güç ve meşruiyet mücadelesinin sembolleri haline geldi. Eğer İsrail Güvenlik Kabinesi teslim edilmeyen ölü rehineler gerekçesini askeri bir harekâta dönüştürür ve anlaşma ihlali iddiasıyla gelecekteki operasyonlarını haklı çıkarmak için bu durumu resmi bir politika hâline getirirse, ateşkesin ömrü günlerle sınırlı kalabilir. Ancak uluslararası baskılar sonuç verirse, belki de ilk kez bir sessizlik, kalıcı bir barışa evrilebilir. Fakat bölge dinamikleri ve karşılıklı güven eksikliği, bu olasılığı her geçen gün zayıflatıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Barış mı, fırtına öncesi sessizlik mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ve şimdi asıl soru yeniden karşımızda duruyor: Bu ateşkes, gerçekten barışın kapısını mı aralıyor, yoksa bahanesi hazır bir savaşın ön hazırlığı mı? Gazze’de silahlar susmuş görünüyor, ama politik hesaplar hâlâ tetiğe dokunuyor. Tünellerin karanlığında bekleyen tehditler, enkaz altındaki bedenler ve diplomatik gerilim, yeni bir fırtınanın habercisi gibi. Yani bu ateşkes, barışın değil; stratejik bir duraklamanın işareti olabilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gazze’deki her adım, hem sahadaki güç dengelerini hem de uluslararası meşruiyet algısını test ediyor. Bu nedenle ölü rehinelerin kaderi, bir sonraki operasyonun zamanlamasını ve şeklini belirleyecek kritik bir gösterge.&amp;nbsp; Yani Gazze’nin cevabı hâlâ enkazın ve tünellerin karanlığında gizli. Silahlar susmuş gibi görünse de diplomasi ve strateji arasındaki bu ince çizgi, ateşkesin gerçek doğasını belirleyecek ve bölgeyi nasıl bir fırtınanın beklediğini önümüzdeki günler bize net olarak gösterecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 18 Oct 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yaşar Güler'in uyarıları: Gerilim, hazırlık ve stratejinin önemi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yasar-gulerin-uyarilari-gerilim-hazirlik-ve-stratejinin-onemi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yasar-gulerin-uyarilari-gerilim-hazirlik-ve-stratejinin-onemi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu uyarılar, ülkemizin dış politikada daha sıkı bağlar kurması, savunma sanayiinde gösterdiği başarılar ve terörle mücadele konusunda sürdürdüğü kararlı tutumu gözler önüne sererken, aynı zamanda iç ve dış tehditlere karşı da her an hazırlıklı olma zorunluluğumuzu hatırlatıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail Türkiye’ye saldırabilir mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Savunma Bakanı Yaşar Güler’in &quot;İsrail Türkiye’ye saldırabilir&quot; açıklaması, bölgedeki gerginliklerin ve stratejik hesapların altını çiziyor. Bu ifade, yalnızca askeri değil, aynı zamanda diplomatik ve ekonomik anlamda Türkiye’nin daha güçlü bir savunma hazırlığına ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimlerin, bölgesel dengeyi değiştirebilecek potansiyeli var. Bu nedenle, Türkiye’nin her türlü saldırıya karşı hazırlıklı olması sadece askeri değil, çok boyutlu bir strateji gerektiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;3. dünya savaşı tehdidi: Gerçek mi, algı mı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bakan Güler’in &quot;3. Dünya Savaşı her an çıkabilir&quot; söylemi, küresel belirsizliklerin ve tehditlerin ne denli ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Ancak sorulması gereken soru şu: Gerçekten de dünya çapında bir savaşın eşiğinde miyiz, yoksa bu tür söylemler, stratejik hazırlık adına bir tür algı yönetimi mi? ABD ile Çin arasındaki gerginlikler, Ortadoğu’daki çatışmalar ve küresel güç mücadeleleri, dünya çapında büyük bir savaşa doğru gidip gitmediğimizi sorgulatıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, tüm bu olasılıkları dikkate alarak yalnızca askeri değil, diplomatik ve ekonomik açıdan da her türlü senaryoya hazırlıklı olmalıdır. Zira dünya hızla belirsizleşirken, Türkiye&#039;nin stratejik dengeyi koruyabilmesi için güçlü ve çok boyutlu bir hazırlık süreci şart.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir dönem başlıyor mu?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bakan Güler’in son açıklamaları, Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği üzerine önemli ipuçları veriyor. Özellikle Donald Trump’ın Suriye’deki askerî varlık kararları ve Türkiye’nin F-16 Viper alımına dair gelişmeler de iki ülkenin ilişkilerine yeni bir ivme kazandırabilir. Trump, önceki başkanlık döneminde Suriye’den asker çekme yönünde talimat vermişti. Güler’e göre, Trump’ın yeniden benzer bir adım atma olasılığı yüksek. Bu gelişme, Türkiye&#039;nin savunma stratejileri ve bölgesel güvenlik politikaları açısından kritik bir dönemeç olabilir. Eğer Trump, eski politikasına geri dönerse, Türkiye-ABD ilişkilerinde dengeler değişebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bununla birlikte, Trump’ın Suriye’den asker çekme kararı ve Türkiye ile ilgili olası adımlarının kabine ve senato düzeyinde karşılık bulup bulmayacağı da önemli bir sorudur. Trump, dış politikada genellikle daha bağımsız ve pragmatik adımlar atmaya eğilimli olsa da ABD&#039;nin iç siyaseti ve yeni yönetimindeki kritik isimlerin Türkiye&#039;ye karşı tutumu, bu kararların alınmasını ve hayata geçirilmesini engelleyebilir. Eğer ABD, Suriye&#039;deki askerlerini çeker veya bölgedeki askeri varlığını azaltırsa, Türkiye, Suriye’deki terör örgütlerine karşı daha etkin bir mücadele yürütebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak, Trump’ın Suriye’deki askerî varlıkla ilgili alacağı kararlar, sadece ideolojik bir tercih değil, ulusal ve bölgesel güvenlik çıkarlarına dayalı bir yaklaşım olacak. Türkiye için, ABD’nin Suriye’den çekilmesi, bölgedeki stratejik etkisini artırma fırsatı sunarken, Trump’ın yeni yönetimindeki isimlerin Türkiye’ye olan karşıtlıkları, bu sürecin karmaşık bir hal almasına neden olabilir. Bu kararın nasıl şekilleneceği, uluslararası denge ve güvenlik stratejilerinin kesişim noktasında belirlenecektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç: Hazırlıklı olmak ve ileriye bakmak&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yaşar Güler’in açıklamaları, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlere karşı hem güçlü bir hazırlık yapması gerektiğini, hem de stratejik düşüncesini sürekli olarak güncel tutması gerektiğini gösteriyor. Bölgesel ve küresel tehditler, sadece askeri alanda değil, aynı zamanda diplomatik, ekonomik ve teknolojik alanlarda da hazırlık yapmayı gerektiriyor. Türkiye&#039;nin savunma sanayiindeki ilerlemeleri, terörle mücadeledeki kararlılığı ve uluslararası alandaki güçlü duruşu, ülkemizin güvenliği için önemli bir dayanak oluşturuyor. Ancak bu süreçte en önemli unsur, sadece bugünü değil, yarını da düşünerek hareket etmek olacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuçta, Türkiye&#039;nin gelecekteki güvenliği için en önemli adım, her zaman hazırlıklı olmak ve bu hazırlığı her alanda sürdürmektir.