<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">

<channel>
<title><![CDATA[Analiz Gazetesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr]]></link>
<description><![CDATA[Son 25 Rss Beslemesi - Analiz Gazetesi]]></description>
<generator>Analiz Gazetesi</generator>
<item>
<title><![CDATA[Demokrasi+adalet=kalkınma mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/demokrasiadaletkalkinma-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/demokrasiadaletkalkinma-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Oysa ben demokratım. Çünkü demokrasi milletin hakim olduğu yegane rejimdir. Yanlış düzeltilebilir. Yorulan kenara çekilebilir. Kanallar herkese açıktır. Bir imamın oğlu, öksüz bir çiftçi, bir çoban ve bir tayfanın oğlu başbakan ya da cumhurbaşkanı olabilir. Görevdekiler milleti dikkate almak zorundadırlar aksi halde seçimleri kaybederler. İlaveten kim adaletin sağlanmasına karşı olabilir?&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Demokrat olmamız gözlerimizi bağlamamalı. Yanlış tezleri sorgulamadan kabul edersek ülkemiz kaybeder. ‘’2. Abdülhamit devrilince her şey düzelecek’’ diye düşünen İttihatçıların durumuna düşeriz. İttihatçılar vatanlarını canlarından çok seviyorlardı.&amp;nbsp; Çalışkandılar. Fedakardılar. Mücadeleciydiler. Büyük çoğunluğunun parayla pulla ilgisi yoktu. Ama hazırlıksızdılar. 2. Abdülhamit’i devirdiklerinden sadece on yıl sonra imparatorluk tarihe karıştı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şu an dünyada pompalanan tez şu: “Bir ülkede demokrasi ve adalet olursa, serbest piyasa ekonomisi uygulanırsa o ülke kendiliğinden kalkınır, zenginleşir ve müreffeh olur. Gelir daha adil dağılır.” Oysa bu şartları sağlamasına rağmen iflas eden ülkeler olduğu gibi bu şartları sağlamadığı halde kalkınan bir sürü ülke var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İlk örneğimiz olan Venezüella 1958 yılından 1998 yılına kadar demokrasiyle yönetildi. Serbest piyasa ekonomisi uygulandı. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olan, doğalgaz ve madenlerde de ciddi rezervleri olan Venezüella, demokrasiye geçtiğinde Latin Amerika’nın en varlıklı ülkesiydi. 1998 yılında sosyalist Chavez seçimleri kazandığında ise sistem iflas etmişti. İşsizlik ve fakirlik yayılmış, gelir dağılımı bozulmuştu. Chavez’in kurduğu sosyalist sistemde daha da bozuldu. Vatandaşların üçte biri ülkesini terk etti. Çalışacak durumda olanların dörtte üçü işsiz. Toplumun büyük kısmı yardımlarla geçiniyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Acemoğlu çalışmalarında Güney Kore ile Kuzey Kore’yi karşılaştırır. Güney Kore’nin kalkınmasını demokrasi, adalet ve piyasa ekonomisine bağlar. Güney Kore için bugün ‘’demokrasidir’’ diyebiliriz. Oysa Kore kalkınıp zenginleştiği 1960-90 döneminde demokrasi değildi. Milliyetçi diktatörlükle idare ediliyordu. Kalkındığı dönemde serbest piyasa ekonomisi uygulamadı. Devletin kontrolünde kendine has bir ekonomik rejim uyguladı. Üreticileri yüksek gümrük vergileriyle korudu. Güçlenmelerini sağladı. İhracatçıları yüksek teşviklerle ve düşük maliyetli kredilerle destekledi. Devlet, holdingleşmeyi empoze etti. Gerekli gördüğünde holdinglere ortak oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Japonya, Amerika’yla anlaşarak liberal ekonomiye geçtiği 1854 senesinde dünyanın en geri kalmış memleketlerinden biriydi. Bu tarihten sonra piyasa ithal mallarla doldu. Yerli üreticiler iflas etti. Halk fakirleşti. Ülkenin her tarafında isyanlar çıktı. 1867 yılında halkı arkasına alan imparator (O tarihe kadar imparator sembolikti) şogunluk sistemini devirerek yönetimi ele aldı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ülke öncekiyle mukayese edilmeyecek kadar sert bir diktatörlükle yönetilmeye başlandı. Gümrük vergileri yükseltildi. Devlet ülkenin her tarafında sanayi tesisleri kurdu. Bu tesisler para kazanmaya başlayınca satıldı. Elde edilen parayla yenileri kuruldu. Samuraylar ve bürokratlar iş hayatına yönlendirildiler. İhtiyacı olanlara sermaye verildi. Devlet ülkenin yararına gördüğü projelere sermaye vererek ortak oldu. Japonya 1905 yılında dünyanın en güçlü devletlerinden olan Rus Çarlığını kolaylıkla yendi. İkinci dünya savaşından önce dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Japonlar yıkılmış bir ülke olarak çıktıkları ikinci dünya savaşından sonra da hızlı büyüdüler. Bu dönemde de ihracatı teşvik eden politikalar uyguladılar. Yerli üreticileri gümrük duvarlarıyla korudular. Japonya bu tarihlerde seçimleri her zaman aynı partinin kazandığı göstermelik bir demokrasiydi.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Japonya 1980’lerin sonunda Amerika’nın baskısıyla liberal ekonomiye geçti. İhracatçıları desteklemekten vaz geçmek zorunda kaldı. Bu karardan sonra ekonomik büyüme hızla yavaşladı. 1990’larda sivil toplumun gelişmesiyle güçlenen demokraside Japonya’nın derdine derman olamadı. Japonya kan kaybetmeye devam ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Adalet mekanizmasının sağlıklı çalıştığı ve piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği örnek bir demokrasi olan AB son otuz yılda yani 1996’dan 2025 yılına kadar olan dönemde yılda ortalama %1,65 büyüdü. Aynı zaman diliminde Çin ortalama %9,1 büyüdü. Demokrasi olmayan, adaletin A’sının bile uğramadığı Çin AB’den beş kattan daha hızlı büyüdü.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Son örnek olan Almanya 1848 yılında birliğini sağladı. 1871 yılında Avrupa’nın İngiltere’den sonra en güçlü devletiydi. 1914’te İngiltere’yi de geçmişti. Bu dönemde Almanya ne demokrasiydi ne de serbest piyasa ekonomisiydi. Birinci dünya savaşından sonra demokrasiyi benimseyen ve liberal ekonomiye geçen Almanya her geçen gün geriledi, halk fakirleşti. Hitler bu ortam sayesinde iktidara geldi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kalkınmanın ve zenginleşmenin şartı iyi yönetimdir. İyi yönetilen ülkeler kalkınır. İyi yönetilmeyen ülkeler dünyanın en zengin kaynaklarına sahip olsalar bile fakir kalırlar (Irak, İran ve Libya gibi)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 31 Mar 2026 00:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Panama Kanalı ABD için neden önemli?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/panama-kanali-abd-icin-neden-onemli/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/panama-kanali-abd-icin-neden-onemli/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Alaska Rus çarlığına aitti. ABD, dünya ile New York, Boston gibi limanlar üzerinden ticaret yapıyordu. Beyaz Saray, her fırsatı kullanarak batıya doğru genişledi. Bazen savaşarak bazen satın alarak edindiği yeni toprakları demiryollarıyla doğu yakasındaki limanlara bağladı. Bu genişleme yüz yıl sürdü ve ABD, Pasifik okyanusuna ulaşınca son buldu. Böylece bugünkü ABD haritası ortaya çıktı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;19. Yüzyılın sonlarında ABD’nin en büyük sorunu, batıdaki eyaletlerin doğudakilerden ekonomik olarak kopuk olmasıydı. Eyaletler demiryoluyla birbirine bağlıydı ama demiryolu ile nakliye, denize göre çok maliyetliydi. Yüksek nakliye maliyetleri yüzünden doğudaki eyaletler çok az ihracat yapabildiklerinden kalkınamıyorlardı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Durumu bir misalle anlatalım. Mesela Los Angeles ve San Fransisko gibi şehirlerde üretilen cevizleri Avrupa’ya göndermek için gemilerin en güneye inerek, Arjantin’in güneyinden Atlantik okyanusuna geçmeleri gerekiyordu. Cevizleri ahalinin %90’ının yaşadığı New York ve Boston gibi metropollerin bulunduğu doğu yakasında göndermek için ya gemilerin Arjantin’in en güneyine inip Atlantik okyanusuna ulaştıktan sonra yeniden en kuzeye çıkması ya da demiryoluna yüksek bedel ödemek gerekiyordu. Her iki alternatifte de yol süresi çok uzadığından tarımsal ürünlerin bozulma riski çok yüksekti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Batı eyaletleri, nüfus az ve ABD’nin doğusuyla yurtdışı piyasalara ulaşmak zor ve maliyetli olduğundan, kalkınmıyordu. New York’tan kalkan bir gemi, Londra’ya bir haftada ulaşırken, San Fransisko’ya bir ayda ulaştığından batı, doğuyla ekonomik olarak bütünleşemiyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İşte, Panama Kanalı bu sorunları çözme arayışından doğdu. Beyaz Saray, ABD’ye en yakın, en dar ve görece istikrarlı bir bölgede Süveyş’e benzer bir kanal yapmaya karar verdi. Maliyet açısından en uygun alternatif, ABD’ye daha yakın olan ve kanal yapılacak karasal alanın daha dar olduğu Nikaragua’ydı. Fakat Nikaragua istikrarsızdı. Gelecekte de istikrarlı olacağı öngörülmüyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu nedenle Beyaz Saray kanal yapmak için Panama’yı seçti. O tarihte Panama, Kolombiya’ya bağlı bir bölgeydi. Kolombiya kalabalık ve nispeten güçlü bir ülkeydi. Bu kanaldan elde edilecek gelirlerle daha da güçlenebilirdi. Amerika için hayati öneme sahip olan bu kanalın Kolombiya’nın topraklarında olması büyük riskti. ABD sorunu ayrılıkçı bir hareket oluşturarak çözdü. Amerikan silahlarıyla donatılmış ve ABD’li subaylar tarafından eğitilmiş ayrılıkçılar isyan ettiler. Kanlı bir iç savaştan sonra Panama bağımsız oldu. Panama kurulur kurulmaz inşaatına başlanan kanal 1914 yılında devreye alındı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2000 yılına kadar ABD tarafından işletilen kanal sayesinde Los Angeles ve San Fransisko gibi kasabalar metropole dönüştü. Batıdaki eyaletler doğudakilerin seviyesine geldi. Zira kanaldan geçen bir milyondan fazla geminin %80’den fazlası Amerika’nın batı yakasındaki şehirlerden yüklendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çin’in atak yaptığı 1990’lı yıllardan itibaren kanalın önemi daha da arttı. Zira Çin, kanalı her geçen gün daha fazla kullanıyor. Aslında Pekin 2000 yılından itibaren Nikaragua’ya kanal yapmaya çalışıyordu. Fakat ABD, isyan çıkarmak dahil her yolu deneyerek bu kanalın yapılmasını engelledi. Çin yirmi yıl süren mücadeleden sonra yeni kanal yapma projesini dondurarak Panama Kanalının işletmesini satın alma girişimini başlattı. Kanalın Amerika’nın kontrolüne girmesi Çin için, Çin’in kontrolüne girmesi ABD için prestij ve para kaybının yanında, rekabet güçlerinin zayıflaması demek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Panama hükümeti 2000 yılından beri kanaldan geçiş ücretlerini sürekli arttırıyor. İlaveten güvenli geçiş gerekçesiyle kanalı kullanacak gemi sayısını azaltıyor. Bu uygulamalar başka ülkelerden çok ABD’ye zarar veriyor. ABD, Çin’le gelecekte daha da sertleşecek olan, büyük bir ticaret savaşının içinde. Bu nedenle, bir emlak kralı olan ve neredeyse her şeyi alınıp satılabilecek bir emlak olarak gören Trump, yaptığı sert açıklamayla Panama’ya gözdağı verdi. ‘’Kanalın işletmesini Çin’e devretmeni asla kabul etmem. Fiyat artışlarını ve gemi sayısını sınırlamaktan vazgeç’’ dedi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Panama Kanalı bize örnek olmalı. Karadeniz ülkeleri, birer doğal kanal olan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını kullanarak, bize kuruş ödemeden, yüz milyarlarca dolar kazanıyorlar. Montrö anlaşmasında, Lozan’a göre, boğazların koşullarını iyileştirmemiz, yapılan anlaşmaların değiştirilebilir olduğunun en güzel örneğidir. Hakan Bey konjonktürün çok müsait olduğu bu dönemde (Petrol ve gazının önemli bir kısmını boğazları kullanarak ihraç eden Rusya’nın maliyetlerinin artması Batının işine gelir.), bu konuyu gündemine alır ve sonuç alırsa ismini tarihe altın harflerle yazdırır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 31 Dec 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Komisyona yapılan sunumlardan notlar]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/komisyona-yapilan-sunumlardan-notlar/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/komisyona-yapilan-sunumlardan-notlar/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Önemli bulduğum hususları okurlarımla paylaşmak istedim.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bahse konu sunumlara göre Kürt vatandaşlarımızın %60 kadarı doğu ve güneydoğuda, %40 kadarı yurdun geri kalanında yaşıyor. %40’ın takriben yarısı ana kitleyle kaynaşmış. Geri kalan %20 ise gettolarda veya gettomsu yerlerde yaşıyorlar. Batıdaki Kürtler muhalefete daha yakınlar. Dem Partinin bu kesimi yönlendirmesi giderek zorlaşıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kürtlerin %99’dan fazlası Terörsüz Türkiye sürecini destekliyor. Kürtlerin bugüne kadar topyekun desteklediği bir başka konu olmamış. Bununla beraber Kürtlerin yarıdan biraz fazlası, sürecin başarıyla sonuçlanacağına inanmıyor. Hükümetin adım atmayacağına ve terör örgütünün silah bırakmayacağına inanıyorlar. Sürecin başarıyla sonuçlanacağına inanların önemli bir kısmının gerekçesi MHP’nin sürece destek vermesi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Operasyonlara ve partililerin ekseriyetinin muhalefetine rağmen sürece destek vermesi, CHP’nin olumlu puan toplamasına yol açmış. Özgür ve Ekrem Beyin mesajları takdir görüyor. Fakat CHP’ye yakın medyanın sürece açıkça muhalefet etmesi, zaman zaman halkı tahrik eden ifadelerin sarf edilmesi kafaları karıştırıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kürtlerin hükümetten ilk beklentisi Demirtaş’ın serbest bırakılması. İkinci beklenti kayyum siyasetinin terk edilmesi. Üçüncü beklenti genel af veya geniş bir infaz düzenlemesi. Dördüncü beklenti Mazlum Abdi’nin muhatap olarak alınması. Her gerçekleşen beklenti, sürecin başarıyla sonuçlanacağına inanların sayısını, destekleyenlere yaklaştıracaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Demli Kürtler özellikle metropollerde yaşayanlar ve gençler, Öcalan’dan ziyade Demirtaş’ı lider olarak görüyorlar. ‘’Dem Mahallesinde bu iki isimden başka hiç kimsenin tabanı yok’’ desek, yanlış olmaz. Bence Demirtaş çok başarısız bir siyasetçi ama Kürtler hatta solcu Türkler tarafından seviliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında halk kayyumların hizmetlerinden memnun. Sorun hizmet değil. Bilakis Demli belediyelerin hizmet üretmediklerinin daha doğrusu hizmet odaklı olmadıklarının farkındalar. Fakat seçtikleri kişilerin görevden alınmalarını kendilerine karşı yapılmış bir sindirme harekatı olarak değerlendiriyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kürtlerdeki af beklentisi, terör örgütü mensuplarıyla sınırlı değil. 200 bin civarında Kürtün cezaevinde olduğunu, bir o kadarının kaçak olduğunu, 300 bin civarındaki Kürdün kamplarda yaşadığını, bir milyon civarında Kürdün hapis cezasıyla yargılandığını ve yurtdışında ki Kürtlerden bir milyon kadarının ülkeye gelemediğini ortaya koyup, genel bir helalleşmeye, kucaklaşmaya ihtiyaç olduğunu vurguluyorlar. Bu rakamlar bence izaha muhtaç. Ancak tahmin olabilirler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’Apo muhatap alındıktan, Şara gibi bir terörist, devlet başkanı olarak hüsnü kabul gördükten sonra’’ Türkiye’nin emrine girmeye hazır olan Abdi’nin dışlanmasını anlayamıyorlar. Ankara’nın Barzani ile geldiği noktadan son derece memnunlar. Talabani ve Abdi ile de benzer seviyede ilişki kurulmasını istiyorlar. ‘’Türkiye Şara ve Barzani gibi Abdi’yi de himayesine alsın, Abdi’de İsrail ve emperyalistlerden uzaklaşsın’’ fikrindeler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’Şara Nusayrileri ve Dürzileri kesti, SDG nasıl silah bıraksın, nasıl orduya katılsın?’’ sorusunu yöneltip ‘’Türkiye Suriye Kürtlerini kimseye muhtaç etmemeli. Himaye etmeli. Bunlar benim vatandaşlarımın akrabaları. Kimse Suriye Kürtlerine dokunamaz, demeli’’ beklentisini taşıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sunumlara göre Kürtlerdeki İsrail karşıtlığı Türklerden daha fazla. İsrail’le birlikte hareket eden her kim olursa olsun toplumsal tabanını kaybeder. Üstü çizilir. Demli Kürtlerin, dikkat ediniz Demli Kürtlerin %90’dan fazlası, kendi tabirleriyle, Türkiye vatandaşı olmak memnun. Türkiye’yi vatanları olarak görüyorlar. Dem Partinin Türkiyelileşme siyasetini destekliyorlar. Bölünmeye karşılar. Bu oran, Dem çizgisinin oy oranı gibi son yirmi yılda sürekli yükselmiş. Bu tablo bölünmeyi ve İsrail’le iş birliğini savunan milliyetçilerin zayıf olduğunu gösteriyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sunumlara göre Kürt gençlerinde işsizlik oranı Türk gençlerinin iki katı kadarmış. Cezaevindeki Kürt gençlerin oranıysa iki kattan çok daha fazlaymış. Gençlerin süreci desteklemelerinin başlıca sebeplerinden biri ekonominin düzeleceği beklentisiymiş. Bence bu rakamlarda ancak tahmin olabilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Demli Kürtlerin %90’dan fazlası milli maçlarda Türkiye’yi destekliyor. Aynı Kürtlerin yarıdan fazlası Amedspor’un deplasmanda gördüğü muamelelerden rencide oluyorlar. Bir araştırmacı Amedspor’a olan tavrı ‘’Kürtlere yapılan ayrımcılığa’’ benzetmiş: ‘’Resmi olarak ve görüntüde, deplasmana giden bütün takımlar aynı prosedürlere tabi. Ama gerçekte Amedspor’a reva görülenlerle diğer takımlara gösterilen misafirperverlik taban tabana zıt. Kürtlere de resmen ve görüntü de ayrımcılık yapılmıyor. Ama gerçekte yapılıyor’’&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’ye bağlılıkla birlikte Kürtlük şuuru da artıyor Kürtlerde. Her nesil öncekinden daha akıcı Türkçe konuşuyor. Kürtçe konuşanların sayısı azalıyor. Öyle ki Kürtçe giderek sadece evde ve yakın çevrede konuşulan bir dile dönüşüyor. Devletimiz Kürtlere, Kürtlüklerinden gurur duyarak, kendilerini Türk ailesinin bir parçası hissettirecek siyasetler uygulamalı. Biz hep birlikte Türkiye’yiz, Türk milletiyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 30 Sep 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Araplar Türkiye'ye nasıl bakıyor?