Yeniden Akdeniz'in karşı kıyısında

Bahadır Kaynak 26 Haz 2020

1912 yılında Balkan Savaşı patlak verdiğinde, Osmanlı Devleti bir senedir Libya'da İtalyan işgaline karşı sürdürdüğü mücadeleye son verip Afrika'da kalan son topraklarından da çekilmek zorunda kalmıştı. Mısır'daki kağıt üstündeki Osmanlı hakimiyeti devam ediyordu gerçi ama fiili olarak orası da çoktan İngiltere'ye kaptırılmıştı.

İmparatorluğun kalbine yönelik tehdit bu kadar canlıyken Makedonya’ya, Trakya’ya yönelik düşman saldırısı söz konusuyken kimsenin Fizan’la uğraşacak hali yoktu. Neticede Kuzey Afrika’ya veda edildi ama Balkan Savaşları’ndaki facianın da önüne geçilemedi. Bulgar orduları ancak İstanbul’a 40 kilometre mesafede durdurulabildi. Bize karşı savaşan ülkelerin birbirine düşmesi sayesinde de Edirne dahil bugünkü sınırlarımıza ulaşabildik.

Libya’ya geri dönersek, uzun süre bu coğrafya bizim ilgi alamızın dışında kaldı. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ifadesiyle özetlenen statükocu Türk dış politikası için Kuzey Afrika’da olan biteni ne etkileme gücümüz vardı ne de böyle bir girişimden fayda sağlayabilirdik. Ancak büyük müteahhitlik işleri alan şirketlerimiz vasıtasıyla iktisadi bağlarımızı güçlendirdik. Refahyol hükümeti sırasında yaşanan çadır krizi gibi Kaddafi’nin densizliklerine, İsrail-Filistin meselesindeki tam örtüşmeyen pozisyonlara rağmen bir şekilde ilişkilerimizi yürütebildik. Ancak 2011’de patlak veren Arap Baharı bölgedeki tüm taşları olduğu gibi Libya’daki statükoyu da yerinden oynattı.

Bir garip siyaset sahnesi

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Libya çöllerinde zırhlı birlikleri karşı karşıya gelen Rommel ve Montgomery için hayat çok daha basitti. Kimin dost kimin düşman olduğunu ayırt etmek için kafa patlatmaları gerekmiyor, sadece birbirlerini alt etmeye çalışıyorlardı. Oysa son on yılda aynı coğrafyadaki siyasi karmaşa ve değişen ittifak ilişkileri baş döndürücüydü. Kaddafi’ye karşı ayaklanmalara destek için Batılı ülkeler müdahaleye meyledince, zamanın Başbakanı Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var?” demişti. Buna rağmen çok geçmeden kendimizi aynı ittifak içinde Kaddafi rejimini tasfiye ederken bulduk. Arkasından Libya’da istikrarlı, Batı yanlısı bir yönetim kurulacağını beklerken bir türlü ülke belini doğrultamadı. Herkesin dikkati Suriye iç savaşındayken Libya kaynamaya ve adım adım bölünmeye doğru yol aldı. Müdahalenin ilk safhasında birlikte hareket ediyor gibi görünen Fransa ve Türkiye gibi iki NATO müttefiki de tamamen karşıt kutuplara yönlendi.

Türkiye’nin Trablus’taki yerleşik meşru hükümetle Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzalaması, gerilimin bir kat daha artmasına yol açtı. Geleneksel Türk dış politikasının temkinli yaklaşımını eleştirip sınır ötesinde bir stratejik derinlik alanı yaratmayı önerenler daha muhafazakar düşünürlerken, daha farklı bir coğrafyada bunu hayata geçiren ulusalcı çizgideki askerler oldu. Hükümeti de ikna ederek, Mavi Vatan konseptiyle Doğu Akdeniz’de daha agresif bir politikanın çerçevesini çizdiler. Libya’daki Serrac hükümetiyle yapılan anlaşma da bu politikayı sağlam bir zemine mıhlama görevini üstlendi.

Bundan dolayıdır ki Hafter güçleri Trablus’a yönelik saldırıyı başlattığında Türkiye bunu Doğu Akdeniz’de kendi oyun planına yönelik bir girişim olarak kabul etti. Özellikle insansız hava sistemleriyle son yıllarda kat ettiği ilerlemeyi dosta düşmana gösterecek bir müdahaleyle bu girişim bertaraf edildi ve Serrac’a bağlı güçler Libya’nın ortalarına Sirte ve Jufra’ya doğru ilerlemeye başladı. Sahadaki başarı diplomatik zeminde karşı cephedeki Rusya, Fransa, Yunanistan, BAE ve Mısır gibi birbirine benzemez ülkelerin tepkisini çekti. Özellikle Fransa ile denizde yaşanan gerginlik dikkat çekiciydi. Arkasından daha da ciddi biçimde Mısır’ın Libya sınırına askeri sığınağı haberi geldi.

Bu noktada Türkiye sahadaki kazanımlarını kayda geçirecek bir denge bulabilirse Libya’daki müdahalesini başarılı bir girişim olarak kaydetmek gerekecektir. Bu kazanımlar, mümkünse Akdeniz’in karşı kıyısında kurulacak askeri üslerin varlığı ve yapılan anlaşmanın geçerliliğinin korunması olacaktır. Başka güçlerin bölgeye müdahalesini tetiklemeden diplomatik bir ustalıkla bu sonucun alınabilmesi şu aşamadaki temel meselemizdir.