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 16 Nov 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Eğitimde kapsayıcılık masal değil, mecburiyettir!]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/egitimde-kapsayicilik-masal-degil-mecburiyettir/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/egitimde-kapsayicilik-masal-degil-mecburiyettir/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ama biz bu iyiliği ne kadar yerine getirebiliyoruz? Otizmli bir çocuğun okul içinde itilip kakılması, ardından bazı velilerin kameralar önünde çocuğun okuldan uzaklaştırılmasını talep eden açıklamalar yapması&amp;hellip; Bu hadise, yalnızca bir okul problemi değil ülkemizin kapsayıcı eğitim politikaları, psikososyal güvenlik standartları ve çocuk dostu okul kavramı açısından ciddi bir alarmdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Otizm, insanın nörogelişimsel bir farklılığıdır ve özel gereksinimli çocukların eğitim ortamlarında desteklenmesi yalnızca etik değil yasal bir zorunluluktur. Mevzuatlarda da belirtildiği üzere tanımlanan kaynaştırma/bütünleştirme eğitim modeli çerçevesinde, her çocuğun akranlarıyla aynı ortamda uygun destek mekanizmalarıyla eğitim almasını güvence altına almıştır. Dolayısıyla bir çocuğun davranışsal güçlük göstermesi, onu ortamdan dışlamak için gerekçe olamaz aksine çocuğun BEP (Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı) kapsamında daha doğru müdahalelerle desteklenmesi gerektiğini gösterir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oysa bu olayda gördüğümüz şey, eğitim biliminin yıllardır üzerine inşa ettiği kapsayıcılık anlayışının, bazı yetişkinlerin önyargıları karşısında nasıl kolayca örsenelebildiğidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir çocuğun davranış problemleri varsa, bunun çözüm yöntemi, onu itip kakmak ya da hedef göstermek değil; pozitif davranış destekleri, uygulamalı davranış analizi, sosyal uyum becerileri ve travma farkındalıklı yaklaşım gibi bilimsel yöntemleri uygulamaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada eleştirilmesi gereken yalnızca bireyler değil okul yönetiminden sınıf öğretmenlerine, rehberlik servisinden ilçe milli eğitim birimlerine kadar tüm yapının kurumsal hesap verebilirlik mekanizmalarını işletip işletmediğidir. Bir çocuğu korumakla yükümlü bir eğitim ekosistemi, çocuğun güvenliğini sağlayamadığı anda kendi temel varlık sebebini kaybeder.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Velilerin kameralar karşısında okuldan gönderilsin minvalinde çağrısı yapması ise eğitimin toplumsal işlevi açısından ayrıca düşündürücüdür. Çünkü kapsayıcı okul iklimi; korkuların, önyargıların ve sosyal dışlamanın değil dayanışmanın, empati kurmanın ve çocuk hakları bilincinin üzerine kurulur. Çocukları korumakla yükümlü yetişkinlerin, farkına varmadan bir çocuğu risk unsuru gibi sunması, yalnızca o çocuğu değil, toplumsal vicdanı da yaralar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Buradan bir kez daha hatırlatmak isterim:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hiçbir çocuk farklı olduğu için dışlanamaz. Hiçbir çocuk gelişimsel özellikleri nedeniyle eğitim ortamından uzaklaştırılamaz. Hiçbir çocuk, yetişkinlerin tahammül sınavına dönüşemez.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu olay, ülkemizin eğitim sisteminde kapsayıcı okul iklimi, erken müdahale programları, öğretmenlere özel gereksinim farkındalığı eğitimleri, psikososyal destek birimleri ve aile-çocuk iş birliği modelleri konusunda daha güçlü adımlar atması gerektiğini net bir biçimde göstermiştir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Unutmayalım:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir toplumun gerçek gelişmişliği, en savunmasız çocuğunu ne kadar koruduğuyla ölçülür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eğer bir çocuk inciniyorsa, aslında hepimiz eksiliyoruz. Bu eksilmeyi durdurmak hepimizin sorumluluğudur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 15 Nov 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Müfredatın kayıp halkası, adab-ı muaşeret]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/mufredatin-kayip-halkasi-adab-i-muaseret/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/mufredatin-kayip-halkasi-adab-i-muaseret/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Oysa çocuk, okul kapısından girdiği an akademik bir bilgi deposu değil, çevresindeki her türlü uyaranı sorgusuzca çeken devasa bir sosyal süngerdir. Ev, bu süngerin temiz suyla buluştuğu ilk yerdir ancak asıl mesele, o süngerin dış dünyadaki bulanık sularla karşılaştığında nasıl bir tepki vereceğidir. Bugün gelinen noktada, eğitimin temelinden bir zihniyet devrimine, yani bir davranış reformuna ihtiyaç duyduğu artık su götürmez bir gerçektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir çocuğun dünyası sadece ailesinin ona öğrettiklerinden ibaret değildir. Çocuk, belli bir yaştan sonra vaktinin en verimli ve uzun kısmını okulda, birbirinden tamamen farklı kültürel ve ahlaki kodlara sahip ailelerin çocuklarıyla geçirir. Bu heterojen yapı, kaçınılmaz bir modelleme sürecini beraberinde getirir. Evinde nezaketle büyüyen, küfür duyulmayan, şiddetin bir çözüm yöntemi olmadığı öğretilen bir çocuk okul bahçesinde ilk kez güçlü olanın haklı olduğu bir orman kanunuyla tanışabilir. Evdeki steril ortam, sokağın ve okul bahçesinin kaotik gerçekliğiyle çarpıştığında çocuk derin bir ontolojik kriz yaşar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu krizin en somut örneği, çatışma yönetimidir. Mevcut sistemde çocuğa &quot;Kimseye vurma&quot; dersiniz çocuk okulda fiziksel bir müdahaleye maruz kaldığında bu kurala uyar ve dayak yiyen/mağdur konumuna düşer. Eğer &quot;Kendini koru, sen de vur&quot; derseniz, bu