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/araplar-turkiyeye-nasil-bakiyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/araplar-turkiyeye-nasil-bakiyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Anketteki ilk sorular (Türkiye ile ilgili kanaatleri, Türkiye demokrasi mi ve Türkiye’de yaşamak ister miydiniz gibi) az şıklı. Sonraki soruların büyük çoğunluğu açık uçlu. Yani denekler kendilerine sunulan şıklardan tercih yapmıyorlar. Akıllarına geleni ve düşündüklerini söylüyorlar. Deneklerin ülkemizi ne kadar tanıdığını ölçmek ve cevapları buna göre tasnif etmek için, doğru, yanlış ve fikrim yok şıklarından birinin işaretlenebildiği ‘’Türkiye’nin başkenti İstanbul’dur’’ gibi anahtar sorularda sorulmuş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mısırlıların %70’i, Katarlıların %79’u ve Suudilerin %80’i Türkiye ile ilgili gayet olumlu kanaate sahipler. ‘’Türkiye demokratik bir ülkedir’’ diyenler Katar ve Mısır’da %77 iken Arabistan’da %66. Tabii bu cevabı değerlendirirken buralarda demokrasinin d’sinin bile olmadığını dikkate almalıyız. ‘’Türkiye’de yaşamak ister miydiniz?’’ sorusuna Katarlıların %61’i, Mısırlıların %77’si evet demiş. Bence bu cevapta ekonomik durum belirleyici olmuş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Deneklere bu sorulardan sonra Türkiye ile Türkleri ayrıştırmaya dönük kritik bir soru yöneltilmiş: ‘’Evladınızın bir Türk’le evlenmesini onaylar mısınız?’’ Suudilerin ve Mısırlıların %62’si bu soruya ‘’Evet, onaylarım’’ demiş. Akademik Linkin mukayese edebilmek için aynı deneklere yönelttiği ‘’Evladınızın bir Amerikalıyla evlenmesini onaylar mısınız?’’ sualine Mısırlıların %38’i, Suudilerin %45’i ‘’Evet’’ demiş. Bu cevaplar Suudilerin eskisi kadar muhafazakar olmadığını gösteriyor. Sizce aynı soru bize sorulsaydı Araplar mı yüksek çıkardı Amerikalılar mı?&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir sonraki soru çok kritik: ‘’Sizce Türkiye hangi bloka yakın?’’ Mısırlıların %32’si bağımsız dış politika takip ettiğimizi, %28’i Çin ve Rusya’ya, %23’ü Batı blokuna yakın olduğumuzu düşünüyor. Katarlılarda bu oranlar sırasıyla %40, %14 ve %20. Suudilerde oranlar yine sırasıyla %48, %24 ve %19. Arapların önemli kısmı Türkiye’yi bağımsız dış politika takip eden etkili bir ülke olarak görüyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gelelim açık uçlu sorulara. Deneklerin büyük çoğunluğu ‘’Ortadoğu’nun istikrarını en çok tehdit eden ülke hangisi?’’ sorusuna Katarlıların %27’si, Mısırlıların %24’ü ve Suudilerin %17’si İsrail yanıtını vermiş. Katarlıların %7’si Rusya’yı %6’sı Türkiye’yi ve %5’i İran’ı en tehlikeli ülke olarak görüyor. Suudilerin %8’i İran’ı, %7’si ABD’yi tehdit olarak kabul ediyor. Mısır’da ABD %5 ile ikinci sırada çıkıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’En yakın müttefikiniz hangi devlet?’’ sorusunun cevaplarında, Mısırlılar da %17 ile birinciyiz. Katar’da %5 ile Arabistan’da %3 ile alt sıralardayız. Suudiler %10 oranıyla Mısır’ı en yakın müttefik görüyorlar. Mısır’ı Katar, BAE ve ABD izliyor. Katarlılara göre en yakın müttefikleri Suudi Arabistan (%15) ve BAE (%7). Yani Katarla kurduğumuz yakın ilişkiler ve ambargo döneminde verdiğimiz destek, Katar halkına tesir etmemiş. Arabistan’da Kaşıkçı cinayeti sırasında Suudi devletinin Türkiye’ye aldığı tavrın etkisinin sürdüğü gözüküyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir sonraki açık uçlu soru ‘’Türkiye deyince aklınıza ne geliyor?’’ Mısırlıların %8’i Erdoğan, %7’si İstanbul Katarlıların %7’si Erdoğan ve %7’si İstanbul Suudilerin %8’i İstanbul, %6’sı Irkçılık, %5’i turizm, %4’ü güzel ülke demiş. Turizm ve güzel ülke cevapları diğer ülkelerde de benzer oranlarda var. Irkçılık cevabının sadece Suudilerde olması çok ilginç ve izaha muhtaç. Demek ki halkımızın bir kısmı ama Vehhabilik ama Şerif Hüseyin ve ailesinin yaptıkları ama Hacda yaşanan sıkıntılar nedeniyle Suudilere kötü davranıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir diğer soru: ‘’Türkiye AB’ye girmeli mi?’’ Mısırlıların %69’u ve Katarlıların %60’ı evet demiş. ‘’Türkiye Ortadoğu’da etkili bir aktör mü?’’ sorusuna Suudiler %79’la, Mısırlılar %78’le, Katarlılar %65’le evet demiş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Üç halk ‘’Erdoğan nasıl bir lider?’’ sorusuna %75 ile %78 arasında ‘’çok başarılı’’ yanıtını vermiş. ‘’Türkiye’yi kıskanıyorum’’ ifadesini Suudilerin %58’i, Katarlıların %48’i ve Mısırlıların %35’i doğrulamış.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Deneklerin baskın çoğunluğu Türk dizilerini seyrettiğini, dizilerden etkilendiğini ifade etmiş. Ben Türkiye ile ilgili kanaatlerin olumlu olmasında dizilerin etkili olduğunu düşünüyorum. Yine cevaplara göre deneklerin tamamına yakını Türkiye’yi görmek veya bir kere daha Türkiye’de olmak istiyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dünya halklarının Türkiye ile ilgili kanaatlerinin olumlu olması ve Türklere sempati beslemeleri değerlendirebilirsek büyük fırsattır. Özellikle komşumuz olan ve aynı coğrafyayı paylaştığımız halklar bizim için çok önemli. Bu nedenle dizileri, filmleri, turistik olmamızı iyi kullanarak Türkiye’yi seven, beğenen ve destekleyenlerin sayısını artırmalıyız. Vatandaşlarımızdaki tarihten gelen düşmanlıkları kırmalıyız ki kötü hisler diğer milletlere yansımasın. Tarih ders çıkarmamız için şarttır. Ama düşmanlıkları sürdürmek milletimize zarar verir. Ancak mevcut şartları iyi değerlendiren, geleceğe bakan ve büyük düşünen milletlerin devletleri büyük olur.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 30 Dec 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Osmanlı-Türkiye ve ekonomik bağımsızlık]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/osmanli-turkiye-ve-ekonomik-bagimsizlik/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/osmanli-turkiye-ve-ekonomik-bagimsizlik/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Aslında kapitülasyonlar devam ettikten sonra sınırların nereden geçtiği de anlamını yitiriyordu. Bu nedenlerle kapitülasyonlar bizim için ne kadar önemliyse İngiltere ve diğer muhataplarımız içinde o kadar önemliydi. Öyle ki İngilizler en ciddi direnişi Musul-Kerkük ve kapitülasyonlar konularında gösterdiler. Taraflar defalarca masadan kalktı, görüşmeler günlerce ertelendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitülasyonlar, Osmanlı’dan önce de uygulanıyordu. Ceneviz ve Venedik gibi tüccar devletler, büyük devletlerden bedeli karşılığında, ticari imtiyazlar alıyorlardı. Mesela Fatih fetih ettiğinde Ceneviz, Bizans’ta kapitülasyon sahibiydi. Osmanlı, başlangıçta sadece tüccar devletlere ve müttefiki olan Fransa’ya kapitülasyon verdi. Kapitülasyonların verilmesinin bir nedeni de Osmanlının vatandaşlarının zenginleşmesini istememesiydi. Osmanlı devleti zamanla aristokrasiye dönüşecek bir burjuva sınıfının oluşmasına karşıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitülasyon sahibi ülkelerin şirketleri, gümrük vergisi ödemeden ya da çok düşük gümrük vergileri ödeyerek getirdikleri ürünleri, ülkenin her tarafında, gelir ya da kurumlar vergisi ödemeden satabiliyorlardı. Bu uygulamanın amacı, piyasadaki mal hacmini arttırarak kıtlık olmasına mani olmaktı. Mal hacmi arttığında rekabet nedeniyle fiyatlar düşeceğinden, halk ithal ürünleri ucuza satın alabiliyordu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Osmanlının güçlü olduğu dönemlerde ithalatçıların, yerli muadili olan mallarda fiyatları düşürmesine izin verilmezdi. Zengin bir sınıf oluşmaması için üreticilerin, toptancıların ve perakendecilerin kâr marjları düşük tutulduğundan, ithalatçı fiyatları düşürürse, üreticiler, esnaflar ve tüccarlar zarar görürdü. İthalatçılara, yerli üretimi olmayan mallarda, düşük kârla mal satmaları empoze edilirdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitülasyonlar, Osmanlı zayıflayınca hem yaygınlaştı (Neredeyse Avrupa ülkelerinin hepsine verildi) hem de şartları ağırlaştı.&amp;nbsp; Fiyat kontrolü önceki dönemler gibi sağlanamayınca, üreticilerin çoğu iflas etti. Azınlık mensuplarının, kapitülasyon sahibi ülkelerin vatandaşlığına geçerek, vergi muafiyeti almaları da haksız rekabet yaratarak üreticilere dolayısıyla ekonomiye zarar verdi. Türk mahkemeleri, kapitülasyon sahibi ülkenin vatandaşlığına geçen azınlık mensuplarını yargılayamıyordu. Hükûmetler, kapitülasyonları kaldırmak amacıyla mücadele etseler de başarılı olamadılar. Öyle ki Osmanlı 1. Dünya Savaşı başladığında, kapitülasyonları kaldırdığını duyurduğunda, en ciddi itiraz müttefikimiz olan Almanya’dan geldi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İngilizlerle 1838 yılında imzalanan Baltalimanı Anlaşması Osmanlının ekonomik zihniyetini çok iyi gösterir. O tarihe kadar Osmanlı ihracata ve ithalata %3 vergi uyguluyordu. Baltalimanı Anlaşmasıyla ithalat vergisi %5, ihracat vergisi %12 oldu. Aslında Osmanlının hedefi, ihracat vergisini %30 yapmaktı. Zira Osmanlılar ülke içindeki mal hacmini azaltarak fiyatların artmasına neden olacağı düşüncesiyle ihracata soğuk bakıyorlardı. İngiltere’nin ısrarı neticesinde oran, %12’ye çekildi. İngiltere, “Osmanlı ihracat yaparak elde ettiği gelirle bizden ithalat yapsın,” diye planlarken, Osmanlı’nın ihracata yapmak gibi bir hedefi yoktu. Osmanlılar Sanayi Devrimi’ni ve kapitalizmi ya anlayamamışlardı ya da anlamış ama tatbik etmek yerine, direnmeyi seçmişlerdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Osmanlı ekonomisinin giderek kötüleşmesinin bir başka nedeni, Kırım Savaşını finanse etmek için başlanan ve giderek artan dış borç alımlarıdır.&amp;nbsp; Alınan borçlar, üretken olmayan yerlere harcandığından, getirisi çok sınırlı oldu. Borç tutarı arttıkça risk arttığından, faiz oranları da yükseldi. Sadece yirmi yılda Osmanlı devleti borçlarını ödeyemez duruma gelerek konkordato ilan edince, Duyunu Umumiye kuruldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kapitülasyonların devam ettiği bir ülkenin gerçekten bağımsız olması ve kalkınması mümkün değildi. İlk önce sanayileşen İngiltere’yi takip eden ABD ve Almanya, ikinci ve üçüncü sanayileşen ülkeler olmalarına rağmen, yüksek gümrük vergileri uygulayarak ve teşvik ödemeleri yaparak yerli sanayilerinin gelişmesini sağlamışlardı.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vatandaşları oldukları imparatorluğun kapitülasyonlar ve dış borçlar nedeniyle çökmesine bizzat şahit olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının daha cumhuriyeti ilan etmeden İzmir İktisat Kongresini düzenlemelerinin amaçlarından biri ekonomik bağımsızlıktan taviz verilmeyeceğini Batılılara duyurmaktı.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Osmanlının borçları konusu da ekonomik bağmsızlık açısından önemliydi. Borçlar, Batılıların talep ettiği gibi&amp;nbsp; altın olarak üstlenilseydi, taze cumhuriyet, üzerine kaldıramayacağı bir yük alacaktı. Borçlar, Osmanlı toprakları üzerinde kurulan devletlere yüzölçümlerine göre pay edildi. Bu yöntem sayesinde oldukça azalan borçlar lira olarak vadelendirildi. İlaveten kapitülasyonlar da kaldırılınca Türkiye, Osmanlının iki yüz yıl uğraşmasına rağmen sağlayamadığı ekonomik bağımsızlığın alt yapısını oluşturarak kurulmuş oldu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 29 Oct 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Balkan politikamız]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/balkan-politikamiz/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/balkan-politikamiz/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;‘’Milletler nasıl yok olacak?’’ demeyin. Tarih milletler çöplüğüdür. Asur, Elam, Sümer, Hitit ve Akad devletlerini kuran, medeniyetlerini meydana getiren halklar yok oldular. Nüfusları hızla azalan milletlerin mensupları kalabalık milletlere katılırlar, onların arasında erirler. Türkler geldiğinde Türkistan ve Horasan boş değildi. Tacikler dışındakiler Türk potasında eridiler, Türkleştiler. Türkler geldiğinde Anadolu’da Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Kürtler vardı. Hititler, İyonlar, Lidyalılar, Urartular ve Frigyalılar gibi halklar bu toplulukların içinde erimiş yok olmuşlardı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aynı bu halklar gibi Balkan halkları da hızla azalarak yüz yıl içinde yok olacaklar. Doğacak boşluğu Avrupalıların ve Rusların doldurmaları mümkün değil. Zira onlarında nüfusları hızla azalıyor. Fakat kalabalık olduklarından, göçmenleri asimile ve/veya entegre edebildiklerinden yok olmaları daha uzun sürecek. Kavimler göçünden evvel yani Vikingler, Türkler, Slavlar ve Almanlar gelmeden önce Avrupa’da Latin kökenli halklar yaşıyordu. Avrupa göçmenlerce istila edilince, Latinler kendilerinden çok daha kalabalık olan halkların içinde eridiler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Devletimizin Balkanlarla ilgili demografi politikası olmadığından Balkanlarda Türklerin nüfusu hızlı artmıyor. Arapların ve Afrikalıların nüfusu hızla yükseliyor. Oysa Rumeli tarihte Türk yurdu idi. Balkan halkları Tanzimat’a kadar Türklerle nerdeyse sorunsuz yaşadılar. Balkanlar daha zengin olduğundan Celali isyanları gibi ayaklanmalarda vuku bulmadı. Benzer iklimi yine inşa edebiliriz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle devletimizin Balkanlara konsantre olacak, politikalarımızı belirleyecek ve uygulayacak bir kuruma ihtiyacı var. Bu kurum daha önceki AB bakanlığı gibi müstakil bakanlık olabilir, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bakan yardımcılığı altında organize edilecek genel müdürlükler olabilir veya TİKA gibi güçlü bir teşkilat olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Balkanlara yatırım ve ihracat yapan Türk şirketleri teşvik edilmeli. Türk üniversite, otel, market, tekstil, gıda, AVM ve restoranlarının Balkanlara yönelmeleri desteklenmeli. Balkan ülkelerindeki şirketlerle ortak olma ve satın alma faaliyetleri düşük faizli Eximbank kredileri ile finanse edilmeli. Benzer krediler iş kuracak girişimcilere de tahsis edilmeli. Rumeli’de faaliyet gösteren Türk şirketlerinin ve ortakları Türk olan şirketlerin, Türk çalışanlarının SSK primleri devlet tarafından karşılanmalı. Elçiliklerimiz bu süreçleri yönlendirebilecek şekilde organize edilmeli. Bunlara benzer çalışmalarla Rumeli’deki Türkiye diasporasını güçlendirmeliyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rumeli’deki Türklerin (Arnavutlar, Boşnaklar, Gagavuzlar dahil) göç etmesini engelleyecek, evlenmelerini ve çocuk sahibi olmalarını sağlayacak politikalar izlemeliyiz. Bu konuda başarılı olmuş uygulamalar var. Türkiye her sene Sırbistan’dan canlı hayvan veya karkas et ithal eder. Bu uygulama ağır eleştiriler alır. Oysa bu alımlar Sancak bölgesinden yapılır. Sancağın neredeyse tamamı Boşnak’tır. Türkiye’yi canlarından çok severler. (Osmanlı taşrasını merak edenlere Sancak’a gitmelerini salık veririm.) Bu uygulamanın da etkisiyle Sancak yoğun göç vermiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Benzer uygulamalar diğer coğrafyalarda da yapılmalı. Mesela Karadağ’daki Sancak bölgesi, Karadağ Sırbistan’dan daha zengin olmasına rağmen göç veriyor. Oradan da ithalat yapılsa aynı sonuç alınır. Bu formülü Gümrük Birliğine üye olan ülkelerde daha kolay, maliyetsiz uygulamamız mümkün. Mesela Batı Trakya Türkleri binlerce ton kiraz üretiyor. Ama Yunanistan ihracatta Türkiye kadar başarılı değil. Devletimizin yönlendirmesi ile ihracatçılarımız Batı Trakya kirazını da portföylerine alırlarsa üretim artar ve göç durur. Bu örnekler çoğaltılabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’de Rumeli kökenliler çok kalabalık. Osmanlı döneminde gelenlerin nesilleri de dahil edilirse rakam yirmi milyonu geçebilir. Önereceğim formül cumhuriyet döneminde gelenler için geçerli. Özellikle 1980’den sonra gelen iki milyonu aşkın muhacir için hayata geçirilmesi daha kolay. Türkiye’ye gelen göçmenlerin çok büyük kısmı baskı gördükleri için vatanlarını terk ettiler. Bu nedenle kendilerinin ve nesillerinin AİHM’de dava açarak yeniden vatandaş olma hakları var. Bu süreç Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir masayla, göçmenlerden vekalet alınarak onlar adına yürütülmeli.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bakanlıkta AİHM’de ülkemizi savunmak üzere yüzlerce avukat istihdam ediliyor. Bu avukatlar bu davaları da üstlenebilirler. Alınacak olumlu birkaç karar emsal niteliği taşır ve yüz binlerce vatandaşımız Bulgar, Yunan, Kosova ve Makedonya gibi devletlerinde vatandaşı olur. Bu siyaset sadece Rumeli’de değil Avrupa’da da ağırlığımızı arttırır. İddialı ve zor projeler önerdiğimin farkındayım. Fakat büyük devlet olacaksak büyük devlet refleksleriyle hareket etmeliyiz. Aksi halde yerimizde sayarız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 29 Jul 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkmenistan-AB ortaklığı 2. bölüm]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turkmenistan-ab-ortakligi-2-bolum/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turkmenistan-ab-ortakligi-2-bolum/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Proje gerçekleştiğinde dört üretici ülke (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan) hem zenginleşecekler hem de ekonomik olarak bağımsızlaşacaklar. Eğer nakil hatlarıyla beraber Türkiye’ye rafineri yatırımı da yapılırsa, petrolün bir kısmı ham olarak değil, katma değerli olarak, yüksek fiyatlarla satılabilecek. Proje, Türkiye’nin enerji koridoru olma gayesine ulaşmasını sağlayacak. İlaveten enerji maliyetlerimiz minimum seviyeye düşecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu projeyi mümkün kılan gelişmelerin biri, 2021’nin Ocak ayında, Türkmenistan ve Azerbaycan’ın, Hazar’da ki ’’Dostluk’’ enerji sahasının beraber işletmesini karara bağlayan anlaşmayı imzalamasıydı. Söz konusu sahaya Azerbaycan Kepez, Türkmenistan Serdar ismini koymuştu. Taraflar, tam otuz yıldır, iki tarafa da eşit uzaklıkta olan ve taraflara ait sahaların tam ortasında yer alan sahanın kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlardı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Taraflar anlaşamasaydı, 60 milyon ton petrol ve 100 milyar metreküp doğalgaz rezervine sahip olan saha işletilemeyecekti, dolayısıyla kimseye faydası olmayacaktı. Halbuki şimdi her iki memlekete de gelir getirecek. Saha yüzünden iki Türk devleti sürekli çekişecek, birbirlerine düşmanlık edeceklerdi. Belki bu düşmanlık halklara sirayet edecekti. Oysa şimdi tam tersine, bu ortaklık dostluğu ve kardeşliği pekiştirecek.