sefer kurumsal yapı içerisinde hırçın/suçlu ilan edilir. Çocuğu bu iki ucu keskin bıçak arasında bırakmak, onun karakter inşasına vurulan en büyük darbedir. İşte bu noktada, eğitimin önceliği değişmelidir. İlkokul çağında olan bir çocuğun önüne konulan ilk şey alfabe, okuma, yazma ya da matematik işlemleri değil, adab-ı muaşeret alfabesi olmalıdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Adab-ı muaşeret, modası geçmiş bir salon geleneği değil, toplumsal olarak bir arada yaşama sanatıdır. Bir çocuk, teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, birinin sözünü kesmemeyi ve en önemlisi kişisel sınırları bir harf gibi, bir rakam gibi temelden öğrenmelidir. Eğer biz akademik bilgiyi, davranış eğitiminin önüne koymaya devam edersek ilerde belki çok iyi integral çözen ama otobüste yaşlıya yer vermeyen, yabancı dil bilen ama empati kuramayan, diploma sahibi ama insan olma yolunda eksik kalmış nesiller yetiştirmeye mahkum oluruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir çocuk bahsedildiği gibi ne tamamen ailenin bir ürünüdür ne de tamamen okulun&amp;hellip; O, toplumun ve maruz kaldığı modellerin bir sentezidir. Bu sentezin sağlıklı olabilmesi için okulun, sadece bilgi aktarılan bir mekân değil, bir karakter atölyesi olarak yeniden tanımlanması gerekir. Davranış eğitimi, ders aralarına sıkıştırılmış birer nasihat değil, müfredatın ana omurgası olmalıdır. Çocuğun okulda gördüğü farklı modelleri süzebilmesi için ona güçlü bir nezaket filtresi kazandırmalıyız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak, alfabeyi sökmek bir çocuğun sadece aylarını alır, ancak adabı ve karakteri oturtmak bir ömrünü belirler. Eğer geleceğin toplumunda huzur, saygı ve güven iklimi istiyorsak, kalemi tutan ellere önce o kalemi bir başkasına zarar vermeden nasıl kullanacağını öğretmek zorundayız. Reform, tahtadaki yazılardan değil, yürekteki ve tavırdaki değişimden başlar.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 14 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[24 Yıl: Esed ve Saddam&#039;ın ortak kaderi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/24-yil-esed-ve-saddamin-ortak-kaderi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/24-yil-esed-ve-saddamin-ortak-kaderi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Her ikisi de çok ilginç bir şekilde tam 24 yıl boyunca iktidarda kalmış ve bu süre sonunda ise rejimleri dramatik bir şekilde çökmüştür. Bu paralellikler, sadece iki liderin kaderini değil, bölgedeki otoriter rejimlerin geleceğini anlamak açısından da önemli dersler içeriyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Diktatörlükten çöküşe: Esed ve Saddam’ın yönetim modelleri&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Saddam Hüseyin’in 1979’da başladığı Irak liderliği, baskı ve korku politikaları üzerine inşa edilmiş otoriter rejimin tipik bir örneği olarak kabul edilir. Saddam, özellikle Kürtler ve Şiiler başta olmak üzere, toplumsal grupları sistematik bir şekilde dışlamış ve bu gruplar üzerinde baskıcı bir yönetim modeli kurmuştur. Aynı dönemde Esed ailesi tarafından yönetilen Suriye’de de benzer bir siyasal yapı şekillenmiştir. Beşşar Esed, 2000 yılında iktidarı devralmış ve halk üzerindeki denetimini artırmak için devletin özellikle istihbarat teşkilatlarını, askeri yapılarını ve paramiliter unsurlarını yoğun bir şekilde kullanmıştır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her iki liderin yönetim anlayışlarını Antonio Gramsci’nin tanımlamasına göre ele alacak olursak, ‘’hegemonyanın eksikliği zorun baskınlığı’’ şeklinde tanımlanabilir. Rızaya dayalı iktidar anlayışından yoksun olan bu rejimler, baskıcı ve zora dayalı mekanizmalarla halkın üzerine korku salarken, kendilerini de devleti kurtaracak yegâne figür olarak konumlandırmışlardır ve bu da baskı ile sürdürdükleri iktidarlarının çöküşüne zemin hazırlamıştır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bölgesel ve küresel dinamikler&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplumsal meşruiyet eksikliği ve dış müdahalelere karşı kırılganlıkları, her iki devlet başkanının da sonlarını getiren temel unsurlar olmuştur. Saddam Hüseyin, 2003 yılında ABD liderliğindeki koalisyonun askeri müdahalesi sonucu devrildi. Irak’ta yaşanan bu güç boşluğu, farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında çatışmaları körükledi ve ülkeyi istikrarsız bir hale getirdi. Benzer şekilde, Esed rejimi de 2011’den itibaren başlayan Suriye iç savaşında bölgesel ve uluslararası güçlerin sahadaki etkisiyle zayıfladı. Ancak Esed’in devrilmesi, Saddam’ın devrilmesinden farklı olarak, daha uzun bir süreçte gerçekleşti ve çok sayıda aktörün sahada doğrudan müdahil olduğu bir güç mücadelesine dönüştü. Bu sebeple Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından Irak’ta yaşananlar, Suriye için de benzer geleceğe işaret eden önemli bir uyarı niteliği taşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yeni bir dönemin eşiğinde Türkiye’nin Suriye stratejisi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Suriye’deki istikrarsızlık, Türkiye’nin sadece kendi sınır güvenliği için değil, aynı zamanda küresel düzeydeki etkisi için de bir sınav niteliği taşıyor. Ortadoğu, her geçen gün daha fazla belirsizliğe doğru sürüklenirken, içerideki çatışmalar, bölgesel güçlerin çıkarları ve küresel güçlerin hesapları, Türkiye&#039;nin stratejik manevra alanını daraltıyor. Türkiye, Suriye’deki çatışmaların gelişimini dikkatle izlerken, aynı zamanda iki kritik soruya odaklanmalı: Öncelikle, Suriye’nin yeniden yapılanmasında Türkiye nasıl bir pozisyon alacak? Bu süreç, Türkiye&#039;nin bölgedeki liderliğini pekiştirebilir mi, yoksa daha geniş bir coğrafyada güvenlik tehditlerini mi artırır? İkinci olarak, Türkiye, bölgedeki güç boşluğunu kendi lehine mi çevirecek yoksa bu boşluk, Türkiye’nin stratejik hedeflerine ters düşen bir kaos ortamına mı yol açacak?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son dönemde, İsrail’in Suriye’nin Golan Tepeleri’ni bombalamaya başlayarak tampon bölgeyi aşması, bölgedeki karışıklığın artarak güç dengelerinin de değişebileceğine işaret ederken, Türkiye&#039;nin Suriye politikası açısından da yeni bir sınav anlamına geliyor. İsrail’in bu hamlesi, Türkiye’nin stratejik adımlarını yeniden şekillendirme gerekliliğini doğurabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye&#039;nin Suriye politikasında, yalnızca askeri müdahale değil, stratejik diplomasi ve bölgesel iş birlikleri belirleyici olacak. Ancak, uzun vadede Türkiye’nin başarılı olup olmayacağı, bölgedeki siyasi aktörlerle nasıl bir denge kurduğuna ve bu dengeyi nasıl sürdürebileceğine bağlı. Türkiye, Ortadoğu’nun bu karmaşık denkleminde dengeyi sağlayabilirse, sadece bölgesel bir güç değil, küresel bir aktör olarak da etkisini artırabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 14 Dec 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sessizliğin en gürültülü hali]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sessizligin-en-gurultulu-halisessizligin-en-gurultulu-hali/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/sessizligin-en-gurultulu-halisessizligin-en-gurultulu-hali/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Yakın zamanda gelen 12 şehit haberi, ne sosyal medyada güçlü bir yas havası oluşturdu, ne kamusal alanda derin bir sessizliğe yol açtı. Sanki acının ülkeye uğramadığı bir gün gibi toplum normal yaşantısına devam etti. Meclis’te ise konuyla ilgili önerge reddedildi. Bu sadece politik bir tercih değil, aynı zamanda sosyolojik bir alarm...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Toplumların acıya verdiği tepki, onların kolektif bilinç düzeyini ve birlikteliğini gösterir. Yas, bu temsil biçimlerinin en güçlü olanıdır. Çünkü yas tutmak, yalnızca öleni anmak değil, yaşayanların birlikte yaşamaya devam etme iradesini yeniden üretmesidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün Türkiye’de bu iradenin kırıldığına tanıklık ediyoruz. Yas, bir tür durma halidir. Ancak bu, yaşadığımız hız çağında durmak, geride kalmakla eşdeğer görülüyor. Dijitalleşme, dikkat ekonomisi ve sürekli değişen gündemler, bireyleri ve toplumu derin düşünceden uzaklaştırıyor. Ortak acılar hızla gündem dışına itiliyor. Oysa toplumsal hafıza, ancak yas ve anma pratikleriyle canlı tutulabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu noktada karşımıza çıkan olgu, toplumsal duyarsızlaşmadır. Bireylerin değil, kolektif ruhun uyuşmasıdır söz konusu olan. Bunun nedenleri çok katmanlıdır: Sürekli maruz kalınan krizler ve kayıplar, toplumda bir duygu yorgunluğu yaratır. Medyanın olayları normalleştirerek sunması, trajedileri gündelikleştirir. Siyasal sistemin hesap vermezliği, yurttaşlık bilincini aşındırır. Yas tutmanın kamusal alandan dışlanması, acının bireyselleşmesine yol açar. Bunların sonucu olarak, toplum refleks kaybı yaşar. Ne bir neden sorusu sorulur, ne de bir hesap talep edilir. En tehlikelisi de budur: Acının kanıksanması.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün şehit haberleri üzerine milli yas ilan edilmemesi, bir prosedür meselesi değil, bir değer krizidir. Çünkü devletin sembolleri, halkın duygusal dayanışmasıyla birleşmediğinde, o yapı sadece yönetenler topluluğuna indirgenir. Oysa millet olmak, sadece aynı dili konuşmak değil aynı acıya birlikte üzülmektir.Yas ilanı, sadece bir bayrağın yarıya indirilmesi değildir. Bir milletin ortak acıyı sahiplenme biçimidir. Devlet, milli yas ilan ettiğinde şunu demiş olur: “Bu acı hepimizin. Evladını kaybeden sadece bir aile değil, biziz. Hayat, bu kaybın büyüklüğü karşısında durmalı. Yas tutuyoruz çünkü unutmayacağız.” Bu, halkla kurulan duygusal bir bağdır, devletin vicdanla temasa geçmesidir. Aynı şekilde, halk yas tuttuğunda da güçlü bir mesaj verir: “Bu ülkenin evlatları sadece ailelerinin değil, hepimizin. Bu kayıba kayıtsız kalmıyorum. Unutmayacağız, kanıksamayacağız.”&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu sebeple, bizler şunu unutmayalım: Bir ülkenin geleceği, acılar karşısında susan çoğunluklarla değil, birlikte yas tutabilen, neden sorusunu cesaretle soran, unutmayan bir toplumla kurulabilir ve bir toplumun geleceği, birlikte yas tutma yeteneğini kaybettiği günse eksilmeye başlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 12 Jul 2025 00:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye'nin kaçınılmaz rolü]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/avrupa-guvenlik-mimarisinde-turkiyenin-kacinilmaz-rolu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/avrupa-guvenlik-mimarisinde-turkiyenin-kacinilmaz-rolu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Polonya Başbakanı Donald Tusk’un “AB kendi eylem planını oluşturmazsa küresel aktörler geleceğimizi belirleyecek” sözleri, kıtanın kendi savunma politikalarını şekillendirme gerekliliğini vurguluyor. Ancak, Avrupa’nın ortak bir orduya sahip olması konusunda bile net bir fikir birliği yok. Polonya ve Danimarka’nın temkinli duruşu, İtalya’nın diplomatik sürece dahil olma isteği gibi bölgesel farklılıklar, Avrupa’nın kendi güvenliğini bağımsız olarak şekillendirme sürecini zorlaştırıyor. Öte yandan, ABD Başkan Yardımcısı Vance’ın Avrupa’daki ifade özgürlüğü konusunda yaptığı eleştiriler, transatlantik ilişkilerde yeni bir gerilim yaratıyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’in ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmelerse, İngiltere’nin ABD ile özel ilişkisini sürdürme çabasını ortaya koyuyor. Ancak asıl soru şu: Avrupa, güvenlik politikalarını Washington’dan bağımsız belirleyebilir mi, yoksa her zaman ABD’nin gölgesinde mi kalacak?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öte yandan, Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin dışına itilemeyecek kadar kritik bir aktör olarak öne çıkıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Londra’daki zirvede Türkiye’nin Ukrayna ve Rusya arasındaki barış görüşmelerine ev sahipliği yapabileceğini vurgulaması, Ankara’nın diplomatik kapasitesini bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye daha önce de benzer bir rol üstlenmiş, Karadeniz Tahıl Anlaşması’nın imzalanmasında arabulucu olmuştu. Hem NATO üyesi hem de Rusya ile diyalog kurabilen nadir ülkelerden biri olarak Türkiye, Doğu ile Batı arasında diplomatik bir köprü olmayı sürdürüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna meselesine gelince, çatışmaların sürdüğü bir ortamda diplomasi için alan var mı? Rusya’nın ele geçirdiği topraklardan taviz vermeyeceğini açıklaması ve Batı’nın Ukrayna’nın toprak bütünlüğü konusunda geri adım atmaması, müzakerelerin zorluğunu gösteriyor. Tarihte pek çok kriz, beklenmedik ittifaklarla çözülmüştür. Türkiye’nin sunduğu müzakere masası teklifi, Avrupa’nın güvenlik denkleminde önemli bir değişim yaratabilir. Ankara, sadece askeri değil, diplomatik açıdan da sürecin kritik bir parçası olabilir. Dolayısıyla, Fidan’ın “Türkiye’siz bir Avrupa güvenlik mimarisi düşünülemez” açıklaması, sadece bir söylem değil, jeopolitik bir gerçeğe işaret ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak, Avrupa güvenliğinin geleceği, AB’nin bağımsız bir yol çizip çizemeyeceğine bağlı. Türkiye’nin sunduğu diplomatik fırsatları değerlendirmek hem Avrupa hem de bölge istikrarı açısından çok önemli olduğu aşikar. Peki, gerçekten bir barış mümkün mü, yoksa güç dengeleri yeni bir jeopolitik çıkmaza mı işaret ediyor? Avrupa ve Türkiye bu süreçte nasıl bir yol izleyecek? Avrupa’nın güvenliği konusunda AB gerçekten bağımsız bir politika belirleyebilecek mi, yoksa NATO ve ABD ile olan ittifakını sürdürmeye mi devam edecek?