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bağımsızlığını kazandıktan hemen sonra kendini ‘’daimi tarafsız ülke’’ ilan eden Türkmenistan, uluslararası teşkilatlardan, işbirliği platformlarından uzak durdu. Kendini neredeyse izole etti. Türkmenbaşı’nın vefatı da bu politikada değişikliğe yol açmadı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkmenistan son yıllarda, izolasyon politikasını yumuşatarak TDT’ ye gözlemci olarak katıldı.&amp;nbsp; Uzlaşmacı ve iş birliği yapmayı arzulayan politikalar takip etmeye başladı. Hazar’ın statüsü konusunda tezlerinden vazgeçerek, sorunun çözümüne katkı sağlaması, Azerbaycan’la arasındaki anlaşmazlıkları çözmesi, Özbekistan ve Kazakistan’la beraber, Türkmenistan-Çin doğalgaz nakil hattı projesini gerçekleştirmesi, yaklaşım değişikliğinin somut örnekleridir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2022 senesinde, Cumhurbaşkanlığına genç bir siyasetçi olan Serdar Berdimuhammedov seçildi. Serdar bey, babasına göre daha liberal ve iş birliğine açık politikalar takip ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2007 yılında, Türkmenbaşı şehrine 12 km mesafedeki sahil beldesi Awaza, “Millî Turizm Bölgesi” ilan edildi. Antalya örnek alınarak çok sayıda lüks otel, tatil köyü inşa edildi. Altyapısı tamamlandı. AB’nin kaynak aktarmayı planladığı Awaza; Orta Asya, AB, Rusya ve İran’a hitap edebilir, bölgenin en önemli turizm merkezi olabilir. Türkmenistan petrol ve gaz zengini. Fakat enerji sektörü, istihdam yoğun değilken, turizm tam tersine istihdam ağırlıklıdır. 2021 itibariyle yüzbinlerce Türkmen genci Rusya, Kazakistan, Türkiye ve Azerbaycan’da çalışıyor. Awaza projesi istihdam yaratacağı içinde önemlidir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’ye gümrüksüz tekstil ürünleri ihraç etme hakkı olan az sayıdaki ülkeden biri olan Türkmenistan devasa pamuk üreticisidir. İşsizlik sorununun çözülmesi için emek yoğun olan tekstil sektöründe de yatırım yapılması şarttır. SSCB zamanında pamuğun çoğu Rusya’ya ham olarak gidiyor ve orda işleniyordu. SSCB yıkıldıktan sonra bu döngü kısa süre devam etti. Eski teknolojiye sahip olan hantal tesisler kendini yenileyemediği ve rekabetçi olamadığı için kapandı. Pamuk yine ham olarak yani en düşük fiyatla Çin’e gitmeye başladı. Trans Hazar Koridorunun devreye alınması Türkmenistan’ın Türkiye ile bütünleşerek tekstil sektöründe de mesafe almasını sağlayacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Trans Hazar koridoruna yapılacak nakil hatlarının alternatifi, Hazar’dan Çin’e yeni nakil hatları yapılmasıdır. Enerji tüketimi hızlı artan Çin’de, AB’nin istediği rezervlere taliptir. Ama Çin alternatifi Türk devletleri açısından doğru değildir. Mevcut hatlara ilaveten yeni hatlarda Çin’e yapılırsa Türkler, Çin’e tam bağımlı hâle gelirler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ayrıca AB, Azerbaycan’dan gazın metreküpünü 369 dolara alırken Çin Türkistan devletlerinden 144 dolara alıyor. Yani AB’ye ihracat yapmak çok daha karlı. AB alternatifi devreye girince Çin’inde fiyatları yükseltmek zorunda kalacağı göz önünde bulundurulmalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Siz Türkmen olsanız ne yapardınız? Alternatiflerden biri, AB ile anlaşarak zengin ve bağımsız olmak, diğeri Çin’e daha bağımlı olmak. Görece fakir kalmak. AB’nin olmazsa olmazı Güney Kıbrıs’a elçi atanması ki, bunun pratikte hiçbir anlamı yok. Türkmenler doğru olanı yaptı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 29 Apr 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türk Devletlerinin Kardeşliği (Azerbaycan-Kazakistan)]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turk-devletlerinin-kardesligi-azerbaycan-kazakistan/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/turk-devletlerinin-kardesligi-azerbaycan-kazakistan/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Aliyev maşallah çok hareketli. BDT Zirvesini takip eden hafta Kazakistan’a gitti. Tokayev, basına açık heyetler arası görüşmelerde Aliyev’e hitaben ‘’Sayın Başkan, Ermenistan’la barış anlaşması imzaladınız. Ülkenize büyük bir zafer kazandırdınız. Ermenistan eskiden en büyük tahıl müşterilerimizdendi. Bizden büyük hacimde tahıl almak istiyorlar. Onay verirseniz Ermenistan’la ticaret yapmak istiyoruz. Tahıllarımızı Azerbaycan üzerinden sevk etmek istiyoruz. Çiftçilerimizin buna ihtiyacı var’’ diyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aliyev heyete dönerek, ’’Hemen hazırlayın, hemen imzalayalım’’ talimatını veriyor. Tokayev’e ‘’İstekleriniz bizim için emir niteliğindedir.’’ mukabelede bulunuyor. Türkiye dışındaki Türk ülkeleri, Ermenistan, İran, Tacikistan ve Rusya televizyonları bu gelişmeyi, özetlediğim görüntüler eşliğinde verdiler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şu tablonun güzelliğine bakar mısınız? Bu diyalog elbette doğaçlama, kendiliğinden gelişmedi. Taraflar önceden paylaştılar, kim ne diyecek planladılar. Öyle ki kararname bir saat sonra imzalandı. Buğday yüklü vagonlar ertesi gün yola çıktı. Peki bu diyaloga neden ihtiyaç duyuldu? Amaç neydi?&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle şunu ifade etmeliyim, kısa bir görüşmeyle, birden çok yere, çok güçlü mesajlar verildi. Uluslararası kamuoyuna ‘’Türk devletleri etle tırnak gibi’’ dendi. Türk milletine ‘’Biz çok devleti olan tek milletiz. Birbirimizi destekliyoruz, desteklemeliyiz.’’ mesajı verildi. Azerbaycan halkına ‘’Kazaklar bizim can kardeşimiz. Ermenistan’a sevkiyat yapmak için onayımızı istiyorlar. Bize, bizim kararımıza, tavrımıza önem veriyorlar’’ kanaati hakim kılındı. Kazaklara ‘’Azerbaycan bizim bir ricamızı ikiletmedi, anında yerine getirdi.’’ dendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu diyalog liderleri de güçlendirdi. Kazak halkı ‘’Liderimiz çiftçilerimizin sorununu çözmek için girişimde bulundu. Çocuğu yaşındaki Aliyev’den ricacı oldu. Aliyev’de ikiletmedi, üzerine düşeni hemen yaptı. Tokayev hem mütevazi hem de sözünün, ricasının ağırlığı olan muteber bir lider’’ diye düşünecek. Aliyev’in güçlü lider imajı pekişecek. Bu liste uzatılabilir. Medyamızın bu enstantaneyi kaçırması büyük talihsizlik. Ya gelişmelerden verilen mesajları anlayamayacak kadar uzaklar ya da Türklük şuurları zayıflamış.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Haddizatında Türk devletlerinin kardeşlik ruhuyla hareket ettiklerine şahit olduğumuz ilk vakıa bu diyalog değil. Çin gaz ihtiyacının %50’sini Türk devletlerinden tedarik ediyor. Türkmenistan’dan başlayan dört nakil hattı, Özbekistan ve Kazakistan üzerinden Çin’i doğudan batıya kat ederek Şanghay’da son buluyor. Kazakistan’ın hem Türkmenistan’la hem de Çin’le ortak sınırı var. Yani Türkmenler ve Kazaklar hattı Özbekistan’dan geçirmeye bilirlerdi. ‘’Biz daha fazla gaz satalım’’ diye düşünebilirdi. Zira her iki devletinde aktife edebilecekleri rezervleri var. Özbekistan ise, satabileceği gaz hacmi, nakil hattı inşa edecek düzeyde olmadığından rezervlerini atıl tutuyordu. Ortak hat inşa edilmeseydi atıl tutmaya devam edecekti.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İlaveten ilk başta ilk hat inşa edildi. Ardından üç kere kapasite artırımına gidilerek ikinci, üçüncü ve dördüncü hatlar yapıldı. Üç devletinde atıl kapasitesi vardı. Buna rağmen ‘’sen, ben kavgası ve hangi devlet daha fazla gaz verecek’’ mücadelesi çıkmadı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir başka örnek vermem gerekirse Türk devletleri Hazar denizinin statüsünün belirlenmesi sürecinde de aynı tavrı gösterdiler. Hazar denizinde beş devletin kıyısı var: Rusya, İran, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan. Rusya ve İran Hazar’ın statüsünün netleşmesini istemiyorlardı. Zira statü netleştiğinde Türk devletleri zenginleşecekler ve daha bağımsız politikalar takip edilecekti. İlaveten petrol ve gaz üretimi artınca fiyatlar yani Rusya ve İran’ın gelirleri düşecekti. Türk devletleri birlikte hareket ederek Rusya ve İran politikalarını değiştirmeye zorladılar. Moskova ve Tahran, üç Türk devletiyle aynı anda ilişkilerinin bozulmasını göze alamadı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hazar’ın statüsü netleştikten sonra daha radikal bir gelişme oldu. Türkmenistan ve Azerbaycan’ın kara sularının sınırlarında iki ülkenin ihtilafa düştüğü zengin petrol ve gaz yatakları vardı. Birinin Kepez, diğerinin Serdar dedikleri ve milli sınırları içinde gösterdikleri bu saha bir savaş sebebi olabilirdi. İki devletin başkanları bir araya geldiler ve ‘’Dostluk’’ ismini verdikleri bu sahayı eşit hisselerle kurulacak bir şirketin işleteceğini duyurdular. Macaristan, Bulgaristan ve Romanya’ya sattığımız gaz, bu sahadan geliyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Azerbaycan böylece Ermenistan’a uyguladığı yaptırımları kaldırma sürecini başlattı. Bu aynı zamanda Ermenistan’ın, Türk okyanusunda bir ada olan bu memleketin, Türk dünyasına entegrasyon sürecinin de başlangıcı. Türkiye şimdiye kadar adım atmadı. Muhtemelen ilk adımı Azerbaycan’ın atmasını bekliyorduk. Zaman kaybetmeden Ermenistan ile normalleşmemizi sağlayacak adımları peş peşe atmalıyız. Zira 2026 seçimlerinde Türkiye düşmanlarıyla Paşinyan yarışacak. Ermenistan ekonomik ve siyasi açılardan rahatlar ve bu sayede seçimleri Paşinyan kazanırsa Türk dünyası da kazanmış olacak.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 28 Oct 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yunanistan çöküyor]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yunanistan-cokuyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/yunanistan-cokuyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Eski Başbakan Samaras altı aydır sokaklarda. Hükümetin Ege’de, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta yani Yunanistan açısından hayati konularda, Türkiye’ye büyük tavizler verdiğini iddia ediyor. Ona göre Yunanistan’ın hakları ve kaynakları Türkiye’ye peş keş çekiliyor. Adamı, yıllarca liderliğini yaptığı Yeni Demokrasi Partisinden ihraç ettiler ama durduramadılar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aslında Yunanistan’ın Türkiye’den korkması büyük bir saçmalık. İki ülkede NATO üyesi. Yunanistan AB’nin şemsiyesi altında. Bunlar olmasa da Türkiye’nin işgal gibi bir niyeti olmadığını anlamak için güçlü bir istihbarat teşkilatına ihtiyaç yok. ‘’Osmanlının tebaası olan diğer uluslarda böyle bir psikoloji yokken Yunanlarda neden var?’’ sorusu araştırılmaya muhtaç. Bazı okurlarım ‘’Yunanistan komşumuz’’ diyebilir. Bulgaristan ve Gürcistan’da komşumuz ama böyle bir sorunumuz yok.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oysa Yunanistan’ın çok daha büyük ve çözümü imkansız bir sorunu var: Nüfusun hızla azalması. Cumhuriyeti ilan ettiğimizde nüfusumuz 13 milyondu. Yunanistan’ın nüfusu 6 milyon civarındaydı. Bugün biz 85 milyonuz onlar on milyon. Yunanistan’ın nüfusu 1980 ile 2010 yılı arasında sabit kaldı. 2010 yılından itibaren azalmaya başladı. Doğurganlık oranı sadece on yılda %30’dan fazla azaldığından nüfus 14 yılda 11 milyondan 10 milyona düştü. İlk yıllarda düşük olan azalma rakamı 2024’te 100 bini aştı. Yani sadece bir yılda nüfus %1’den fazla azaldı. Bu azalmanın takriben yarısı, doğum rakamının ölüm rakamından düşük olmasından diğer yarısı göçten kaynaklanıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Göç sadece Avrupa’ya olmuyor. Yunan diasporalarının kalabalık olduğu ABD, Avusturalya, Yeni Zelanda, Kanada hatta Güney Amerika hala göç alıyor. Yunanistan, kaçak göçmenlerin kullandığı güzergahların üzerinde olmasına rağmen, nüfusu artmıyor. Zira göçmenler Yunanistan’ı bir durak olarak görüyorlar. Yani yerleşmiyorlar. Hem de Yunanistan’da iş gücü açığı olmasına rağmen. Bazı araştırmalara göre bunun en önemli nedeni Yunan halkının ırkçı olması. Türk azınlığa mensup olanlar Avrupa’nın yanında Türkiye’ye göç ediyorlar. Öyle ki ayrı ayrı Türkiye ve Avrupa’da Batı Trakya’dan daha fazla Batı Trakya Türk’ü var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ölenlerin doğanlardan fazla olduğu, dışarıya göç veren ve kalıcı göç alamayan Yunanistan, nüfusun azalmasını nasıl durduracak? Demografi uzmanlarına göre 40 yıl sonra nüfus 5 milyonun altına düşecek. Yani Yunanistan’ın nüfusu İzmir kadar olacak. Yüzyılın sonunda nüfus 3 milyonun altında olacak. Yunanistan Türkiye tarafından işgal edilmeyecek ama Yunansızlaşacak. Yani Yunanistan olmaktan çıkacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nüfusu hızlı azalan her ülke gibi Yunanistan’da da nüfus hızla yaşlanıyor. Her on kişiden biri 80 yaşın, her üç kişiden biri 65 yaşın üstünde. Türkiye’de ilk oran %1’in ikinci oran %10’un biraz üzerinde. Yaşlanma hızlanarak devam edecek. Aslında Yunan gençlerinin yurtdışına gitmelerinin ve göçmenlerin yerleşmemesinin başlıca nedenlerinden biri de nüfusun azalması ve yaşlanması. Yatırım yapmak ve yeni iş kurmak karlı olmuyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yunanistan’ın bu sorunun türevi olan bir başka sorunu da yalnızlaşma. Resmi rakamlara göre Yunanistan’da yaklaşık 4.200.000 ev var. Bu evlerin üçte birinde bir, üçte birinden biraz fazlasında 2 ve biraz azında 2’den çok kişi yaşıyor. Yalnız yaşayanların sayısı da artıyor ki bu da evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı azaltıyor yani nüfusun azalma hızını yükseltiyor. Eşcinselliğin hızla yayılması bir başka önemli sorun.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yunan ekonomisi turizme dayanıyor. Fakat sektör, özellikle adalarda eleman sıkıntısı çekiyor. İyi ücretler verilmesine rağmen eleman bulunamıyor. Bu durum sektörün kan kaybetmesine ve rekabet gücünün düşmesine yol açıyor. Yunan hükümeti bu sorunu çözmek için özel sektör için iş günü sayısını haftada 5’ten 6’ya çıkardı. İşçiler tercihlerine göre ya günde iki saat fazla çalışacaklar ya da altı gün.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&amp;nbsp;Turizmle ilgili eğitim kurumlarımızı nitelik ve nicelik olarak iyileştirmeliyiz. Gençlerimiz Yunanistan’da iş sahibi olabilirler ve çalışabilirler. Sudan sebeplerle Yunan vatandaşlığından çıkarılan 100 binden fazla Batı Trakya Türkü var. Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye’ye gelenlerin sayısı bir milyona yakın. AB normlarına göre bu insanlarımız dava açmaları halinde yeniden Yunan vatandaşı olabilirler. Adalet Bakanlığı bu süreci organize etmeli. Yunanistan’da asimilasyon sürecinde bir milyon dolayında Karamanlı Türkü var. Hem Karamanlı Türkleriyle ilgili bir enstitü kurmalıyız hem de soydaşlarımıza ulaşmalı, onlarla kucaklaşmalıyız. Onlara Türk olduklarını ve başımızın üstünde yerleri olduğunu duyurmalıyız.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 28 Jan 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bulgaristan seçimleri, AB ve Türkiye]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bulgaristan-secimleri-ab-ve-turkiye/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/bulgaristan-secimleri-ab-ve-turkiye/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;SSCB dağıldıktan sonra koalisyonlarla idare edilen Bulgaristan’da, Radev’in çiçeği burnunda partisi İlerici Bulgaristan Koalisyonu tek başına iktidara geldi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seçimin mağluplarından biri Türkler oldu. Geçmişte %15’i aşan Hak ve Özgürlükler Hareketi bu seçimde %7,1 oy alarak sadece 21 milletvekili çıkarabildi. (2021 senedinde 34 vekil Türk’tü.) Türk partilerin toplam oy oranı %9’da kaldı. Türklerin seçime katılım oranı da önceki seçimlerden düşüktü. Bir önceki seçimde dokuz parti %4 barajını aşarak parlamentoya girebilmişken bu seçimde sadece dört parti barajı aşabildi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Seçim AB ve Rusya açısından hayati derece önemliydi. Zira bir önceki hafta Macaristan seçimlerini kaybeden Orban AB’nin Ukrayna’ya yardım yapmasını ve kredi vermesini, Rusya’ya yeni yaptırımlar uygulamasını veto ediyordu. AB bünyesinde Rusya’ya ılımlı yaklaşan ülkeler olsa da Orban gibi açıktan ve net tavır alan bir lider yoktu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bulgaristan seçimlerini AB yanlıları kazansaydı, Brüksel Ukrayna ve Rusya ile ilgili takip edilecek siyaset konusunda rahatlayacaktı. Ama olmadı. Seçimleri Rusya’ya sıcak bakan, AB politikaları yerine milli politikalar izlemeyi savunan Radev kazandı. Bu gelişme üzerine AB Konseyi hızlı hareket ederek, Bulgaristan’da hükümet kurulmadan, Ukrayna’ya 90 milyar dolar verilmesini ve Rusya’ya yeni yaptırımlar uygulanmasını onayladı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Radev AB ve NATO’ya karşı değil. Bulgaristan’ın Bürükselin eyaleti konumuna düşürülmesine karşı. Bulgaristan’ın menfaatine uymayan kararları veto edeceklerini ve veto hakkı olmayan kararlar da alınan karar, Bulgaristan’ın menfaatleriyle uyuşmuyorsa uygulamayacaklarını kampanya boyunca dillendirdi Radev.