&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gelecekte hangi manşetlerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz, ancak kesin olan bir şey var: Türkiye, Avrupa’nın güvenlik denkleminin vazgeçilmez bir unsuru olmaya devam edecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 08 Mar 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trump ve Netanyahu'nun Gazze planı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trump-ve-netanyahunun-gazze-plani/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trump-ve-netanyahunun-gazze-plani/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Trump, İsrail’in, savaşın ardından Gazze’yi ABD’ye “devredeceğini” ve ABD’nin burada yeniden yapılanmayı üstleneceğini öne sürüyor. Dahası, Gazze halkının bölge ülkelerine yerleştirileceğini iddia ediyor. Ancak bu açıklamalar, yalnızca bir restorasyon projesi mi, yoksa bölgede yeni bir siyasi mühendislik hamlesi mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin Gazze üzerindeki yeni oyun planı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın söylemleri, klasik Amerikan dış politikasının ötesine geçen ve neo-emperyalist tasarıma işaret eden bir karakter taşıyor. Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, bir devletin, başka bir devlet veya halkın topraklarını “yeniden yapılandırma” bahanesiyle el koyması açıkça sömürgeci bir refleksi temsil eder.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın ajandasında Gazze’nin bir “ölüm ve yıkım sembolü” olmaktan çıkarılması gerektiği vurgulanıyor. Ancak bu, Trump’a göre, Gazzelilerin bölgeden ayrılması ve başka bir yere yerleştirilmesiyle mümkün olacak. Bu, tarihsel olarak bakıldığında bir tür etnik temizlik ve zorunlu nüfus transferini çağrıştırıyor. Üstelik, bu süreç, Gazze halkının rızasına dayalı değil, onların adına belirlenmiş bir yol haritası üzerinden ilerliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin bu hamlesi, klasik anlamda bir işgal ya da sömürgecilik pratiği mi? Trump’ın söylemleri, “ABD Gazze’yi devralacak” ifadesiyle şekillenirken, bunun uzun vadeli bir “koruyucu yönetim” modeli mi olacağı yoksa İsrail’in bir tür vekalet rejimi mi kurmayı amaçladığı net değil. Ancak burada açık olan şey, bu tür bir hamlenin uluslararası hukuka ve Filistin halkının kolektif haklarına açık bir meydan okuma olduğu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Netanyahu’nun hesabı ne?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Trump’ın Gazze’ye dair açıklamalarına büyük bir destek veriyor. Peki, Netanyahu için bu senaryo ne anlama geliyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Birincisi, İsrail, uzun yıllardır Gazze’yi bir “güvenlik riski” olarak tanımlıyor ve burada İsrail’in egemenliği dışındaki her türlü yapıyı bir tehdit olarak algılıyor. Eğer ABD gerçekten Gazze’yi devralırsa, İsrail, doğrudan yönetim maliyetlerinden ve Gazze’deki askeri varlığının getirdiği ekonomik-siyasi yükten kurtulmuş olacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İkincisi, Netanyahu için bu plan, İsrail’in uluslararası arenadaki yalnızlığını kırmak için bir fırsat sunuyor. Trump’ın ikinci başkanlık döneminde İsrail’le olan ilişkilerini daha da güçlendirmesi, Netanyahu’yu hem iç siyasette hem de uluslararası kamuoyunda daha güçlü bir pozisyona taşıyacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak buradaki kritik soru şu: Netanyahu, Trump’ın önerdiği gibi Gazzelilerin kitlesel olarak bölgeden çıkarılmasını gerçekten destekliyor mu? İsrail’in uzun vadeli stratejisinde, Gazze’nin tamamen boşaltılması ve buranın farklı bir aktöre devredilmesi gibi radikal bir planın uygulanabilirliği oldukça düşük. Bölge ülkeleri, Gazzelileri kabul etmek istemediklerini defalarca ifade etti. Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölgesel güçler, Filistin meselesinin bu şekilde çözülmesine sıcak bakmıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Uluslararası hukuk ve Filistin halkının geleceği&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump’ın Filistin halkını bölgeden sürme fikri, uluslararası hukuk açısından ve daha birçok açıdan problemli. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Bürosu (UNHRC), işgal altındaki topraklardan halkın zorla çıkarılmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu açıkça belirtti. Trump ise bu hukuksal gerçekliği göz ardı ederek meseleyi bir “yeniden yerleştirme” projesi olarak pazarlamaya çalışıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Filistinli yetkililer ve Hamas, bu öneriyi kesin bir dille reddetti. Hamas, Trump’ın bu açıklamalarını “Ortadoğu’daki yangına benzin dökmek” olarak nitelendirirken, Filistin yönetimi de bunun bir “etnik temizlik planı” olduğunu vurguladı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak uluslararası tepkinin Trump’ın hesaplarını değiştirmeye yetip yetmeyeceği belirsiz. Daha önce de ABD, Trump’ın ilk başkanlık döneminde Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) yönelik yaptırımlar uygulamıştı. Şimdi ise ICC’nin İsrail Başbakanı Netanyahu ve eski İsrail Savunma Bakanı hakkında tutuklama kararı alması, Trump’ı tekrar harekete geçirdi. Trump’ın, ICC’ye yaptırım kararı imzalaması, uluslararası hukuk mekanizmalarına karşı bir meydan okuma olarak okunmalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Emperyal tasarım mı, siyasi tiyatro mu?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump-Netanyahu ortaklığı, Gazze özelinde yeni bir bölgesel mühendislik planına mı işaret ediyor yoksa Trump’ın siyasi manevralarının bir parçası mı? Ortadoğu’da zaten son derece kırılgan olan dengeler düşünüldüğünde, Trump’ın bu çıkışlarının jeopolitik bir domino etkisi yaratması muhtemel. Ancak bu planın uygulanabilirliği hem uluslararası hukuka hem de bölgesel aktörlerin tutumlarına bağlı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şayet Trump’ın söylemleri yalnızca iç kamuoyunu konsolide etmek içinse, bu bir “siyasi tiyatro” olarak kalacaktır. Ancak bu öneri, Washington ve Tel Aviv ekseninde daha somut bir stratejiye dönüşürse, Gazze yeni bir emperyal tasarımın deneme tahtasına dönüşebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi gözler bölgesel aktörlerde: Trump ve Netanyahu’nun bu radikal planına hangi ülkeler karşı duracak, hangileri sessiz kalacak? Ve en önemlisi, Filistin halkı bu plan karşısında nasıl bir direnç gösterecek?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 08 Feb 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Burası duvara çarpacağınız son kale, Anadolu!]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/burasi-duvara-carpacaginiz-son-kale-anadolu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/burasi-duvara-carpacaginiz-son-kale-anadolu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Özellikle dış mihraklı kirli bir koronun, &quot;İran’dan sonra sıra Türkiye’de, hedef Türkiye’nin Cumhurbaşkanıdır&quot; tarzındaki nakaratı diline dolaması, Anadolu’nun sarsılmaz gerçekliğine karşı girişilmiş beyhude bir algı operasyonudur. Unutulmamalıdır ki, bu coğrafya üzerinde kurulan tüm karanlık hayaller, her zaman Türk milletinin çelikten iradesine çarparak dağılmaya mahkûmdur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizi sıradaki diye nitelendirmeye kalkanlar, en büyük yanılgıya düştükleri noktayı iyi anlasınlar ki biz, Türküyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Arap’ıyla ve Zaza’sıyla bu toprakları vatan kılmış bir kilimin ilmikleriyiz. Bizim etnik kökenlerimiz demokratik zenginliğimiz, ama dışarıdan bir tehdit geldiğinde omuz omuza verdiğimiz sarsılmaz siperimizdir. İçeride her türlü fikir ayrılığı olabilir lakin konu istiklalimiz ve istikbalimiz olduğunda, bu coğrafyanın her ferdi tüm farklılıklarını vestiyerde bırakır ve düşmanın karşısında tek bir çelik yumruğa dönüşür. Topraklarını parayla satın alıp lobiyle harita uyduranların sığ kurnazlığı, vatanını kanla kazanan ve bin yıldır bu topraklarda hüküm süren bir milletin iradesi ve gücü karşısında hükümsüzdür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Devletin makamı, milletin şerefidir!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şu da iyi bilinmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamı, yalnızca idari bir temsil makamı değildir. Bu makam, Türk milletinin bizzat kendi iradesinin, hürriyetinin ve egemenlik haklarının dünyadaki tecelligahı, bağımsızlığımızın sarsılmaz mührüdür. Siyasi görüşümüz ne olursa olsun, bu makama dışarıdan yöneltilen her türlü tehdit, doğrudan her bir vatan evladının onuruna ve seçme iradesine yapılmış sayılır. Biz içeride fikirlerimizle ne kadar farklı yollarda yürürsek yürüyelim, dışarıdan bir el bu birliğe uzandığında, o elin karşısında tek bir yumruğa dönüşmeyi bilen kadim bir devlet geleneğinin mirasçılarıyız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vatan bizim için bir meta değil, mukaddes emanettir!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bizim lügatımızda vatanımızdaki bir çöp bile feda edilecek bir ticaret malzemesi değildir. Bu toprakların her bir karışı, bedeli yüzyıllar boyu şehadetle ödenmiş bir emanettir. Siyonizmin veya herhangi bir emperyal odağın ajandasındaki işgal kelimesi, bu topraklarda sadece bir hayal olarak kalacaktır. Biz, tarihten ders alan bir topluluk değil, bizzat tarihi yazan ve coğrafyaların kaderini tayin eden bir milletiz. Köklerimizin derinliği, sömürgeci zihniyetlerin geçici heveslerini yutup yok edecek kudrettedir!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mesajımız gayet net! haddinizi bilin!&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini ve beraberliğini test etmeye cüret edenler, karşılarında vatan dendiğinde ölümü öldüren bir irade bulacaklardır. Bağımsızlığımızın tapusu olan bu toprakların her karışı namusumuzdur ve bu namus üzerinde hiçbir dış odağın tasarruf hakkı yoktur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 07 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Siber Dolandırıcılıklara Karşı Dikkatli Olun]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/siber-dolandiriciliklara-karsi-dikkatli-olun/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/siber-dolandiriciliklara-karsi-dikkatli-olun/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu, dijital teknolojilerin sunduğu fırsatlar kadar beraberinde getirdiği risklerin de arttığının bir göstergesidir. Teknolojinin sunduğu olanaklar ne kadar fazla ise, beraberinde getirdiği tehditler de bir o kadar ciddi hale geliyor. Dijital ortamda daha fazla zaman geçiren, daha fazla&amp;nbsp; işlem yapan insanlar, bu durumla birlikte kişisel verilerinin kötü niyetli kişiler tarafından kullanılmasına da daha açık hale geliyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu tür saldırıların en tehlikeli yanlarından biri, dolandırıcıların kişisel verilerimizi bir şekilde çalmış olmaları nedeniyle bizleri daha inandırıcı düzeyde manipüle edebilmeleridir. Artık yalnızca yakalanmaya çalışan bir dolandırıcıdan bahsetmiyoruz; teknolojiyi ustaca kullanan, hatta bazen bireylerin dijital izlerini takip ederek onlara özel, ikna edici tuzaklar kuran bir tehditten söz ediyoruz. Ne yazık ki, bu tür saldırılar sadece maddi zararlarla kalmıyor; güvenlik açıkları kişisel mahremiyetimizi ihlal edebiliyor ve dijital kimliğimizi riske atabiliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki Bu Siber Dolandırıcılık Türü Nasıl Gerçekleşiyor?