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rusya-Ukrayna savaşına kadar AB’ye yeni üye olan Balkan ve Doğu Avrupa üyeleri AB’den hep nemalandılar. Değişik adlar altında tahsis edilen milyarlarca avro girdi kasalarına. Hızla zenginleştiler. Rusya-Ukrayna savaşı en çok bu ülkelere zarar verdi. Zira bu ülkeler Rusya’ya ya komşular ya da çok yakınlar. Petrol ve gaz ihtiyaçlarını Rusya’dan tedarik ediyorlardı. Rusya’yla yüksek hacimde ticaret yapıyorlardı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rusya’dan petrol ve gaz alımının kesilmesi, ticaretin durdurulması ve giderek ağırlaşan yaptırımlar bu ülkelerin ekonomilerini bozdu. Bulgaristan enerji ihtiyacını Rusya’ya ödediğinden beş kat fazla ödeme yaparak tedarik edebiliyor. Ukrayna’ya trilyon dolara yakın para, silah ve malzeme gönderen AB’de aktardığı fonları kesince Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Slovakya gibi ülkeler iflas noktasına geldi. Bu ülkelerde iktidarların değişmesinin en önemli sebebi, ekonomilerindeki bozulma.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;AB, Rusya’nın batağa saplandığını düşündüğünden, savaşın devamında ısrar ediyor. Ukrayna savaşının Rusya’yı zayıflattığı kesin. Rusya muhtemelen önümüzdeki çeyrek asırda bir bölünme daha yaşayacak. AB, savaş biterse Rusya’nın Moldova veya Baltıklara saldıracağını düşünüyor. Ukrayna savaşı bitse bile, doğuya doğru genişleme politikasını sürdüğü takdirde AB’nin Rusya ile karşı karşıya gelmeme ihtimali yok. Bu nedenle AB ya doğuya doğru genişlemekten vaz geçecek ya da Ukrayna savaşını sürdürecek.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna savaşı sürdükçe Rusya zayıflayacak ama AB’de zayıflayacak. Üye ülkeler AB’yi sorgulayacaklar. Brüksel’den gelen fonlar kesildikçe nispeten geri kalmış devletlerin halklarında AB’ye olan tepki artacak, milliyetçi akımlar güçlenecek. Bu savaşa karşı çıkan ve Rusya ile ticari ilişki kurmak isteyen ülkelerin sayısı artacak. AB bu ülkelere yaptırım uygulayacak. Bu ülkeler AB’yi dinlemeyecek. Avrupa’da gerilim sürekli artacak ve neticede AB’de bölünecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hak ve Özgürlükler Hareketi son otuz yılın büyük kısmında koalisyon ortağıydı. Yani iktidardaydı. Buna rağmen Türklerin durumunda belirgin bir iyileşme olmadı. Zorla göç ettirilenler vatandaş olamadılar, mallarını alamadılar. HÖH Ankara’yla, Ankara HÖH ile iyi ilişkiler kurmayı başaramayınca hiçbir konuda kayda değer ilerleme kaydedilemedi. HÖH’ün durumu etnik temelli siyaset yapan partilere örnek olmalı. Vatandaş hizmete oy verir. HÖH Türkiye ile iyi geçinseydi, hükümette olduğunda hizmet üretseydi alternatif olurdu. Bulgarlardan da oy alırdı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’Dün dünde kaldı cancağızım artık yeni şeyler söylemek lazım’’ demiş Mevlana. Türkiye Balkanlarda çok etkili. Yunanistan dışındaki Balkan devletleriyle ilişkilerimiz iyi. Ankara-Sofya ilişkileri de çok iyi. Ama Türkiye ile HÖH’ün ilişkisi iyi olmadığından Bulgaristan Türklüğü kan kaybediyor. Ankara ile HÖH’ün ilişkileri düzeltilmeli. Zorunlu göçe tabi tutulan Türkler ve nesilleri vatandaşlık haklarına kavuşmalı. Mallarını veya bedellerini almalılar. Bu sorun devletler arası ilişkiler yoluyla da çözülebilir AİHM’ye yapılacak başvurularla da.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Demografi alanında uzmanlaşan bilim adamlarına göre, nüfus azalması nedeniyle yok olacak olan ilk ulus Bulgarlar. Bulgaristan’ın yeniden Türk yurdu olmasını istiyorsak, Tuna’yı nazlı nazlı akarken seyretmeye ahdimiz varsa, Bulgaristan politikamızı değiştirmeliyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 28 Apr 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Güney Çin Denizi sorunu]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/guney-cin-denizi-sorunu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/guney-cin-denizi-sorunu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;İki devlette bu denizi kontrol etmek istiyorlar. 2010’larda Çin’in dış ticaretinin %90’dan fazlası Güney Çin Denizinden geçiyordu. Akdeniz’in 1,5 katı genişliğinde olan Güney Çin Denizinin yıllık ticaret hacmi üç trilyon dolardan fazla. Yani toplam deniz taşımacılığının 1/3’ü buradan geçiyor. Dolayısıyla bu deniz diğer kıyıdaş ülkeler içinde çok önemli.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pekin; Filipinler, Malezya, Bruney, Tayvan, Endonezya, Singapur, Kamboçya, Tayland ve Vietnam’ında kıyıları olan bu denizin tamamında hak iddia ediyor. Bu iddiasını nasıl gerekçelendiriyor derseniz; BM’ye göre, bir adada hak iddia edilebilmesi için, o adanın doğal, yaşanabilir olması ve batık olmaması gerekir. Çin, Güney Deniz’indeki onlarca batmış adayı yüzeye çıkardı, kayalığı da suni eklemelerle büyütüp ada haline getirdi. Sonra adaların üstüne askeri tesisler inşa etti. Çin, bu adaların karasuları üzerinden denizin tamamında hak iddia ettiği gibi, askeri olarak ta pozisyonunu güçlendirdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Güney Çin Denizinin civarında konumlanan ABD filosu sürekli askeri harekatlar yapıyor. İki tarafta birbirlerini devamlı taciz ediyor.&amp;nbsp; Bu sorunda, Çin halkı devletinin yanında. Neticede hemen güneylerinde, bin kilometrenin üzerinde sahil şeridine sahip oldukları bir deniz söz konusu. Amerikalılar ise devletlerini desteklemiyorlar. ’’Ne işimiz var bizim o denizde? Niçin orda çocuklarımız ölsün? Bize ne?’’ fikrindeler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Normalde bölge ülkelerinin Amerika’yla beraber hak etmesi beklenir. Zira Pekin ‘’deniz bize ait’’ diyor. Ama Çin ideolojik hareket etmediği, diğer devletlerin içişlerine karışmadığı ve ticarete öncelik verdiği için destek buluyor. Zira Çin hem kendinin hem de ticaret ve yatırım yaptığı ülkelerin kalkınmasını hedefliyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geçmişte Beyaz Sarayın, demokrasi ve insan haklarını sorun haline getirmesi ve ülkelerin içişlerine karışması doğal olarak bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini olumsuz etkiledi. Bu politikanın değiştirilmesi Amerika’nın etkinliğini arttırmış olsa da ABD güven telkin etmiyor. ‘’Ya müttefiklerini Taliban’ın insafına terk ettiği gibi bizi de terk ederse’’ şüphesi Pekin’in elini güçlendiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çin, ABD’nin ilerleyen süreçte, Güney Çin Denizinin tek çıkışı olan Malakka Boğazını herhangi bir gerekçeyle kapatarak kendisini ablukaya alabileceğini öngörüyor. Böyle bir durum olduğunda doğal olarak ekonomisi çöker. Çin’in on yıldan uzun süredir takip ettiği Bir Kuşak Bir Yol, Kuzey Buz Denizi seyrüsefere açma ve enerji ihtiyacını karadan nakil hatlarıyla tedarik etme projelerine rağmen hala dış ticaretinin %80’leri Güney Çin Denizinden geçiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’Yeni İpek Yolu’’ da denilen Bir Kuşak Bir Yol Projesinin ifade edilmeyen gerçek sebebi abluka ihtimalini ortadan kaldırmaktır. Bu proje sayesinde böyle bir abluka olduğunda bile, Çin uluslararası pazarlara, hammadde kaynaklarına kara ve demiryoluyla ulaşabilecek. Çin, pazarlara ve hammadde kaynaklarına karadan ulaşabildiği takdirde, ABD ona denizde ambargo uygulamaz. Sonuç alamayacağı bir şeyi neden yapsın? Bu yatırımın asıl amacı bu. Çin’in ticaretini dolayısıyla ekonomisini güvenceye almak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yoksa karayolu ve demiryolu, denizyoluna nazaran hem pahalıdır hem de nakliye daha uzun süre alır. Ayrıca Çin’in onlarca devasa limanı var. İstediği her yere ulaşabiliyor. Niçin, ilaveten yüz milyarlarca dolar harcayıp kara ve demiryolu yapsın? ‘’Yeni İpek Yolu’’ yatırımı, abluka olasılığını bitirdiği için yapılıyor. Yoksa tamamlanan otoyollarla, demiryollarına bakıldığında, dikkat çekecek derecede hacim artışı olmadığı görülür.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kuzey Buz denizi projesini Çin ve Rusya beraber yürütüyor. Her sene daha çok gemi bu güzergahı kullanarak Atlas ve Pasifik okyanuslarına ulaşıyor. Bu proje tam manasıyla gerçekleştirildiğinde Çin’in ticaretinin bir kısmı Güney Çin denizinden Doğu Çin denizine kayacak. Avrupa, Kuzey Amerika ve Batı Afrika’ya Hint okyanusuna göre daha düşük maliyetlerle ve daha hızlı ulaşılacak. Trump’ın Grönland’ı istemesinin nedenlerinden biri bu güzergahı kontrol etmek. Zira Kuzey Buz Denizi, Atlas Okyanusuna, Grönland deniziyle bağlanıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pekin özellikle Rusya-Ukrayna savaşının başlamasından sonra nakil hatlarıyla enerji temininde büyük mesafe aldı. Savaştan önce iki olan Rusya’dan nakil hattı sayısı beşe çıkarıldı. Türkistan’dan gelen nakil hatlarının kapasitesi arttırıldı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İhracatla büyüyen ve güçlenen Çin’in süper güç olmasının yolu Güney Çin Denizinin kontrolünden geçiyor. Pekin geliştirdiği projelere rağmen bu denize bağımlı olmaktan henüz kurtulamadı. Bu nedenle hem denize hakim olmak için elinden geleni yapacak hem de alternatif güzergahları daha aktif kullanacak.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’de tek süper güç pozisyonunu korumak için Güney Çin Denizine hakim olmaya ve alternatif güzergahları engellemeye çalışacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 27 May 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Venezüella ve İran operasyonları Türkiye'yi nasıl etkileyecek?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/venezuella-ve-iran-operasyonlari-turkiyeyi-nasil-etkileyecek/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/venezuella-ve-iran-operasyonlari-turkiyeyi-nasil-etkileyecek/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Venezüella’dan Türkiye’ye başta altın olmak üzere değerli madenler geliyor karşılığında pirinç, makarna, bulgur, bakliyat, konserve, sabun, diş macunu ve şampuan gibi temel ihtiyaç maddeleri gidiyordu. Amerika bu ticareti görmezden geliyordu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Amerika tehdidini hayata geçirseydi yani Venezüella’yı ablukaya alarak ambargoyu ağırlaştırsaydı Türkiye Venezüella ile ticaret yapamaz duruma gelirdi. İhracatımızda ithalatımızda düşerdi. Rejim devrildiğinde oluşturduğumuz lojistik zinciri de kırılacağından piyasayı tamamen kaybederdik. Beyaz Saray bu yola tevessül etmedi, Madurro ve eşini esir ederek ABD’ye götürdü. Venezüella’yı yönetenler bu operasyondan ya önce ya da sonra Trump’la anlaştılar. Dolayısıyla havayolu üzerinden yaptığımız ticaret hiç kesilmeden devam ediyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD, Madurro hapishaneye sevk edilmeden, Venezüella’dan petrol ithal etmeye başladı. On yıldır kapalı olan iki rafineri üretime başladı. Venezüella’nın başta Amerika olmak üzere piyasaya petrol vermeye başlaması petrol fiyatlarının düşmesine yol açtı ki bu da ithalatçı olan Türkiye’nin lehine.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Venezüella petrolünü neredeyse tek müşterisi olan Çin’e çok ucuza satıyordu. Yeni dönemde Çin’e petrol vermeye devam ediyor ama piyasa fiyatlarından. Yani Türkiye’nin petrol maliyeti düşerken Çin’in petrol maliyetleri yükseldi. Bu gelişme Çin’le 45 milyar dolar civarında gezen ticaret açığımızın azalmasına ya da en azından daha çok artmamasına yol açacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Operasyonun orta vadede ortaya çıkacak sonuçlarından biri, Venezüella’nın ekonomik durumunun iyileşmesidir. Zira ABD petrol ve gaz üretimini arttırmayı ve yeni sahaları devreye almayı planlıyor. Bu olduğunda ticaret hacmimiz daha da artacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD’nin Madurro’yu esir etmesinin gerekçelerinden biri uyuşturucu kartelleriyle iş birliği yapıyor olmasıydı. ABD iddia ettiği gibi uyuşturucuyla mücadele ederse Türkiye’ye gelen uyuşturucu miktarı da azalır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yani ABD öyle bir operasyon yaptı ki hangi açıdan bakarsanız bakın ortaya çıkan ve çıkacak olan gelişmeler lehimize. Venezüella defterini karla kapattık ama bakalım İran operasyonunu da zarar etmeden geçiştirebilecek miyiz?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran, komşumuz. En çok ticaret yaptığımız ülkelerden biri. İran’ın Çin ve Hindistan’dan sonra en çok ihracat yaptığı devletiz. İran’daki gelişmelerin bizi Venezüella’dan çok daha derinden etkileyeceği muhakkak.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD İran’a giderek ağırlaşan ambargo uyguluyor. Şu ana kadar Türkiye’yi çok sıkıştırmadılar. Fakat eğer Tahran Beyaz Sarayla anlaşmazsa muhakkak sıkıştıracaklar. Dolayısıyla İran’la ticaret hacmimiz düşecek. Hele Amerika İran’ı ağır bombardımana tabi tutar ve akabinde iç savaş çıkarsa ekonomimiz de bölge ekonomileri de sıkıntıya girer. Milyonlar sınırlarımıza yığılır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tahran ile Beyaz Saray anlaşmadığı takdirde ambargo kalkmayacağından, askeri operasyon olmasa bile İran asla ekonomik açıdan rahatlayamaz, mevcut türbülanstan kurtulamaz. Ama İran nükleer silah geliştirmekten ve Şii hilali oluşturmaktan vaz geçerse ABD zamana yayarak ambargoyu kaldırır. İran’ın hem petrol ve gaz ihracatı katlanır hem de satış yaptığı fiyatlar yükselir. Tahran ABD ile anlaşır ve Amerikan şirketlerini petrol ve gaz sektörlerine yatırım yapmaya davet ederse gerilim düşer. Trump uluslararası olaylara devlet adamından ziyade iş adamı gibi yaklaşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran’da Venezüella gibi Çin ve Hindistan’a çok ucuza petrol ve gaz sevk ediyor. Ambargo kalktığında bu ülkelerde piyasa koşullarıyla alım yapacaklardır ki bu rekabet güçlerinin zayıflaması demek. Ambargo kalktığında elde edilecek kaynaklar halka yansıyacağından İran’la olan ticaret hacmimiz, turizm gelirlerimiz ve sınır ticaretinden elde ettiğimiz gelirlerde artacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ankara İran’a operasyon düzenlenmesin diye gayret gösteriyor. İran Türk dünyasının ortasında. Azerbaycan ve Türkistan ülkeleri de İran’da ortaya çıkacak gelişmelerden derinden etkilenecekler. Türkistan dünyanın en istikrarlı coğrafyalarının başında geliyor. İran’da iç savaş başlarsa Türkistan’da yoğun göç baskısı altında kalır. Bölge terör gruplarının hedefi ve sığınağı haline gelebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran’ın, Türkiye’nin, Türk dünyasının, Ortadoğu’nun ve insanlığın menfaati ortak: İran’a askeri müdahale olmamalı. İran nükleer silah üretme iddiasından ve Şii hilalinden vaz geçmeli. Ambargo kalkmalı. Elde edilecek gelirler İran’ın kalkınmasına ve halka aktarılmalı. Bakalım ABD, İsrail ve İran rejimi aklı selimde buluşabilecekler mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 27 Jan 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Casino turizmi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/casino-turizmi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/casino-turizmi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Casino, Golf, Tema Park, Alışveriş, Kaplıca ve Kongre gibi turizm dallarında ya hiç yokuz ya da pazar payımız çok düşük. Kişi başına en çok gelir getiren turizm türü, yıllık yaklaşık 600 milyar dolar büyüklükle “casino-oyun” turizmidir. Rekabet ettiğimiz ülkelerde casinolar serbest ve ülkemizde yasak olduğundan bu sektörden pay alamıyoruz. Bu sektörde bugün sıfır olan pazar payımız sadece %10 olsa, turizm gelirimiz ikiye katlanır. Casino turizminde bazen birinci, bazen Las Vegas’tan sonra ikinci gelen Macao şehrinin turizm geliri ülkemizden fazladır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’de kumarın yasaklanması çok doğru bir karardır. Bu kararla binlerce ailenin dağılmasının ve on binlerce insanımızın helak olmasının önüne geçilmiştir. Ama casino turizmi, hayatın bir gerçeğidir. Türkiye, vatandaşlarına kumar yasağını devam ettirirken, sadece turistlerin girebildiği bir casino modeli oluşturmalıdır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Casinolar, sadece uluslararası uçuşlara açık olan havalimanlarında, beş yıldızlı otellerde ve tatil köylerinde, devlete yıllık bazda sabit ve yüklü tutarda harç ödenmesi kaydıyla açılabilmelidir. Casinoların girişinde pasaport polisi olmalı ve havalimanlarında olduğu gibi pasaport kontrolü yapmalıdır. Casinolar da Türk vatandaşı tespit edildiğinde, casinoyu açan kuruluşun belgesi iptal edilmeli ve ödediği harç yanmalıdır. Bu kuruluşa ve casinonun bulunduğu fiziki alanda, bir daha casino açma izni verilememelidir. Pasaport polisi meslekten ihraç edilmeli ve hapis cezası almalıdır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu düzenlemeyle, kumar yasağını muhafaza ederken, turizm sektörünü ve ekonomiyi hareketlendirecek bir hamle yapmış olacağız. Böylece çok harcama yapan casino endeksli turistler, ülkemize gelecek. Şunu unutmayalım ki, turist değişiklik ister. Casino tutkunu turistler yıllardır ülkemize gelmediklerinden birkaç yılda turist sayımızda ve gelirimizde kayda değer artışlar olur.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu modele geçildiğinde, başta deniz-kum-güneş turizmi olmak üzere diğer dallardaki turist sayımızda artar. Zira özellikle hitap ettiğimiz Avrupa ve Rusya pazarlarında şans oyunları çok popüler. Turistler genelde ailecek veya birkaç dost aile birlikte tatile çıkarlar. Çocuklar ve anneler için deniz-kum-güneş önemliyken babalar için bunların yanında büyük ihtimalle casino da önemlidir. Alternatiflere baktıklarında Yunanistan, İtalya, İspanya, Mısır, Fransa, Hırvatistan ve Karadağ’da yani bu daldaki rakiplerimizde casinolar serbest. Doğal olarak büyük kısmının tercihleri Türkiye olmaz. Bizi tercih etmeleri için rakiplerimizden daha cazip fiyatlar sunmamız ve ‘’her şey dahil’’ gibi konseptler geliştirmemiz yani daha az kara razı olmamız gerekir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Benzer durum bütün dallarda geçerlidir. Alışveriş ve kongre turisti Dubai’yi, kültür turisti Yunanistan, İtalya, İngiltere ve Fransa’yı tercih edecektir şartlar aynı olduğunda. Son yıllarda özellikle ABD, Çin, Japonya, Hindistan ve Kore gibi pazar payımızın çok düşük olduğu ülkelerde yüklü reklam harcamaları yapıyoruz. Bu ülkelerin hepsinde şans oyunları çok yaygın. ABD hariç diğer dört ülkede, deniz turizmine ilgi yok. Yani casinolar turistlere serbest olduğunda, hedef olarak belirlediğimiz bu ülkelerde daha hızlı ve karlı büyürüz.