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yakın zamanda yaşanmış bir örnekle özetlemek isterim: Dolandırıcılar, konu ile uzaktan yakından bir alakanız olmamasına rağmen önce size bir avukatlık bürosundan gelmiş gibi gönderdikleri sahte mesajlarla ulaşırlar. “Evrağınızın son günü yaklaşmakta, mağduriyet yaşamamak için iletişime geçin” gibi paniklemenize sebep olan bu mesajlarla ve sanki yasal bir süreçten geçiyormuşsunuz gibi izlenim yaratmaya çalışırlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Burada, dolandırıcıların en büyük kozlarından biri de daha önce ele geçirmiş oldukları T.C. gibi kişisel bilgilerinizi kullanarak, size çok daha inandırıcı bir şekilde yaklaşabilmeleridir. Telefonla aradığınızda, size yasa dışı bahis oynadığınız iddiasıyla bir ceza kesildiği ve bu cezayı ödemediğiniz takdirde, hakkınızda 3 yıl kesinleşmiş 7 yıla kadar uzatılan hapis cezası olacağı söylenir, ödeme yapmanız için baskı oluştururlar ve bu tehditlere bir de sahte mahkeme evrakını eklerler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu Tür Tuzaklar Karşısında Ne Yapmalısınız?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu tür dolandırıcılık faaliyetlerinde dolandırıcılar, genellikle resmi bir işlem yapıyormuş izlenimi yaratmak için oldukça iyi hazırlanmışlardır. Ancak, gerçek bir yasal işlem başlatıldığında hakimler, savcılar, Yargıtay veya diğer resmî kurumlar telefon ya da sosyal medya gibi platformlardan resmi evrak göndermezler. Resmi tebligatlar yalnızca yasal yollarla, posta yoluyla veya devletin belirlediği resmi dijital kanallar üzerinden yapılır. Bu tür durumlarla karşılaştığınızda, e-Devlet üzerinden evrak sorgulaması yaparak hakkınızda yapılmış olan tüm hukuki işlemleri kolayca kontrol edebilirsiniz.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayrıca kimlik bilgilerinizi, adresinizi ve finansal verilerinizi yalnızca güvenli platformlarda paylaşmaya da özen gösterin. Kişisel verilerinizi bir dolandırıcıya kaptırmak yalnızca sizi değil, çevrenizdekileri de tehlikeye atabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dolandırıcılar sizi sosyal medya üzerinden de hedef alabilir. Bu nedenle kişisel hayatınıza dair fazla bilgi paylaşmaktan kaçının. Her türlü dijital iz, sizin hakkınızda bilgi edinmeye çalışan kişiler için fırsat oluşturabilir. Unutmayın, dijital çağda kişisel verilerimizin korunması, sadece bireysel bir sorumluluk değil, toplumsal bir zorunluluktur.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 07 Dec 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ortadoğu'daki rejim değişiklikleri: Libya, Irak ve Suriye]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ortadogudaki-rejim-degisiklikleri-libya-irak-ve-suriye/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/ortadogudaki-rejim-degisiklikleri-libya-irak-ve-suriye/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Bu büyük değişim, özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında değerlendirilebilir. Amaç neydi? Daha önce zayıflayan rejimlerin yerine, Batı&#039;nın istediği yönetimleri inşa etmekti. Libya, Irak ve Suriye, bu sürecin en net örneklerini sergileyen ülkeler olarak öne çıkarken, sıradaki hedefin İran olup olmadığı ise hâlâ belirsizliğini koruyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sıradaki hedef İran mı?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Orta Doğu’nun en büyük güçlerinden biri olan İran, son yıllarda bölgedeki en sıcak gündem maddelerinden biri haline geldi. Libya, Irak ve Suriye’deki rejim değişikliklerinden sonra, gözler şimdi de Tahran’a çevrilmiş durumda. Axios haber sitesinin yer verdiği iddiaya göre; Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Biden’a, İran’ın nükleer programının silah sınıfı seviyesine ulaşması halinde, Tahran’daki nükleer tesislere yönelik olası bir askeri müdahale planı sundu. Ancak, bu planın birkaç hafta önce yapılan gizli bir brifingde sunulmuş olması, her şeyin henüz bir karar aşamasına gelmediğini gösteriyor. Bu sunum, yeni bir istihbarata dayanmıyor ve Başkan Biden’ın nihai bir karar vermediği ifade ediliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Biden yönetimi, Trump’ın 2018’de çekildiği nükleer anlaşmanın ardından, İran’ın nükleer programının hızla ilerlediğini fark etti. Bu süreçte, İran, ABD&#039;nin yaptırımlarına karşı stratejik adımlar atmaya devam ederken, Biden yönetimi de bu durumu engellemeye çalışıyor. Ancak, bunun ne kadar başarılı olacağı ve İran’ın nükleer hamleler yapıp yapmayacağı sorusu, Orta Doğu’daki güvenlik stratejilerinin yeniden şekillenmesine neden olabilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüm bu gelişmeler, tam da İran’ın Avrupa ülkeleriyle nükleer programı hakkında yapacağı görüşmelerin öncesine denk geliyor. 13 Ocak’ta Cenevre’de yapılacak görüşmeler, İran’ın nükleer programına dair gerilimi daha da tırmandırabilir. Kasım 2024’te İngiltere, Fransa ve Almanya ile yapılan görüşmelerin ardından, İran, BM gözlemcisinin kararına tepki olarak daha fazla uranyum zenginleştirme santrifüjü kurmayı planladığını açıkladı. Bu adım, yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini artırmakla kalmaz, aynı zamanda bölgedeki güç dinamiklerini de daha karmaşık hale getirebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD, İran’ın bu nükleer adımlarına karşı askeri müdahale seçeneklerini masaya koyarken, İran’ın nükleer kapasitesini artırması, bölgedeki istikrarı sarsabilir ve ABD’nin stratejik hesaplamalarını baştan sona değiştirebilir. Bu süreçte hem İran’ın hem de ABD’nin atacağı adımlar, Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek en kritik faktörlerden biri olacak gibi görünüyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trump&#039;ın görevdeki rolü ve savaş olasılığı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesi, Orta Doğu’daki mevcut siyasi atmosferi önemli ölçüde değiştirebilir. Trump’ın, daha önce İran’a karşı uygulamaya koyduğu maksimum baskı stratejisinin bir uzantısı olarak, Trump yönetimi İran’a karşı daha agresif olabilir. Bu durum, İran’ın bölgesel faaliyetlerine ve nükleer programına karşı doğrudan bir askeri müdahale ile sonuçlanabilir. Ancak, bu askeri adımların, bölgede daha geniş bir savaşa yol açma riski de mevcut. İran’a karşı yapılan askeri bir saldırı, yalnızca Tahran’ı değil, bölgedeki tüm güç dengesini etkileyebilir. Bu da ABD’nin dış politikasında yeni hesaplamalar yapmasını gerektirebilir. Sonuç olarak, Orta Doğu’daki büyük müdahaleler bir bir tamamlanırken, sıradaki hedefin İran olup olmayacağı sorusu, bölgesel stratejilerdeki kırılma noktalarını şekillendirecek gibi görünüyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 04 Jan 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yeni dönemin ihtiyaçları: Anahtar