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Turizm tetikleyici bir sektördür. Casinoların açılmasına karar verildiğinde, havalimanları ve beş yüzden fazla beş yıldızlı otel casino inşaatlarına ve yatırımcılar otel ve tatil köyü yapımına başlarlar. Tüm sektörler hareketlenir. Yüz binlerce istihdam sağlanır. Turistlere uyguladığımız paket fiyatları yükselir. Havalimanlarımız daha karlı olurlar. Casino turistleri para harcamayı sever. Dolayısıyla otellerin ve casinoların yanında, başta turistik tesisler, kafeler, restoranlar, AVM’ ler ve eğlence merkezleri olmak üzere piyasaya para akıtırlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin iki trilyon dolarlık bir ekonomi olması için turizm gelirlerini hızlı arttırmalıyız. Mevcut durumda turist sayımız her yıl 3-4 milyon, turizm gelirimiz 3-4 milyar dolar artar ki buda başarıdır. Ama turistlere hitap eden casinoların açılmasına izin verdiğimizde, turist sayımızdaki ve gelirimizde ki artış katlanır. On binlerce gencimiz iş bulur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 26 Nov 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Timur Özbeklerin atası mı?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/timur-ozbeklerin-atasi-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/timur-ozbeklerin-atasi-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Oysa Karluk ve Oğuz Türkleri tarihte eşi benzeri görülmemiş zulümler yaşadılar. Türkistan’ın batısı yüzyıllar öncesine döndü. Cengiz öldüğünde imparatorluğu dört parçaya bölündü. Bizi, payına Türkistan düşen Çağatay ve Deşti Kıpçak (Moğolistan’dan Baltıklara ve Polonya’ya kadar olan coğrafya) düşen Altın Orda hanlıkları ilgilendiriyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her iki hanlığında hanedanları Cengiz soyundan geliyordu yani Moğollardı. Ahali ve ordular Türk’tü.&amp;nbsp; Altınordu Hanlığının halkı Kıpçak, Çağatay Hanlığının halkı Uygur ve Karluk’tu. (Tatar, Başkurt, Çuvaş, Karakalpak, Kırgız ve daha sonra Kazakları oluşturan boylara Kıpçak; Karluklar ve Uygurlara Çağatay Türkü veya Karluk deniyordu.) Bu hanlıklar Cengiz’in mirasının sahibi olmak için zaman zaman savaştılar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özbek Han 1313 ile 1341 yılları arasında Altın Orda Hanıydı. Hayatında hiç Türkistan’ı görmedi. Ömrü savaşmakla geçti. Önce parçalara bölünen devletinde birliği sağladı. Sonra Baltık Denizinden Moğolistan’a kadar olan coğrafyayı tek bayrak altında birleştirdi. 1320’de Müslüman olduktan sonra hedefi Türklerin İslamlaşması oldu. Timur’un torunu, bilim insanı Uluğ Bey ‘’Deşti Kıpçak Özbek Han zamanında Müslüman oldu’’ diye yazar. Özbek Han unutulmuş bir kahramandır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özbek Handan sonra onun halkına Özbek denmeye başladı. Özbeklerin hedefi her daim Türkistan’ı ele geçirmek oldu. Timur ise hanına sadık bir Çağatay Türküydü. Cihana hükmettiğinde bile han unvanını kullanmadı. Sembolikte olsa Çağatay Hanına bağlı kaldı. Osmanlı seferi dahil seferlerinin çoğunda Handa ordudaydı. Timur defalarca Altın Orda yani Özbeklerin hanı Toktamış’la savaştı. Timur’un zaferle ayrıldığı bu savaşlar Altın Orda devletini önce parçalanmaya sonra yıkıma götürdü. Rusya bu savaşlar sayesinde önce bağımsız oldu sonra doğan boşluğu doldurarak imparatorluğa dönüştü.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Altın Orda zayıflayınca 1429 yılında Batı Sibirya’daki Tara kentinde kurultay toplayan Özbek kabileleri Özbek Hanın torunu Ebul Hayır’ı han ilan ettiler. Ebul Hayır önce Deşti Kıpçak’ın doğusunu sonra bozkırı yani bugünkü Kazakistan’ı ele geçirdi. Bozkırda, Aral gölü ve çevresinde hüküm süren Özbek Hanın torunlarından Janıbek ve Kerey kardeşler Ebul Hayır’a yenilince, kendilerine sadık kalanlarla birlikte, bugün Almatı’nın yer aldığı Yedisu bölgesine sürüldüler. Sürgünlere otorite tanımayan, dik başlı ve başına buyruk manasında Kazak dendi. Yeni katılanlarla kalabalıklaşan ve güçlenen Özbekler bugünkü Özbekistan’ı ele geçirdiler. Böylece Özbekistan’da Özbekler ve Karluklar (Çağatay Türkleri) beraber yaşamaya başladılar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ebul Hayır ölünce Özbekler bölündü, iç mücadele başladı. Bu fırsatı değerlendiren Kazaklar eski yurtlarındaki Özbeklere saldırdılar. Zafer kazandıktan sonra kendilerine biat etmeyen Özbekleri güneye yani bugünkü Özbekistan’a sürdüler. Bozkırda kalan bütün boylara Kazak dendi. İkinci göçle birlikte Özbekistan’da kalabalıklaşan Özbekler daha da güçlendi. Timurlular güneye çekildiler. Ellerinde sadece Herat ve Fergana gibi şehirler kaldı. Özbekler sistematik olarak -Babür dışında- Timur’un soyundan gelenlerin hepsini öldürdüler. (Timur eğer Altın Orda’ yı defalarca yenmeseydi Özbekler ayrı hanlık kurmaz ve Türkistan’ı istila etmezlerdi.)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Babür, 1504 yılında Fergana’yı kaybedince Kabil’e, 1526 yılında Kabil’i kaybedince Hindistan’a göçtü de canını kurtardı. Böylece Rus işgaline kadar kesintisiz devam edecek olan Özbek hakimiyeti başladı. Karluklar ve Özbekler kaynaştı hepsine Özbek dendi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Osmanlılar Timurlulara karşı mücadele eden Özbekleri her zaman desteklediler. Yıldırım ile hanımına yapılanları ve Şahruh’un 2. Murat’a giymesi için etek göndermesini asla unutmadılar. Şah İsmail 1510 senesinde Özbek Hanı Şeybani’yi mağlup edince, Babür fırsatı değerlendirerek Semerkant’ı ele geçirdi. Şiiliği kabul etti. Kızılbaş serpuşu giydi. Hutbeyi kendi yerine Şah İsmail ve on iki imam adına okuttu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu davranışları Şiilikten nefret eden Türkistan halkının tepkisini çekti. 1512 senesinde Yavuz, Şah İsmail’i yenince Özbekler Semerkant’a yürüdü. Babür Kabil’e kaçtı. Bu olayı dönemin vakanüvisleri ‘’Özbekler Babür’ü Türkistan’dan çıkardı’’ ifadeleriyle kaydettiler. Babür Safeviler zayıfladığından Kabil’de ve Hindistan’da Şiiliği sürdürmedi. Osmanlı Özbek ittifakı Rus işgaline kadar sürdü.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Babür Hindistan’ı fetih etmeye niyetlenip yardım isteyince Osmanlılar kendisine Özbeklere karşı kullanılmamak şartıyla Mustafa Rumi komutasında bir topçu birliği gönderdi. Delhi sultanlığının yıkıldığı, Babür İmparatorluğunun kurulduğu Panipat savaşında, Babür 13 500 askerlik ordusuyla 100 000 mevcudu olan Delhi ordusunu bu topçu birliği sayesinde yenebildi. Babür, Babürname’ de bu zaferden bahsederken topçu birliği için ‘’asrımızın şaheseri’’ ifadesini kullanır. Osmanlı bu destekle hem Türkistan’ı hem de Hindistan’ı müttefiklerinin idare etmelerini ve birbirleriyle savaşmamalarını sağladı. Safevileri üç taraftan kuşattı. Hareket edemez hale getirdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 26 Aug 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trump'ın Barış Planı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-baris-plani/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/trumpin-baris-plani/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;İlaveten gönderdiği yardımların önemli bir kısmının çalındığını gören Avrupa, silah ve mühimmat dışındaki yardımları minimize edecektir. Bu anlaşma imzalansa da imzalanmasa da Ukrayna’yı güzel günler beklemiyor. Zira Ukraynalılar Türk milleti değil. Ukrayna’da ne Kuvvacılar var ne de Mustafa Kemal gibi bir önder.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ukrayna anlaşmayı imzalarsa, Rusya’nın savaş başlamadan evvel talep ettiğinden daha fazla toprak kaybedecek. Sanayi üretiminin %20’sini, madenlerinin %25’ini yitirecek. Karadeniz’de en uzun ikinci sahile sahipken en kısa kıyıya sahip ülkelerden biri olacak. NATO’ya katılma idealinden ilelebet vazgeçecek. Ordusu hem asker sayısı hem teçhizat olarak sınırlandırılacak. Uçak, tank, helikopter, zırhlı araç, füze hep sayılı olacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İmzalamazsa, kazanma ihtimali olmayan bir savaş sürüp gidecek hem de Amerika’nın desteği olmadan. Gençler ve siviller ölecek. Rusya ‘da tükenecek ama Ukrayna’yla birlikte. İngiltere’nin planı bu. Londra, Rusya’nın kan kaybederek bölünmesini istiyor. Ukraynalılara ne olduğu umurlarında değil.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye açısından ele iyi alternatif barışın tesisi. Kanın durması. Zira ölen dört kişiden biri Türk. Savaş durduğunda iki ülkeyle olan ticaretimiz artar. Turist sayısı yükselir. İki ülkede hasar gördüğünden ve beş yıldır inşaat yapılmadığından yurtdışı müteahhitlik gelirlerimiz katlanır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;En az bunlar kadar önemlisi, Türkiye’nin bu savaşa katılma ihtimali sıfırlanır. Şu an böyle bir ihtimal gözükmeye bilir ama İngiliz de oyun bitmez.&amp;nbsp; Ukrayna asker sıkıntısı çekiyor. Ölümler, yaralanmalar, sakat kalmalar ve firarlar nedeniyle asker ihtiyacı artarken asker sayısı azalıyor. Avrupa iki yıldır bu sorunu çözmeye çalışıyor ama bir türlü ordu kuramadılar. Kursalar bile Ukrayna’ya göndermeye kalktıkları askerler istifa ederler. Neden Ukrayna için ölsünler veya sakat kalsınlar? Neden bu riskleri alsınlar?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bize ‘’Kırım Türk yurdu, bağımsız olacak’’ derler. ‘’Uluslararası barış gücü göndereceğiz içinde Türk askeride olacak’’ derler. ‘’Barış gücü cepheye gitmeyecek, şehirlerde güvenliği sağlayacak. Şehirlerdeki Ukraynalı askerler cepheye gidecek’’ gibi formüller oluştururlar. Bu formülleri uygulayabilmek için ellerinden geleni yaparlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Koparılan yaygaralara rağmen Avrupa, Rus tehdidi altında değil. Bilakis Rusya’nın dibine kadar gelen Batılılar. Polonya’da, Romanya’da Bulgaristan’da ve Yunanistan’da askeri üsler kurdular. Gürcistan, Ukrayna, Moldavya ve Ermenistan’da yani SSCB memleketlerinde Rusya ile nüfus mücadelesine girdiler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki ‘’Rus tehdidi’’ yaygarası neden koparılıyor? Çünkü ABD, Avrupa’ya bütçesinin %5’ini savunmaya harcaması için baskı yapıyor. Avrupa ülkeleri demokrasiyle yönetiliyorlar. Halklarını, gerçek bir tehlike olmadan, savunmaya bu kadar para harcamaya ikna edemezler. Bu parayı harcarlarsa iktidarda kalamazlar. Bu nedenle Rus tehdidi icat edildi, büyütüldü ve gündemde tutuluyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’Nasıl olsa tehdit yok’’ diye savunmaya %5 harcanmazsa, ABD Avrupa’daki askerlerinin tamamını çekecek. Hatta NATO’dan ayrılacak. Ayrı ordusu olmayan Avrupa, yayılmacı siyasetini sürdürmekte ısrar ederse Rusya gerçek bir tehdide dönüşür. Yoksa üç yıldır çok zayıf olan Ukrayna’yı yenemeyen ve dünyanın en geniş ve bakir topraklarına sahip olan Rusya neden Avrupa’ya saldırsın? Rusların eline ne geçecek saldırdıklarında?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD Avrupa’dan çekilmese bile riski dağıtmak için Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye Avrupa’ya silah ve mühimmat verebilir. Ordularını eğitebilir. Ama Avrupa’nın yerine ve/veya Avrupa’yla birlikte asla bir savaşa girmemeli. ABD ve AB’nin Rus saldırısına karşı, Ukrayna’ya müşterek garanti verdikleri madde, bizim açımızdan anlaşmanın en avantajlı maddesi. Biz garanti vermiyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Eğer savaş biterse Rusya ile sorun yaşayabiliriz. Zira Ukrayna’ya en çok silah ve mühimmat satan ülkelerden biriyiz. Rusya; üçüncü en büyük petrol ve gaz müşterisi olduğumuzdan, ambargoya katılmadığımızdan, ihtiyaçlarının önemli kısmını Türkiye’den veya Türkiye üzerinden tedarik ettiğinden, Ukrayna’yla yaptığımız iş birliğine ses çıkarmıyordu. Anlaşma imzalandığında Rusya’ya uygulanan ambargolar kalkıyor. Yani Rusların bize olan ihtiyaçları azalıyor. Dolayısıyla bize karşı daha pervasız olabilirler. Bu nedenle Rusya’nın G8’e hemen dönecek olmasından da istifade ederek, denge siyasetimizde Rusya’ya ağırlık vermeliyiz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rusya, barıştan sonra, Ukrayna savaşı nedeniyle kısmen veya tamamen çekildiği Suriye, Libya, Sudan ve Kafkasya gibi coğrafyalarda eski gücüne ulaşmak isteyecektir. ABD’nin etkili olduğu coğrafyalara Rusya’nın girmesi değerimizi artıracağından ve denge politikası takip etmemize olanak sağlayacağından lehimize. Rusların, ABD’nin etkili olmadığı coğrafyalara nüfus etmeleri, bizi zayıflatacağından ve Ruslarla karşı karşıya gelmemize yol açacağından aleyhimize.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Özetle anlaşmanın imzalanması lehimize. Ama anlaşma imzalansa da imzalanmasa da Türkiye’yi büyük mücadeleler bekliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 25 Nov 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Güney Kore?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/guney-kore-/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/guney-kore-/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Holdinglerin desteklendiği ihracata dayalı kalkınma programı uyguladı. Kore, Park yönetiminde yüksek büyüme oranları yakaladı. (İlk on yıl %7,5 ve ikinci on yıl %9,5)&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İhracat yapan şirketler bütün vergilerden muaftılar ve düşük faizli kredi kullanabiliyorlardı. Kore’nin ihracatı, Park iktidardayken kırk kat arttı. Park yönetimi ele aldığında, kişi başına düşen milli gelir Türkiye’nin dörtte biriyken günümüzde üç katı kadar. Bugünkü Güney Kore’nin gerçek kurucusu olan Park, 1979’da suikasta kurban gidinceye dek, Kore’yi demir yumrukla yönetti. Kore kalkındı, halk zenginleşti. Park kalkınma kadar geliri halk kesimlerine dengeli dağıtma konusunda da başarılıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;1979’da darbeyle iktidara gelen askeri cunta, 1988’de demokrasiye geçilene kadar dikta rejimini sürdürdü. İktidarda kim olursa olsun, holding şirketleri ve ihracat sürekli desteklendiğinden ekonomik kalkınma kesintisiz devam etti. Asya krizine değin, 1980’lerle, 1990’larda da hızlı büyüme performansı gösteren Kore, teknoloji üretmeye ve icatlar yapmaya başladı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tüketici elektroniği alanında tartışmasız lider olan Kore, pazar lideri olduğu akıllı telefon, LCD TV, çip ve taşınabilir geniş bant gibi ürünlerde pazar payını her yıl biraz daha arttırıyor. Samsung dünyanın en tanınan üç markasından biri. Otomotiv sektöründeki majör üreticilerden olan Kore’nin popüler araba markaları var.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Güney Kore, 1997 ve 2009 krizlerini, kısa sürede, az kayıpla atlattı. Özellikle 2000 yılından itibaren Kuzey ile ilişkileri normalleştirmeyi amaçladı. Kuzey Kore’de açlık tehlikesi her baş gösterdiğinde, gıda yardımı yaptı. Kore, petrol, doğalgaz ve maden konusunda fakir olmasına, topraklarının ancak %15’inde tarım yapılabilmesine rağmen, iyi yönetim ve ihracata dönük kalkınma modeli sayesinde 10. büyük ekonomi olmayı başardı. Kore ekonomisi büyüme trendini halen sürdürüyor. Koreliler teknoloji üretiyor ve yeni ürünler geliştiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;52 milyon civarında olan nüfusun, düşük evlenme ve doğum oranları yüzünden azalarak yaşlanması, Kore’nin çözümsüz problemi. Her üç yılda, bir milyon azalan nüfusun 2030’dan sonra her yıl yarım milyon azalacağı öngörülüyor. Ülkede iş gücü eksiği nedeniyle büyük çoğunluğu Çinli olan üç milyon civarında yabancı işçi var.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yabancı çalışanların çoğunun Çinli olması, Korelileri rahatsız ediyor. Kore tarihte göçe muhatap olmuş bir ülke değil. Yani göçmenleri bünyesinde eritme en azından Kore toplumuna entegre etme deneyimi yok. Halk göçmenleri dışlayınca doğal olarak ta göçmenler de Kore ile bütünleşemiyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kore gençliği, Batı kültürünü benimsemiş durumda. Koreliler, göz çevrelerini Batılılara benzetmeyi amaçlayan estetik operasyonlara her sene milyarlarca dolar ödeme yapıyorlar. Halkın yarısı Hristiyan, kalanların ekseriyeti ateist yahut deist. Kore, geleneksel inançların zayıfladığı, parçalanmış bir topluma dönüşme sürecinde.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Koreliler memleketleri bölünene kadar aynı coğrafyada yaşadılar. Aynı dine, kültüre ve inanca mensuptular. Bölündüklerinde madenlerin, verimli arazilerin ve sanayi tesislerinin çoğu kuzeyde kaldığından kuzey güneyden daha kalkınmıştı ve daha müreffeh durumdaydı. Bugün ise iki Kore karşılaştırılamaz bile.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bunun iki temel sebebi var: Bunlardan ilki iyi yönetimdir. Güney Kore, serbest piyasa ekonomisini benimseyerek ihracatı teşvik etti. İthalata yüksek vergiler uygulayarak yerli üreticiyi korudu. Yatırımcıyı koruyan ve işleyen bir hukuk sistemi oluşturdu. Hepsinden mühimi, iyi yönetildi. Kuzey Kore, avantajlı olmasına rağmen, karşılaştırılamayacak derecede geri kaldı. Avantajlıydı, çünkü, yüzölçümü güneyden daha genişken, nüfusu güneyin yarısından azdı. Toprakları zengindi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İkinci temel sebepse motivasyon ve manevi değerlerdir. Koreliler, tarih boyunca iki iddialı ulusun arasına sıkışarak, genelde ezilseler de varlıklarını ve değerlerini korudular. Çinlilerden ve Japonlardan daha başarılı olmak, kendilerini hem onlara hem de insanlığa ispat etmek Güney Korelileri motive etti.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oysa Kuzey Koreliler, Çin’in hâkimiyetini baştan kabul ederek kendilerine tanımlanan sınırlar dâhilinde hareket ettiler. Katı ve rasyonel olmayan komünist idare yüzünden, manevi değerlerinden koptuklarından motivasyonlarını kaybettiler. Benliklerini muhafaza edemediler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin halkın seçtiği tek parti iktidarları dönemlerinde yakaladığı büyüme oranları, Güney Kore’nin aynı dönemlerdeki oranlarıyla benzerdir. (Ak Partinin Gezi Parkı olaylarına kadar olan dönemi de bu değerlendirmeye dahildir.) Türkiye’nin dezavantajı, ihtilaller ve ekonomiden hiç anlamayan ihtilalciler oldu. Koalisyon dönemlerinde de büyüme oranları düştü.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kore, bugün bir başarı hikayesi. Örnek gösterilen bir ülke. Bu pozisyonunu, oluşan ivme sayesinde, önümüzdeki on yılda da sürdüreceği muhakkak. Fakat nüfusun hızla azalmaya ve yaşlanmaya devam edeceği gözüküyor. Gençler babaları ve dedeleri gibi çalışkan, disiplinli ve mücadeleci değiller. Kore halkı kendisini var eden değerlerinden kopmuş durumda. Bu göstergeler Kore’nin sadece yarım asırda tükeneceğini gösteriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 25 Mar 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TÜSİAD kimi temsil ediyor?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/tusiad-kimi-temsil-ediyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/tusiad-kimi-temsil-ediyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Peki bu rakamlar doğru mu? Elbette değil. İletişim bölümleriyle irtibat kurup ‘’bu bilgilerin doğru olması olanaksız’’ dediğinizde size daha detaylı bilgi veriyorlar. Milli geliri kamu payını çıkartarak, istihdamı kamuyu, belediyeleri ve tarımı göz ardı ederek hesaplamışlar. Dış Ticaretten enerjiyi düşmüşler. Kurumlar vergisindeyse uzun bir listeyi kapsam dışı bırakmışlar. ‘’Olsun, TÜSİAD yine de ekonomimiz açısından önemli bir kesimi temsil ediyor’’ diye düşünülebilir. Peki bu düşünce gerçeği yansıtıyor mu?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ülkemizde ondan fazla yurt çapında örgütlenmiş iş insanları derneği var. Bölgesel ve şehir bazlı olanlarsa yüzlerce. Bunların kendilerini takdim ettikleri rakamları alt alta yazıp topladığınızda yukarıdaki figürlerin hepsinde %500’ü geçiyorsunuz. Peki bu dernekler yalan ya da yanıltıcı beyanda mı bulunuyorlar? Hayır. Fakat bu beyanları değerlendirirken dikkat etmemiz gereken hususlar var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Öncelikle iş insanları dernekleri siyasi partiler gibi değiller. Aynı iş insanı aynı anda istediği kadar derneğe üye olabilir. Nitekim hem TÜSİAD’a hem de başka derneklere üye olan yüzlerce iş insanı var. Bu iş insanlarının sahip olduğu şirketlerin rakamlarını, üye olduğu derneklerin hepsi kendi figürlerine ilave ediyor. Bir başka uygulamada aynı holdingi ya da şirketi temsilen ortakların, aile bireylerinin ve kardeşlerin farklı derneklere üye olmasıdır. Bu durumda da aynı rakam birden çok derneğin figürlerine dahil ediliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bazı holdinglerde patron, bir derneğe üyeyken üst düzey yöneticilerin başka derneklere üye olması uygulaması var. Bu da rakamların mükerrer olmasına yol açıyor. Kısaca iş insanları dernekleri, hemşeri derneklerine benziyor. Doğal olarak iki dernek grubu da kendilerini olduklarından çok daha güçlü göstermeye çalışıyor ki bu gayet olağandır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şirketlerin ve iş insanlarının birden çok derneğe üye olmasının çok sayıda nedeni var. Örneğin TÜSİAD ile TÜGİAD Batı dünyasında ve MÜSİAD ile ASKON İslam ülkelerinde muteberler. Bu derneklere üye olmaları iş insanları için olumlu referans oluyor. Bazı büyük gruplar daha kolay iş yapabilmek için Anadolu’da yaygın olan derneklere üye oluyorlar. Sıfırdan başlamış ya da Anadolu’da küçük bir şirketken holdingleşmiş gruplar için TÜSİAD’a üye olmak sınıf atlamak demek. Yani fikirlerini paylaştıklarından dolayı değil mesafe almak için TÜSİAD’a katılıyorlar. İş adamlarının; derneklerin bilgi birikiminden, raporlarından ve ilişkiler ağından yararlanmak istemeleri, birden çok derneğe üye olmalarının bir değer nedeni.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yani TÜSİAD’ın da diğer derneklerinde gerçek güçleri lanse ettiklerinden çok daha mütevazi. Kaldı ki sadece TÜSİAD’a üye olan az sayıdaki iş insanının bile başkanların fikirleriyle mutabık olduğu düşünülemez. TÜSİAD’ın kurucularından olan Demirören Grubunun hükümet aleyhtarı olduğu söylenebilir mi? YİD projelerini ve kamu ihalelerini alan şirketlerin çoğu TÜSİAD ve MÜSİAD üyesi. Bu şirketlerin TÜSİAD Başkanını desteklediği fikri aklınıza yatıyor mu?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nasıl ki bir hemşeri derneğinin ya da bir spor kulübünün mensupları farklı partilerden olabiliyorsa iş insanları derneklerinin üyeleri de farklı partileri desteklerler. TÜSİAD iddia edilenden çok daha zayıf olduğu gibi gün geçtikçe daha da zayıflıyor. Zira sermaye gittikçe tabana yayılıyor. Rekabet yoğunlaşıyor. Daha hızlı hareket eden ve şartlara intibak kabiliyetleri daha yüksek olan küçük şirketler daha çabuk büyüyorlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Meramımı anlatmak için bir rakam vereyim: 2002 yılında her 9 özel sektör çalışanından biri, TÜSİAD’ın gerçek patronlarından Koç Grubuna mensupken, 2024 yılı itibariyle 35 özel sektör çalışanından biri Koç çalışanı. Kaldı ki Koç son çeyrek asırda Sabancı, Çukurova, Doğuş, Doğan, Anadolu ve Eczacıbaşı gibi gruplardan daha iyi performans gösterdi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Muhalif basın mensuplarının çok fazla gündeme getirdikleri ve ağır eleştirdikleri bir uygulamada, TÜSİAD başkanlarının polis nezaretinde emniyete götürülmeleri oldu. Bu uygulama bu saygın insanları itibarsızlaştırıyormuş. Türkiye bir cumhuriyet. Feodalite, burjuva rejimi, teokrasi ya da aristokrasi değil. Vatandaşlar arasında hiçbir fark yok. Hiçbir sınıf ayrıcalıklı değil. Pratikte bu anlayışın tam manasıyla geçerli olduğunu söylenemez ama TÜSİAD başkanlarının herhangi bir sıradan vatandaş gibi emniyete getirilmesi cumhuriyetin eşitlik prensibine ve demokrasiye son derece uygun.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 25 Feb 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hindistan süper güç olabilir mi?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/hindistan-super-guc-olabilir-mi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/hindistan-super-guc-olabilir-mi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Hindistan’ın sahip olduğu kömür, petrol, doğalgaz ve maden rezervleri ihtiyacını karşılayacak seviyede değil. Sadece petrol ithalatına her yıl ortalama 100 milyar dolar ödeniyor. Taşımacılığa müsait on beş bin km uzunluğunda nehirleri, yeterli su kaynakları, bereketli ve geniş tarım arazileri olan Hindistan’ın nüfusu, arazilerinin besleyebileceğinden çok fazla. Hindistan’ın yüzölçümü, yerkürenin sadece %2,4’ü. Fakat toplam nüfusun %17’si Hindistan’da yaşıyor.&amp;nbsp; Dolayısıyla, Hindistan, en büyük tarımsal ürün ithalatçılarından biri.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bilişim en hızlı büyüyen sektör. Hindistan, uzun süredir Amerika’ya Çin’den sonra en çok öğrenci gönderen ikinci ülke. Öğrencilerin ekseriyeti, başta bilişim olmak üzere teknik konularda eğitim görüyor. Mezun olanların bir kısmı Hindistan’a dönerken bir kısmı Amerika’ya yerleşiyor.&amp;nbsp; ABD’de bilişim sektöründe, çok sayıda Hintli çalışıyor. Üniversitelerde binlerce Hintli akademisyen araştırmalar yapıyor. Hintliler bu strateji sayesinde Amerika’daki en tesirli lobilerden biri oldular.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hindistan’daki üniversitelerden her yıl bir milyonun üzerinde, iyi düzeyde İngilizce bilen ve çok iyi bilgisayar kullanabilen mühendisler mezun oluyor. Eğitimli kesimlerin yanında halkın baskın çoğunluğunun anadil seviyesinde İngilizce bilmesi, Hindistan’ın bir başka avantajı. Bu gelişmelere rağmen, ülkede yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk hâlâ yüksek. Okur yazar oranı çok düşük. Kadınların çoğunluğu okuma ve yazma bilmiyor. Dünyadaki hiç eğitim almamış insanların %33’ü Hindistan’da yaşıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nüfus artış hızı kontrol altına alınabilmiş değil. Çünkü dindar Hindular, doğum kontrolünü büyük günah olarak kabul ediyorlar. Bazı dini gruplar, cinayet olarak nitelendiriyor. Hindistan, 2023 yılında, bir milyar dört yüz milyonluk nüfusuyla, en kalabalık memleket oldu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;En zengin %1’lik kesim toplam servetin %58’ine sahip. En zengin 16 kişinin serveti, 600 milyon Hintlininkinden fazla. Yoksulların %50’den fazlası kronik fakirlik çekiyor. Yani fukaralık, nesilden nesle aktarılıyor. Halkın %25’i, günlük 1,5 doların altında gelire sahip. Halkın %70’den fazlası kırsal kesimde yaşıyor, %58’den fazlası tarımla uğraşıyor. Bu yüksek oranlara rağmen, tarımın GSMH’ de payı %15’in altında.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ekonominin %81’i kayıt dışı. Vatandaşların sadece %3’ü gelir vergisi&amp;nbsp; &amp;nbsp;ödüyor. Yatırım çekebilmek için şirketlere kurumlar vergisi muafiyeti verildiğinden, bütçede bu verginin payı da düşük. Vergi toplanamıyor ama on milyonlarca memura maaş ödeniyor. 2,5 milyon mensubu olan ordu hazır tutuluyor. Gelir az, gider fazla olunca, eğitim ve sağlık alanlarına yeterli kaynak aktarılamıyor. Hindistan büyüyor ama kalkınamıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;2014 seçimlerini kazanarak başbakan olan Modi, Hindu milliyetçiliğini esas alarak dini azınlıklara özellikle Müslümanlara ayrımcılık uyguluyor. Bu politika, gerilimi yükselterek 300 milyon Müslümanı, Hindistan’a yabancılaştırıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hindistan’da şiddet eylemlerine de baş vuran, kuvvetli ayrılıkçı hareketler var. Pencap’ta çoğunlukta olan Sihler, Assam’da Müslüman Kaplanlar ve Bado halkı, Nagaland’ın %75’ini oluşturan Baptistler ve Tamiller, en güçlü ayrılıkçı gruplar. Hindistan’ın ayrı dinler, milliyetler, kültürler ve kastlar nedeniyle birliğini muhafaza etmesi oldukça zor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sorunlu komşuları ve istikrarsız coğrafyası Hindistan’ın bir başka dezavantajı. Hindistan bugün Şanghay İşbirliği Örgütünde birlikte olduğu Çin ve Pakistan’la defalarca savaştı. Hint ordusu diğer süper güç adayları olan Çin ve Rusya’yla karşılaştırıldığında çok zayıf. Nüfusun %30’unu oluşturan Müslümanların, Tamillerin ve Sihlerin ekseriyeti Hindistan’ı vatanları olarak görmüyorlar. Dindar Hindular insan öldürmeyi affedilemez bir günah olarak görüyorlar. Bu yaklaşımlar, ordunun insan boyutunu zayıf hale getiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hindu inanç sistemi bir başka handikap. Dindar ve fakir Hindular, önceki hayatlarında işledikleri günahlar nedeniyle şu anda fakir olduklarını ve fakirliğe rıza göstermeleri gerektiğini düşünüyorlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kontrol altına alınamayan hızlı nüfus artışı, ayrılıkçı ve sorunlu azınlıklar, teneke evlerde ve sokaklarda yaşayan dört yüz milyonluk dev kitle, kast sistemi, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve enerji ile tarımda dışa bağımlı olması, Hindistan’ın çözümsüz sorunları. Dolayısıyla Hindistan, son yıllardaki ekonomik performansına rağmen, süper güç olamayacak. ABD, Çin ve AB’den sonra dördüncü büyük güç olarak çok kutuplu dünyanın inşasında kritik rol oynayacak.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;br&gt;&lt;/div&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Sep 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Körfez devletlerinin savaş politikasındaki değişiklikler]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/korfez-devletlerinin-savas-politikasindaki-degisiklikler/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/korfez-devletlerinin-savas-politikasindaki-degisiklikler/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;ABD bu nedenle uçak gemilerini ve savaş gemisi filolarını Umman denizine yığdı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Geliştirdikleri varsayıma göre ABD ve İsrail İran’ı yıkarken, insanları katlederken, İran ordusu Körfezdeki üsleri ve ülkeleri hedef almayacaktı. Zira İran’ı vuran uçaklar üslerden kalkmıyor, İran’ı cehenneme çeviren füzeler üslerden atılmıyordu. Üsleri kullandırmadıklarından İran’ın Hürmüz Boğazını kapatmasını da beklemiyorlardı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Amerika ve İsrail, İran’ı Ortaçağa döndürürken, Körfez halkları lüks hayatlarına ve karlı ticaretlerine devam edeceklerdi. Bu arada en tehlikeli hasımları olarak gördükleri İran rejimi ya yıkılacak ya da zayıflayacaktı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Körfez devletleri üsleri kullandırmadıklarında İran’ın saldırmayacağından ve boğazı kapatmayacağından o kadar emindiler ki savunma sistemlerini güçlendirmemişler, füze ve füzesavar stoklarını arttırmamışlar, petrol ve gaz sahalarıyla tesislerini koruma altına almamışlar. Petrol ve gaz depoları inşa etmemişler. ‘’Boğaz kapatılırsa petrol ve gazımızı nasıl ihraç ederiz’’ diye düşünmemişler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran, ABD ile İsrail’in saldırıları başlar başlamaz Körfez devletlerini vurdu. Saldırıları üslerle sınırlı kalmadı. Kendisine yapılan saldırılara misliyle mukabele etti. Alt yapısı vurulunca Körfez devletlerinin alt yapılarını, enerji sahaları vurulunca enerji sahalarını vurdu. Bu hamleler hem Amerika’yı hem Körfez ülkelerini şok etti. Bu devletlerin alternatif plan yapmadıkları, daha doğrusu yaptıkları planların hiçbirinde, İran’ın körfeze saldıracağını ve boğazı kapatacağını öngörmedikleri ortaya çıktı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD ve Körfez devletlerinin bu saçma kanaate nasıl vardıklarını anlamak imkansız. A devleti B devletine saldırdığında, A devletine ait her şey B devleti için meşru hedeftir.&amp;nbsp; A devletinin yetkileri B devletine ‘’Biz sizi uçak gemilerimizden kalkan uçaklarla vuruyoruz, füzeleri gemilerden ve İsrail’den atıyoruz, siz bizim üslerimizi ve üslerimizin olduğu ülkeleri vuramazsınız. Gemilerimizi, uçaklarımızı ve İsrail’i vurabilirsiniz’’ diyemez. De se de bunun karşılığı olmaz. Bugün İran’ın yaptığı gibi B ülkesi gücünün yettiği, erişebildiği her yeri vurur.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Körfez devletleri önce üslerin vurulmasına karşı çıktılar. Sivil hedefler vurulmaya başlanınca üslere yaptıkları itirazlardan vazgeçerek sivil hedeflerin vurulmasını eleştirmeye başladılar. Hukuki olarak haklılar. Ama aynı hukuka göre İran’da haklı. İsrail ve ABD İran’a görüşmeler sürerken, kabul edilebilir hiçbir gerekçe ve BM kararı yokken saldırdı. Savaşlarda esas olan hukuk değil güçtür.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Körfezdeki üsler kime karşı yapıldı? İran’a&amp;hellip; Bu savaşta menfaatleriniz gereği İran’ı o üslerden kalkan uçaklarla vurmayacaksınız, İran’da sizin ABD’nin en yakın müttefikleri olduğunuzu ve üslerin kendisine karşı yapıldığını görmezden gelerek üsleri ve sizi vurmayacak öyle mi? Üsler hiç hasar almadan kalacak ki ABD uygun gördüğünde İran’ı vurabilsin.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ya da İran kendisi çökerken körfez ülkelerinin ekonomisi zarar görmesin diye boğazı açık tutacak. Bu olacak şey mi? Koca koca devletler bu kadar naif olabilir mi? Bu kadar büyük hesap hatası yapılabilir mi?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İran boğazı kapatınca ve sivil hedeflerle alt yapıyı vurmaya başlayınca, Körfez devletleri ABD’ye savaşı bitirmesi için baskı yapmaya başladılar. Daha geniş kesimler, petrol fiyatları fırlayınca, ateşkesin bir an önce sağlanmasından yana tavır aldı. Körfez devletlerinin amacı savaşı en az hasarla bitirmekti. Boğazın biran evvel açılması ve nakit akışının yeniden başlamasıydı. Körfezin ‘’güvenli ve zengin’’ imajının zarar görmemesiydi.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Savaş ilerledikçe Körfez devletleri bu siyasetlerini sorgulamaya başladılar. ‘’Savaş kısa süre zarfında biterse İran rejimi ayakta kalacak. Tahran Körfez ülkelerinin askeri olarak zayıf olduklarını gördü. ABD ve İsrail var güçleriyle saldırmalarına rağmen rejimi değiştiremediler. Tahran, boğazı kapattığında ABD ve Körfez devletlerinin ellerinin kollarının bağlandığını ve çaresiz kaldıklarını da gördü. Bundan sonra İran’ı kim nasıl tutacak?’’ değerlendirmeleri yapılmaya başlandı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Mesela İran ‘’Bundan sonra aynı Panama ve Süveyş kanalları gibi boğazdan geçen her gemiden astronomik ücretler alacağım’’ de se ve ödeme yapmayan gemilerin geçişine izin vermese ne yapılacak? İran’ın elini, kolunu bağlayan Montrö Anlaşması gibi bir anlaşma da yok.