Parti]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yeni-donemin-ihtiyaclari-anahtar-parti/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yeni-donemin-ihtiyaclari-anahtar-parti/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;1972 yılında Trabzon’da doğan Ağıralioğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi&#039;nden mezun olduktan sonra siyasi kariyerine Büyük Birlik Partisi (BBP) ile adım attı. Muhsin Yazıcıoğlu döneminde partinin önemli figürlerinden biri haline geldi. Ardından İYİ Parti&#039;ye katılarak milletvekilliği yaptı. Şimdi ise, mevcut siyasi yapının yetersizliklerine, alternatif bir çözüm sunmayı hedefleyerek, beraberindeki 162 kişilik kurucu ekiple Anahtar Parti’yi (A) kurdu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Siyasi arenada değişim ihtiyacı&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, son yıllarda ekonomik zorluklar, toplumsal çatışmalar ve siyasi kutuplaşmalarla boğuşuyor. Bu durum, mevcut siyasi partilere olan güveni zayıflatıyor. Özellikle genç seçmenler, politikaların yetersizliğinden rahatsızlık duyuyor. Yeni siyasi oluşumlar, değişim isteyen seçmenler için umut vadeden alternatifler sunuyor. Yavuz Ağıralioğlu’nun liderliğindeki Anahtar Parti, bu bağlamda çeşitli kesimlerin sesi olmayı amaçlıyor. Güvenilir bir politik duruşla yola çıkan parti, toplumsal barışı sağlamayı hedefliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Güven tazeleme&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mevcut birçok partinin politika, iç çatışma ve tutarsızlıkları halkı yorgun düşürdü. Ağıralioğlu, bu partilerden farklı olarak daha kapsayıcı ve tutarlı bir politika izlemeyi amaçlıyor. Bu yaklaşım, halkın güvenini kazanmayı ve siyasi arenada kendine özgü bir konum edinmeyi hedefliyor. Muhsin Yazıcıoğlu&#039;nun izinden giderek milli değerlere vurgu yapıyor ve geleneksel sağ seçmenlerin güvenini kazanmayı da hedefliyor. Bu yaklaşım, partinin barajı geçme olasılığını artırıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Farklı kesimlerin temsilcisi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anahtar Parti, çeşitli toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarına yanıt vermek için kapsayıcı bir politika seti geliştirmeyi planlıyor. Kadınlar, gençler, emekliler ve farklı etnik gruplar, partinin dikkat edeceği önemli kesimler arasında. Bu yaklaşım, geniş bir destek tabanı oluşturma potansiyeli taşıyor ve toplumsal dinamiklere duyarlı bir parti imajı çiziyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yeni bir umut&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anahtar Parti, değişim ve yenilik arayışında olanlar için yeni bir umut sunma potansiyeline sahip. Yavuz Ağıralioğlu’nun liderliğinde, halkın beklentilerine karşılık verme konusunda kararlı bir duruş sergileyeceği öngörülüyor. Mevcut sorunlara çözüm sunma iddiası ve &quot;Ortak akıl, ileri Türkiye&quot; sloganıyla yola çıkan Anahtar Parti, etkili muhalefet- iktidar olma vaadiyle halkın güvenini kazanmayı ve Türkiye’nin geleceğinde önemli bir rol oynamayı hedefliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 02 Nov 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Avrupa Güvenliği Türkiye&#039;siz Kurulabilir mi?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/avrupa-guvenligi-turkiyesiz-kurulabilir-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/avrupa-guvenligi-turkiyesiz-kurulabilir-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ankara’da yaptığı görüşme ise bu tezin somut teyidi niteliğinde. Bu temas, diplomatik nezaket sınırlarını aşan, Avrupa’nın stratejik yönelimi, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı ve transatlantik güvenlik denklemindeki yeni kırılmalar açısından belirleyici bir dönemeç.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Berlin–Ankara Hattında Stratejik Dönüşüm&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eskiden Türkiye’ye sert eleştiriler yönelten ve politikalarında mesafeli duran Merz, bugün Ankara’da tam tersine bir tutum sergileyerek Türkiye’yi Avrupa’nın yakın ortağı olarak tanımlıyor. Bu yalnızca diplomatik bir dönüşüm değil; Avrupa’nın yeni jeopolitik gerçeklerini kabullenmesinin de açık bir göstergesi. Ziyaret, Avrupa güvenlik mimarisinde yeniden ölçeklenme arayışının sembolü olarak okunabilir. Berlin yönetimi, Ukrayna Savaşı sonrası çok kutuplu düzenin dinamiklerini yeniden değerlendirirken, Türkiye’nin jeopolitik omurgasını artık göz ardı edemiyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin Normatif Diplomasi Vurgusu&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Erdoğan’ın Gazze konusundaki sert eleştirileri, Türkiye’nin yalnızca bölgesel değil, normatif diplomasi alanında da farklı bir konum inşa ettiğini ortaya koyuyor. Ankara, Batı merkezli söylem hegemonyasına karşı çok eksenli bir dış politika yürütüyor ve bu da Türkiye’yi klasik merkez–çevre kurgusunun ötesine taşıyarak denge kurucu bir bölgesel güç haline getiriyor. Bu durum, Avrupa’nın güvenlik paradigmasını yeniden tanımlama gereğini açıkça ortaya koyuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye Olmadan Avrupa Güvenliği Eksik&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Avrupa, stratejik özerklik söylemini dillendirirken hala transatlantik güvenlik mimarisine bağımlı bir çizgide ilerliyor. Türkiye ise NATO üyeliğiyle Batı sisteminin bir parçası iken, Rusya, Körfez ve Asya ile geliştirdiği çok yönlü diplomatik hatlar sayesinde de bu mimarinin sınırlarını genişletiyor. Merz–Erdoğan görüşmesi, yalnızca ikili ilişkilerin ısınması değil; Avrupa güvenlik paradigmasının jeopolitik anlamda yeniden tanımlanmasının ilk adımı olarak değerlendirilmelidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sonuç olarak; Merz–Erdoğan görüşmesi, Avrupa güvenlik denkleminde yeni bir sayfa açtı. Avrupa, güvenliğini artık Türkiye’nin dışında değil, Türkiye üzerinden inşa etmek zorunda. Bu temas, klasik diplomasi pratiğinin ötesinde, yeni bir jeopolitik yeniden yapılanmanın işaret fişeği niteliğinde. Bugün geldiğimiz noktada, Avrupa güvenliğinin geleceği bir kez daha aynı gerçeği hatırlatıyor: Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin sadece bir unsuru değil, eksenidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Sat, 01 Nov 2025 00:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
</channel>
</rss>