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu değerlendirmeler Suudilerin ve Birleşik Arap Emirliklerin stratejilerini değiştirmelerine ve diğer ülkelere de ‘’Yaralı aslanı sağ bırakmamak lazım’’ anlayışını benimsetmeye çalışmalarına neden oldu. Fidan’ın Körfez ziyaretinin amacı bu fikri değiştirmek ve savaşın bir an önce bitirilmesi konusunda fikir birliği sağlamaktı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zira savaşın devam etmesi, bölge ülkelerinden başlayarak yıkım demek. İflaslar birbirini izleyecek. Kara harekatı olmadan rejim devrilmeyeceğinden, savaş uzadıkça maliyetler ve zayiatlar katlanarak artacak. Kara savaşı, tarafların yüzbinlerce kayıp vermesi demek. Bu olmasın diye taktik nükleer silahların kullanılması bile gündeme gelebilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Düşünün, savaşın ne zaman biteceğine, nükleer silah kullanılıp kullanılmayacağına ve kara harekatının yapılıp yapılmayacağına Trump ve Netanyahu karar verecek. İnsanlık çok tehlikeli günlerden geçiyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Mar 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gazze sorunu nasıl çözülür?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/gazze-sorunu-nasil-cozulur/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/gazze-sorunu-nasil-cozulur/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Gazze’de yaşananlar dayanılacak boyutu çoktan aştığından insanların sabrı kalmadı. Sınırlar açılsa Gazze boşalır. İsrail’in istediği de bu. Ondan sonra yüz binlerce Yahudi Gazze’ye yerleştirilecek.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki sorun nasıl çözülebilir? Öncelikle sorunu bütün çıplaklığıyla tespit etmeliyiz. Arap devletleriyle İsrail’in arasında İbrahim anlaşmaları süreci tüm hızıyla devam ediyordu. Hindistan Koridoru Avrupa’ya Körfez-Arap ülkeleri-İsrail-Akdeniz üzerinden ulaştırılacaktı. Bu anlaşmalar HAMAS’ ı işlevsiz kılacaktı. Bu nedenle kimsenin beklemediği bir anda İsrail’e saldırarak 1200 kişiyi öldürdüler. Çok sayıda rehine aldılar. Bu saldırı olduğunda, İsrail, 2005 yılından beri Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’a nokta operasyonları dışında herhangi bir saldırıda bulunmamıştı. Daha doğrusu ABD ve Avrupa karşı olduklarından bulunamamıştı. Yoksa Netanyahu aynı insandı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;HAMAS’ın hesapsız saldırısı dünyanın en zalim insanları olan Netanyahu ve ekibine arayıp ta bulamadıkları fırsatı verdi. Yanlış anlaşılmak istemem; HAMAS, Filistin’in Kuvayı Milliyesidir. Ama çok kötü yönetilen, yanlış eylemler yapan ve halkına büyük zarar veren bir Kuvayı Milliye. 7 Ekim saldırısının sonucu ne oldu? 60 000 Gazzeli şehit oldu. Bir o kadarı sakat kaldı. Gazze tamamen yıkıldı. Gazze’nin nüfusu 2,5 milyondan 1,7 milyona düştü. İmkanları olsa kalanlarında çoğunluğu Gazze’yi terk eder.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bunların ve HAMAS’ın lider kadrosunun şehadeti karşılığında ne elde edildi? İsrail cezaevlerinde bulunan beş bin civarında Filistinli tahliye edildi. Bir direniş örgütü olarak kabul edilen HAMAS artık istisnalar dışında terör örgütü olarak kabul ediliyor. Yani HAMAS bütün saygınlığını kaybetti. HAMAS ateşkes istiyor. Oysa ateşkes sorunu çözmüyor. Ateşkes soykırıma ara verilmesi demek. Rehinelerin karşılığında mahkumlar salınacak. Rehineler bittiğinde ateşkeste bitecek ve soykırım kaldığı yerden devam edecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Peki çözüm ne? Son otuz yılda insanlık Gazze’ye benzer çok sayıda katliam yaşadı. Bu katliamlardan Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova benzer yöntemlerle çözüldü. Katliam olan bölgelere Birleşmiş Milletler Barış Gücü yerleştirildi. Önce katliam önlendi. Sonra Birleşmiş Milletlerin kontrolünde bahse konu bölgede devlet kuruldu. Gazze vahşeti yukarıdaki örneklerden ancak Bosna-Hersek’le mukayese edilebilir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdiye kadar işleyen bu formül Gazze şartlarına uyarlanmalı. Şöyle ki; HAMAS silah bırakacağını ilan etmeli. BMBG Gazze’ye konuşlanmalı ve İsrail saldırıları durdurmalı. HAMAS mensuplarının hepsi silahlarını BM görevlilerine teslim ederek uygun görülen ülkeye sürgüne gitmeli. BM gözetiminde hayat normalleşmeli ve inşa faaliyetlerine başlanmalı. Her şey yoluna girdikten sonra Gazzeliler demokratik seçimlerle kaderlerine karar verirler. İsterlerse bağımsız olurlar isterlerse Batı Şeria’ya katılırlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu formül hayata geçirilirse Gazze de katliam duracak. Gazze Filistinli karakterini koruyacak. Yani Gazze halkının istekleri yerine gelecek. İsrail’in katliam yapmasının gerekçesi HAMAS mensuplarını yok etmek. Diyorlar ki; ‘’Biz teröristleri yok etmek istiyoruz. Fakat onlar sivillerle beraber olduklarından, sivilleri kalkan olarak kullandıklarından sivil zayiatlar da oluyor’’ Bu formülde HAMAS mensupları silahlarını bırakıp sürgüne gittiklerinden İsrail’in yukarıda özetlediğimiz bahanesi ortadan kalkacak. Zira onların ifadesiyle yok edilecek terörist kalmayacak. HAMAS’ ın İsrail’e saldırması gibi bir ihtimal olmayacak. İsrail, ‘’BMBG’ ye güvenmiyorum’’ diyemez. ‘’Amacımız Gazze’yi ele geçirmekti, HAMAS bahaneydi’’ hiç diyemez.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;‘’HAMAS silah bırakmaz, sürgüne gitmez’’ diyenler olabilir. Bugün itibariyle onlarda 7 ekimden farklı düşünüyorlardır. İtiraf etmeseler de yanlış yaptıklarını görüyor olmaları beklenir. Oluk oluk kan akıyor. Çocuklar, bebekler açlıktan ölüyor. Bu süreci kırılacak bir hamle yapılmazsa yolun sonu yani Gazze’nin kaybedileceği gözüküyor. Mevcut şartlarda İsrail’e karşı zafer kazanamayacakları ortada. Destek aldıkları İran ve Hizbullah zayıfladı. Esad rejimi yıkıldı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Formül kadar süreci yönetecek kadro da önemli. Bu formülü veya savaşı sonlandıracak formülü HAMAS’ a ancak Türkiye ve Katar kabul ettirebilir. İsrail’e herhangi makul bir teklifi sadece Trump kabul ettirebilir. Trump’ı ancak Tayyip Bey, Selman ve Sisi ikna edebilir. Sorunun çözülmesi için BMBG olabildiğince geniş katılımla kurulmalı. Barış Gücünde Müslümanların baskın olması İsrail’i rahatsız eder. Bu nedenle Barış Gücü, Amerika, Avrupa, Rusya, Çin, Mısır, Azerbaycan ve Türkiye gibi ülkelerden denge gözetilerek kurulmalı. Komutan Amerikalı, komutan yardımcıları Türk ve Arap olmalı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gazze’nin İslam karakterini ve Filistinli kimliğini koruması ve zulmün sonlandırılması HAMAS’ tan çok daha önemli. Bunu sağlayan liderler NOBEL Barış Ödülünü hak ederler.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Jun 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Komisyon raporu]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/komisyon-raporu/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/komisyon-raporu/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Dem Partinin bir listesi var. Oluşturdukları strateji, daha doğrusu İmralı’nın belirlediği strateji, süreci tıkamadan alabildikleri kadar taviz alıp bunu tabanlarına başarı olarak sunmak. Rest çekmek, masadan kalkmak ve kırmızı çizgiler belirlemek gibi bir lüksleri yok. Zira süreç başlamadan önce Öcalan yıllardır tecrit altındaydı. DEM izole edilmişti. Tutuklamalar ve kayyum atamaları rutindendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dem Parti’nin başlıca kazanımları; kayyum uygulamasından vazgeçilmesi, AİHM kararlarının uygulanması ki bunun anlamı Demirtaş ve arkadaşlarının tahliye edilmeleri, eyleme katılmamış teröristlerin beş yıl denetimli serbestlikle salı verilmeleri, eyleme katılmış olanların cezalarında ciddi indirime gidilmesi, Öcalan’ın cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve terör tanımının değiştirilmesidir. Denetimli serbestlik çerçevesinde serbest kalan teröristler Demli belediyelere yerleştirilecekler. Böylece hem topluma adapte olacaklar hem de emniyetin onları takip ve kontrol etmesi kolaylaşacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;PKK fesih edilen terör örgütü olunca PKK’lıların terörle ilgili suçları düşecek. İnfazda ve denetimli serbestlikte eşitlik sağlandığında, ceza evinde geçirilecek süre iyice azalacak. Kayyum atanmasından vaz geçilmesi Dem Partinin finansal olarak, Demirtaş ve arkadaşlarının tahliye edilmeleri kadro yönünden güçlenmesi demek.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dem bunlara karşı ana dil, anayasal vatandaşlık, Kürtlere anayasal statü tanınması, Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve genel af gibi taleplerinde sonuç alamadı. Dem bu konularla ilgili mücadelesini sürdürecektir. Erken seçim ve anayasa değişikliği gündeme geldiğinde pazarlık yaparak taleplerini elde etmeye çalışacaktır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;CHP’nin oluşturduğu stratejinin üç ayağı var: Ulusalcı seçmenlerini küstürmemek, yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’ye oy veren Dem tabanını kaybetmemek ve komisyona katılarak süreci desteklemek karşılığında alabileceği kadar taviz almak. CHP komisyona katılmasaydı DEM seçmenini yitirirdi. İmralı’ya gitseydi ulusalcı tabanıyla sorun yaşardı. Diğer muhalif partilerle eskisi kadar iyi olmayan ilişkileri daha da bozulurdu. CHP bu stratejiyi yasalaşma sürecinde de sürdürecek.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Demokratikleşme, terör tanımının değiştirilmesi, tutuksuz yargılanma prensibinin güçlendirilmesi, AİHM kararlarına uyulması, infaz ve ceza kanunundaki düzenlemeler, CHP’nin belli başlı kazanımları. CHP’li çok sayıda siyasetçi ve bürokrat ya cezaevinde ya da tutuksuz yargılanıyor. Bunların baskın çoğunluğuna 5-20 yıl arası cezalar isteniyor. Tutuksuz yargılanma güçlendirilince, infaz süreleri azaltılıp denetimli serbestlik süreleri uzatılınca İmamoğlu, Ongun, Akpolat ve Keleş gibi çok uzun süre cezalarla yargılananlar dışındakiler tahliye olur. Tutuksuz yargılananlar ceza alsalar bile, aldıkları cezaya göre ya cezaevine girmezler ya da çok daha kısa süre girerler. Yeni itirafçılar çıkmaz, ifadesini zanlılar lehine değiştiren itirafçılar olur. Tahliyeler kamuoyunda ‘’CHP’liler suçsuzmuş’’ algısı oluşturur.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rapor, partilerin raporlarıyla karşılaştırıldığında en çok MHP’nin raporuna yakın. MHP, Anayasa’nın ilk dört maddesiyle 66. Maddesinin kırmızı çizgisi olduğunu ilan etmişti. Bu maddelerde değişiklik yapılmıyor. MHP yıllardır infaz ve ceza kanunlarının değiştirilmesini ve adli mahkumların cezalarının infaz düzenlemesiyle azaltılması gerektiğini savunuyordu. Bu husus raporda yer aldı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vatandaşlarımız infaz düzenlemesi ve denetimli serbestlik süresinin uzatılmasıyla affı karşılaştırıyorlar. Af çıkarıldığında ceza, sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkar. Oysa infaz ve denetim serbestlik uygulamalarında ceza aynıdır. Suçlu cezasının bir kısmını hapishanede değil dışarıda çeker. Herhangi bir suç işlemesi halinde hem önceki hem de yeni suçunun cezasını kapalı cezaevinde ve hiçbir indirim uygulanmadan yatar. Yani cezası fiilen artar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;MHP uzun zamandır ‘’İmralı’nın üzerine düşenleri yaptığını ama devletin ağırdan aldığını ve bu tavrın sürece zarar verdiğini’’ seslendiriyor. Rapora göre kayyum atanmasından vazgeçilecek. AİHM kararları uygulandığında Demirtaş tahliye edilecek. Öcalan’ın cezaevi koşulları iyileştirilecek. Yani MHP’nin sürecin başarıyla sonuçlanması için gerekli gördüğü adımlar atılacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ak Parti’nin amacı, cumhur ittifakı oy kaybetmeden sürecin başarıyla sonuçlanması. Böylece terörü bitiren parti olarak oy tabanını genişletmek. CHP ile bütünleşmeye başlayan Dem seçmenini yeniden Ak Partiye yakınlaştırmak. Ak Parti, rapora teyit mekanizmasını koymayı başararak belirleyici rolünü güçlendirdi. PKK üzerine düşenleri yapmadığında süreci yavaşlatabilir hatta durdurabilir. PKK gereğini yaptığında hızlandırabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ak Parti; Demirtaş, Tanrıyar ve Kavala gibi isimlerin tahliye edilmesine karşı. Bu nedenle yeri geldi AİHM kararlarını uygulamadı yeri geldi kararları boşa çıkaracak hamleler yaptı. Rapor yasalaştığında bu isimler tahliye edilecek. AİHM kararlarını uygulamamak gibi bir opsiyon kalmayacak.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Raporun yayınlanmasıyla birlikte Terörsüz Türkiye sürecinin önü açıldı. Kandil, Suriye’de yaptığı hatayı tekrar etmezse yasalar arka arkaya çıkar. Kandil silah bırakmakta direnirse, PKK operasyonla ezilir ve süreç kaldığı yerden devam eder.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Feb 2026 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Betimar anketi ne söylüyor?]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/betimar-anketi-ne-soyluyor/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/betimar-anketi-ne-soyluyor/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Ak Part’inin %33, CHP’nin %27, MHP ve Dem Parti’nin %10, İyi Parti ve Zafer Partisi’nin %5 ve Yeniden Refah’ın %4 bandında gözüktüğü bu ankete kadar, ciddi şirketlerin ekim ve kasım aylarındaki anketlerinde AK Parti ve CHP başa baştı. Bütün anketler, oy oranları şirketten şirkete değişse de aynı trendi gösteriyordu: AK Parti güçleniyor, CHP zayıflıyordu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oy trendinin bu şekilde olmasını Ak Parti’nin başarılı olmasından ziyade CHP’nin içinde debelendiği kaosa bağlıyorum. Ağzı olanın ileri geri konuştuğu ve ileri gelenlerinin birbirlerinin kuyusunu kazdığı bir parti, milletin güvenini kazanamaz. Kavgalı eve kız vermeyen milletimiz, mensuplarının birbiriyle kavga ettiği bir partiye memleketi teslim etmez.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Betimar’ın aralık ayı anketinde, Ak Parti’nin bir anda CHP’nin altı puan önüne geçmesinin nedeni, vatandaşın Suriye’de uygulanan politikaları başarılı, CHP’yi başarısız belki de hazırlıksız bulması. Zira kasım ve aralıkta, Suriye’de yaşanan devrimden başka, dikkat çekici, oy dağılımını bu denli değiştirecek herhangi bir gelişme yaşanmadı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;CHP, Özgür Beyin kırdığı inanılmaz pot yüzünden oy kaybetti. İran ve Rusya’nın bile terk ettiği bir diktatöre hem de ülkesinden kaçmak üzereyken sahip çıkmak nasıl bir akıldır? Özer Bey, bu beyanatı danışmanlarına danışarak verdiyse onları, yok eğer danışmanlarına rağmen verdiyse mantalitesini değiştirmeli. Aksi halde iktidar yüzü göremez. CHP halkların yanında yer almalı, diktatörlerin değil. Ak Parti ne diyorsa tersini söylemek ve yapılan her şeyi eleştirmek CHP’yi iktidar yapmaz.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;AK Parti’nin ekonomi düzelmeden gelebileceği en yüksek oy seviyesine yaklaştığını düşünüyorum. Zira Suriye’de hiç birimizin öngörmediği boyutta bir başarı, çok kısa sürede kazanıldı. PKK; Kobani, Rakka ve Kamışlı’dan da çıkarılırsa Ak Parti’nin oyları daha da artar. Ama Ak Parti’nin %40’ları aşması ancak ekonominin düzelmesiyle mümkün. Aslında göstergeler ekonominin iyileştiğini gösteriyor. Uluslararası değerlendirme kuruluşları ülkemizin puanını sürekli yükseltiyorlar. Bankaların borçlanma faiz oranları istikrarlı şekilde düşüyor. Fakat bu iyileşme vatandaşa yansımıyor. Ekonomideki düzelmeyi halka hissettirecek siyasetlere ihtiyaç var.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Devlet Beyin, terörist başını, “terör örgütünü lağıv ettiğini açıklamak üzere” Dem Grubunda konuşma yapmaya davet etmesinden sonra, 2-2,5 puan oy kaybeden MHP, aralık ayında bu kaybı telafi etmiş gözüküyor. Her zaman anketlerde 2-3 puan düşük gözüken MHP’nin, %12 bandında olduğunu düşünüyorum. Suriye’de gelişmeler lehimize olursa ve PKK’nın silah bırakması konusunda mesafe alınırsa MHP’nin oyları artar. Her ne kadar yükselmişte olsa, Cumhur İttifakı partilerinin oy oranı %45’lerde. Yani seçimleri kazanmak ve yeniden iktidar olmak için %5 nispetinde ilave oya ihtiyaçları var.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yerel seçimlere göre İyi Parti ve Zafer Partisi toparlanırken, Yeniden Refah oy kaybediyor. Bu gayet normal. Zira yerel seçimlerde kendilerine en yakın hissettikleri büyük partilere yönelen vatandaşların bir kısmı partilerine geri döndü. İyi Parti’nin en büyük handikabı, merkez sağa yerleşmek isterken ülkücü bir liderle söyleme sahip olması ve merkez sağ siyasetçilerin ekseriyetinin partiden ayrılması.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Zafer Partisi’nin aşması gereken iki handikap var: Parti, sığınmacılar sorunuyla özdeşleşen imajını değiştiremezse, sığınmacılar sorunu hafifledikçe zayıflar. ZP, yetişmiş kadroları olmasına rağmen tek adam görüntüsü veriyor. Zafer, yetişmiş mensuplarını ön plana çıkararak ve ekonomi, dış politika, eğitim, sağlık ve adalet gibi konulara yoğunlaşarak, tek adam ve sığınmacılar partisi olmadığını göstermeli.&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yeniden Refah, siyaset üretmediği için oy kaybediyor. Yerel seçimlerde Ak Partinin aday göstermediği sevilen isimleri aday yaptığı için oy aldı. Yani aldığı oylar partiye değil adaya verilen emanet oylardı. Bu adaylardan yüksek oy almalarına rağmen kaybedenlerin seçmenleri doğal olarak anketlerde Yeniden Refah demiyorlar. Belediye başkanı seçilenlerin çoğu seçmenleriyle beraber partilerine geri döndü. Bunların neticesinde ve siyaset üretmediğinden oyları eriyen YRP, giderek Saadete benziyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ak Parti tabanından yani Tayyip Erdoğan’ı seven, sayan vatandaşlardan Erdoğan’a ağır ithamlarda bulunarak oy alınamayacağını anlamak bu kadar mı zor? Soyadı oy almaya yetseydi Aydın Menderes, Tuğrul Türkeş, Erdal İnönü ve Korkut-Yusuf-Ahmet Özal başarılı olurdu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 24 Dec 2024 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Pakistan-Suudi Savunma Paktı]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/pakistan-suudi-savunma-pakti/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/pakistan-suudi-savunma-pakti/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;İsrail’in Katar’a saldırması Suudilerin anlaşmayı imzalamasına yol açtı. Pakistan nükleer silahlara ve uzun menzilli füzelere sahip olduğundan anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte Suudilerde nükleer şemsiyeye sahip oldular.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anlaşma savunma amaçlı olduğundan diğer silahlar gibi nükleer silahlarda saldırı amaçlı kullanılamayacak. Yani bu devletler bir başka devlete saldıramazlar. Ama herhangi biri saldırıya uğradıklarında iki devlet birlikte mukabelede bulunacaklar. Böylece Suudiler İsrail ve İran’a karşı, Pakistan Hindistan’a karşı güçlendi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pakistan ekonomik ve etnik sorunları olan, çok güçlü silahlı ayrılıkçı örgütlerin faaliyet gösterdiği, bunlarla beraber askeri olarak çok güçlü bir devlet. Pakistan kurulduğundan beri Hindistan korkusu yaşadığından kaynaklarını orduya aktardı. Hindistan bağlantısızların lideri olduğundan ABD ve İngiltere Pakistan’ı, ordusunu eğiterek ve son model silahlar vererek desteklediler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Pakistan’ın Menderes’i diyebileceğimiz Zülfikar Ali Butto idam edildiğinden beri Pakistan demokrasiyle idare edilmiyor. Seçimle iş başına gelen hükümetler ihtilallerle devriliyorlar. 2022 yılında İmran Hanın görevden uzaklaştırılmasından sonra devlet daha da otoriterleşti.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu anlaşma Pakistan’ın ekonomik sorunlarını hafifletmesini sağlayacak. Zira Suudiler yatırımlarını Hindistan ve Çin yerine Pakistan’a yönlendirecekler. Netice de Pakistan’da da işçilik çok ucuz. Pakistan’ında büyük ve modern limanları var. Halen Arabistan’da üç milyondan fazlası Pakistanlı olan on milyondan fazla yabancı işçi yaşıyor. Suudiler diğer ülkelerin kotalarını azaltırken Pakistan’dan daha fazla işçi istihdam edecekler.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu anlaşma Hindistan, Arap Dünyası, İsrail ve Avrupa’yı entegre edecek olan Hindistan yolu projesinin ölmesi anlamına geliyor. Bu proje İsrail’in saldırganlığı nedeniyle zaten çıkmaza girmişti. Hiçbir ilerleme olmamıştı. Artık gerçekleşmesi imkansız. ‘’Hindistan’ın yerini Pakistan alır’’ diye düşünmeyin. Pakistan’ın Hindistan ve Çin’le mukayese edilebilecek bir üretim kapasitesi yok. Böyle bir kapasiteye ulaşabilir mi bilinmez ama bu olsa bile en iyi ihtimalle çeyrek asır alır.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yani Türkiye’nin geliştirdiği Kalkınma Yolu projesinin önü ardına kadar açıldı. Bu proje çok güçlendi. Zira aşağı yukarı aynı işlevi görecek olan birbirine rakip durumdaki iki projeden bir gündemden düştü. Kalkınma yolu artık sadece Çin’in değil Hindistan’ın da kara ve demiryollarıyla Avrupa’ya ulaşabileceği tek alternatif. Türkiye enerji koridoru ve lojistik merkezi olma stratejisini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaştı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Takdir edersiniz ki sadece kara ve demiryolları inşa ederek lojistik merkezi olamayız. Türkiye’de bir tır alınabilen tutarla Moldova, Ukrayna, Gürcistan gibi devletlerde 3-4 tır alınabiliyor. Dolayısıyla yatırımlar yurtdışına kayıyor. Bu durumu nakliyecilerimizi mağdur etmeden değiştirmeliyiz ki daha rekabetçi olabilelim.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vagon filomuz çok çok yetersiz. Hem vagon filomuzu katlayarak büyütmeliyiz hem de demiryollarında özel sektörün insan ve mal taşımacılığı yapmasını teşvik edecek hukuki düzenlemeler yapmalıyız. Böylece karayollarımızı ve demiryollarımızı dolayısıyla kalkınma yolunu daha yoğun kullanabiliriz.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hindistan yolu projesi, Arap dünyasıyla İsrail’i bütünleştirmeyi hedefleyen İbrahim anlaşmalarının ekonomik ayağıydı yani en önemli kısmıydı. Bu proje olmadan İbrahim anlaşmaların istenen sonuca ulaşması mümkün değil.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İmzalanan pakt bir son değil. Bir başlangıç. BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman’da pakta katılmak isteyeceklerdir. Zira bu pakta katılan devlete İsrail herhangi bir sebeple saldıramaz. Daha doğrusu saldırısına nükleer silahla mukabele edilebileceğinden, saldırmayı göze alamaz. Pakistan’ın stoklarında İsrail’in bütün şehirlerini vurabilen, Hindistan’la yapılan savaşta tesir güçleri ispatlanmış binlerce füze var.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye’nin de bu paktı gündemine alması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin NATO üyesi olmasının başka ülkelerle güvenlik anlaşması imzalamasına engel olduğu düşüncesi doğru değil. NATO, Atlantik’le yani Kuzey Amerika ve Avrupa ile sınırlı bir pakt. Nitekim ABD ve İngiltere’nin Uzakdoğu’da Avusturalya, Yeni Zelanda, Kore ve Japonya gibi ülkelerle imzaladığı güvenlik anlaşmaları ve üye oldukları paktlar var. ABD’nin işlevsel olmasa da Latin Amerika ülkeleriyle oluşturduğu bir güvenlik örgütü var. Kaldı ki Türkiye de Azerbaycan, Özbekistan, KKTC, Somali ve Libya gibi devletle benzer güvenlik anlaşmaları imzalamış durumda.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nükleer silahlarımız yok. Varsa da kamuoyu yani bizler bilmiyoruz. İncirlik’te olduğu iddia edilen nükleer silahlar ancak Türkiye ve ABD mutabık olurlarsa aktife edilebilirler. Dolayısıyla Türkiye’nin de nükleer şemsiyeye ihtiyacı var. Daha doğrusu nükleer şemsiyemiz olursa daha güçlü oluruz. İlaveten birbirimize karşılıksız dostluk yaptığımız Pakistan’la olan ilişkilerimiz daha da gelişir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 23 Sep 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ABD dış politikasının yeni dinamikleri]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/abd-dis-politikasinin-yeni-dinamikleri/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/abd-dis-politikasinin-yeni-dinamikleri/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;Dikkat ederseniz ‘’Uzak Doğu veya Pasifik’’ yazmadım. Zira ABD Japonya ve Kore’ye Avrupa kadar sert olmasa da ‘’Savunmanızı güçlendirin, bana güvenmeyin, bütün yükleri ben taşıyamam’’ mesajını veriyor.&amp;nbsp; Çıkacak savaşlarda aynı Hindistan-Pakistan, Gazze, Tayland-Kamboçya ve Rusya-Ukrayna örneklerinde olduğu gibi arabulucu rolü üstlenmeyi planlıyor. ABD savaş istememesine rağmen müttefiklerinin savunma harcamalarını yani Amerika’dan silah alımlarını katlayarak artırmalarını bekliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vazgeçilmez menfaat ise enerji kaynaklarının kontrolü. ABD takip ettiği politikalarla enerji ihraç eden bir ülke haline gelmesine rağmen Ortadoğu enerji kaynakları önemini kaybetmedi. Zira ABD süper güç olarak enerji arzını kontrol etmeyi ve enerji fiyatlarını belirlemeyi sürdürmek niyetinde. Yani enerji arzını dolayısıyla fiyatlarını etkilemediği sürece savaşlara ve çatışmalara katılmayacak.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Beyaz Saray insanlık için, daha net ifadeyle beyaz ırk için, en yıkıcı tehlike olarak göçü görüyor. Göç eğer engellenmezse batı medeniyetini ortadan kaldıracak. ABD göçmenleri kategorize ediyor. Avrupa’ya Ukrayna, Gürcistan ve Ermenistan gibi ülkelerden gelenler hoş karşılanırken, Afrika ve İslam ülkelerinden gelecek olanlar istenmiyor. Belgede, Batının esmerleşmesi ve İslamlaşmasıyla mücadele edilmesi gerektiği ifade edildikten sonra, Avrupa devletleri bu mücadeleyi vermemekle suçlanıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Beyaz Saray ABD’ye gelen göçmenlerin ekseriyeti Hıristiyan ve Latin olmasına rağmen, göçle en sert yöntemlerle mücadele etmekte kararlı. Venezüella’nın ablukaya alınmasının üç sebebi var: Dünyanın en zengin petrol yataklarının kontrolünün Çin’den ABD’ye geçmesi, uyuşturucu ticaretinin durdurulması ve göçün engellenmesi. Ekonomik nedenlerle on milyondan fazla Venezüellalı yurt dışında yaşıyor. Bu kalabalık kitlenin nihai adresi yani yaşamak istedikleri ülke Birleşik Devletler. Venezüellalı göçmenler Latin Amerika’da tetikleyici fonksiyona sahipler. Düşük ücretler karşılığında daha uzun saatler çalışmaya razı olduklarından gittikleri ülkelerin vatandaşlarının işsiz kalıp göç etmelerine neden oluyorlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD hem göçle hem de uyuşturucuyla mücadelede sınırların daha güvenli hale getirilmesi gerektiği tespitini yapıyor. Uyuşturucu ile mücadele sadece Amerika’da değil menşei ülkelerde de ve hukuka bağlı olmaksızın yürütülecek. Teröristlere karşı gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlar artık uyuşturucu üreticilerine ve tacirlerine de yapılacak. Zira onlar artık ‘’narko-teröristler’’ olarak tanımlanacak.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD pratikte vaz geçtiği demokrasi ve insan hakları empozesinden Amerika’yı zayıflattığı ve rakip devletleri güçlendirdiği için teorik olarak ta vazgeçiyor. Diktatörlükler ABD ile ilişkilerini geliştirirken çok dikkatli ve tedirgin hareket ediyorlardı. Çünkü ABD ilerleyen süreçlerde rejim değişikliği hedefliyordu. Birleşik Devletlerin ve ona bağlı sivil toplum kurumlarının bahse konu ülkelere insan hakları konularında eleştiriler getirmesi ilişkileri geriyordu. Öyle ki bu devletler ABD’den uzaklaşıp Amerika’nın en güçlü rakibi Çin’e yakınlaşıyorlardı. Çin’in son 25 senede Afrika ve Latin Amerika’da en büyük yatırımcı ve ticaret ortağı olabilmesinin sebeplerinden biri ABD’nin bu yanlış politikasıydı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkistan devletleri ABD’nin bu yanlış politikası nedeniyle Rusya’ya geri dönüş yaptılar. 2000’lerin başında Türkistan devletleri Rusya ve Çin’i ABD ile dengelemeye çalışıyorlardı. Kırgızistan ve Özbekistan’da Amerikan üsleri vardı. Amerika Orta Asya’nın en büyük ve modern havalimanı olan Almatı Havaalanını askeri amaçlarla kullanma hakkını elde etmişti.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Vaziyet buyken ABD Çiçek Devrimlerini başlattı. Kendisine yakın olan Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan yönetimlerini devirdi. Özbekistan’da gösteriler yayılarak isyana dönüştü. Yağmurdan kaçarken doluya tutulan Türkistan devletleri Rusya ve Çin’le birlikte Şangay İşbirliği Örgütünü kurarak Amerika’yı Türkistan’dan çıkardılar. Yani Beyaz Saray takip ettiği yanlış siyasetle hasımları olan Çin ve Rusya’yı güçlendirdi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD caydırıcılığını sürdürmek için savunma harcamalarını artıracak. Özellikle denizlere hakim olmaya öncelik verecek. Menfaatleri gerektirdiğinde ülkeleri ablukaya almaktan çekinmeyecek. Nitekim strateji belgesi yayınlanır yayınlanmaz Amerika Venezüella’yı ablukaya aldı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gelinen bu nokta Çin’in ne kadar uzak görüşlü olduğunu gösteriyor. Pekin, 2010’ların başında, henüz ablukanın a’sı yokken, hiçbir ülke ablukaya alınmamışken (abluka ile ambargoyu karıştırmayalım) ‘’ABD Malakka boğazını kapatarak bize abluka uygulayabilir’’ öngörüsüyle Bir Kuşak Bir Yol projesini başlattı. Böylece ABD’nin Çin’e abluka uygulama ihtimali -artık sonuç alınamayacağından-minimize edildi.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ABD lider olduğu alanlarda teknolojik üstünlüğünü sürdürmeyi, geri kaldığı alanlarda yeniden liderliği ele geçirmeyi hedefliyor. Geri kaldığı alanların başında nadir toprak elementleriyle üretilen ileri teknoloji ürünleri geliyor. Bu hedef ABD’nin nadir toprak elementleri yönünden zengin olan coğrafyalara yöneleceği anlamına geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye, ABD’nin yeni dış politikasının dinamiklerini dikkate alarak, dış politikasını revize etmeli. Ortaya çıkan fırsatları değerlendirmeli, riskleri azaltmalı ve gelişmelerden ülkemizin zarar görmesini engellemeli.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 23 Dec 2025 02:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkiye&#039;nin Geleceği: Don-Volga Projesi]]></title>
<link><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/don-volga-projesi/]]></link>
<guid isPermaLink="true"><![CDATA[https://analizgazetesi.com.tr/yazarlar/don-volga-projesi/]]></guid>
<description><![CDATA[&lt;p&gt;SSCB döneminde bütün Sovyet şehirleri birbirlerine demiryolları ve karayollarıyla bağlandılar. Yani Orta Asya cumhuriyetlerinin hepsinden Kazakistan ve Türkmenistan’ın Hazar kenarındaki limanlarına ulaşmak mümkün. Bir Kuşak Bir Yol projesiyle Doğu Türkistan kentleri de Kazakistan’ın Aktav limanına bağlandılar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yani Hazar’ın doğusundaki Türk yurtlarından Kuzey Afganistan yani Güney Türkistan dışındakiler hiçbir ilave yatırım yapmadan Hazar limanlarına ulaşıyor. Proje hayata geçirilirse ilerleyen süreçte Kuzey Afganistan’da sisteme entegre edilebilir zira Güney Türkistan’ın Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan’la çok uzun sınırı var. Bu bölgenin iki metropolü olan Kunduz ve Mezarı Şerif sınıra çok yakınlar.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hazar’a dökülen Volga nehri ile Karadeniz’e dökülen Don nehri 1952 yılında yapılan bir kanalla birbirlerine bağlandılar. Bu kanal yapıldığından beri, çoğu Volga kıyısındaki özerk Türk cumhuriyetlerinde olan onlarca liman kanal vasıtasıyla Don üzerinden Karadeniz’e bağlanıyor. SSCB burada bir ekosistem inşa etti. Her sene nehir gemileriyle binlerce sefer düzenleniyor, milyonlarca ton yük taşınıyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hazar’ın bu sisteme dahil edilmemesinin en önemli nedenleri; Hazar’ın kuzey kesimlerinin kışın en soğuk günlerinde donması, SSCB sisteminde maliyet diye bir olgu olmaması ve Türk memleketlerin SSCB’nin her tarafına demiryoluyla ulaşabilmesi. Bir başka önemli neden ise Sovyet sisteminde Türk ülkelerinin sömürge durumunda olması. Yani Türk ülkeleri sadece SSCB cumhuriyetleriyle ticari ilişki kurabiliyorlardı, dolayısıyla açık denizler üzerinden piyasaları ulaşmalarına gerek yoktu.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bugün itibariyle küresel ısınma nedeniyle, donma sorunu çok daha az yaşanıyor. Ayrıca teknoloji geliştiğinden buz kırma gemileri sayesinde donma sorunu kolaylıkla çözülebiliyor. Nitekim Rusya ve Çin, buzlarla kaplı olan Kuzey Buz Denizini seyrüsefere müsait hale getirmek üzereler. Her yıl daha fazla gemi bu güzergahı kullanıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Halen Hazar üzerinde Kazakistan’ın beş, Türkmenistan’ın dört, Azerbaycan’ın altı, Rusya’nın üç ve İran’ın altı limanı var. Bu limanlardan hareket edecek gemiler Volga-Kanal-Don üzerinden Karadeniz’e ulaşacaklar. Taşıdıkları emtianın varış yerine göre, boğazları geçerek Akdeniz’e, Tuna nehri üzerinden Avrupa içlerine, Tuna-Kanal-Ren vasıtasıyla Atlantik’e ve Tuna-Kanal-Tisa yoluyla Güney Avrupa’ya gidebilecekler.&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Tuna, Avrupa’daki bütün nehirler gibi yoğun bir su otobanı şeklinde çalışır. Almanya’dan doğan Tuna, on memleketten geçip Ukrayna’da denize dökülüyor. Tuna üzerindeki 44 tane iç liman, demiryolu ve karayoluyla, kırk ülkeye bağlanıyor. Nehirde her sene milyonlarca ton yük taşınıyor. Nehir taşımacılığı, akaryakıtın çok pahalı olduğu Avrupa’da karayolundan 14, demiryolundan 5 kat daha ucuz. Tuna da kullanılan en küçük nehir gemisi, tek seferde yüz tırın taşıyabileceğinden fazla yük taşıyor. Ulm, Linz, Rogensburg, Passau, Viyana, Budapeşte, Bratislava, Belgrad, Bükreş, Vukovar, Silistire ve Rusçuk, Tuna üzerindeki limanlardan bir kısmı.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Rusya savaş münasebetiyle engellemeden önce Ukrayna milyonlarca ton tahılını Karadeniz-Boğazlar üzerinden müşterilerine ulaştırıyordu. Şimdi Tuna üzerinden ulaştırıyor.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ambargo uygulandığından Avrupa’ya mal satması mümkün olmayan Rusya, Karadeniz’de limanları olduğundan bu projeye katılmayabilir. İran için proje ancak Hazar kenarındaki Türk bölgelerini kalkındırmak istiyorsa anlamlı olur. Zira İran’ın Basra Körfezinde onlarca limanı var. Ama Türk ülkeleri ve Doğu Türkistan bu proje sayesinde denizlerden uzak olmanın dezavantajından kurtularak rekabetçi hale gelirler. Türk ülkeleri ve Türkiye sadece birbirleriyle değil Rusya’ya bağlı özerk Türk cumhuriyetleriyle de ekonomik açıdan entegre olurlar.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Proje, ülkelerin ihracat hacmini arttırıp, ithalatını ucuzlatmanın yanında Türkiye’nin, yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinde, daha rekabetçi olmasını sağlar. Çin’in Kuşak, Yol projesi de bu güzergahla bütünleştirilebilir. Demiryoluyla Hazar limanlarına getirilen ürünler, buradan gemilerle nihai varış noktasına taşınır. Proje hayata geçirilirse, Akdeniz-Karadeniz-Don-Volga-Hazar Bölgesi, ekonomik olarak entegre olur, bütünleşir. Bu coğrafyanın her yeri kalkınır ve zenginleşir.&amp;nbsp;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bu proje ancak ilgili ülkelerin pay sahibi olduğu bir kamu şirketi tarafından hayata geçirilebilir. Projeye katılacak ülkelerin, sevk edilecek ürünlerin yıllık hacimlerini taahhüt etmesi gerekir. Kamu şirketi özel sektöre hizmet etmeli ve kesinlikle tekel olmamalıdır. İsteyen özel sektör şirketleri de limanları ve gemileri aynı şartlarla kullanabilmelidir. Projeyi gerçekleştirecek şirket sayesinde Türk ülkelerinin beraber iş yapma ve iş birliği içinde olma potansiyeli de gelişecektir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;NOT: Makale geçen hafta kaleme aldığım ‘’Orta Asya Devletlerinin En Büyük Sorunu’’ ile birlikte okunursa daha iyi anlaşılır.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;]]></description>
<pubDate><![CDATA[Tue, 22 Oct 2024 00:00:00 GMT]]></pubDate>
</item>
</channel>
</rss>