Yeni bir uygarlığın şafağını beklerken

Bekir TURGUT 14 May 2019

İngiltere Dış İşleri Bakanı Arthur J. Balfour (1848- 1930), 2 Kasım 1917 tarihinde "Uluslararası Siyonist Hareketi"nin önderlerinden Lionel Walter Rothschild'e yazdığı mektupta: "Majesteleri'nin Hükümeti'nin Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını" destekleyeceğini bildirmişti.

Tarihe “Balfour Bildirisi veya Deklarasyonu” olarak geçen bu mektup bugünkü İsrail Devleti’nin kurulmasına gösterilmiş ilk irade, temeline atılmış ilk harç ve Ortadoğu’nun kaderini belirleyen bir belgedir. Tarihi olayları ihtimaller üzerinden değerlendirmek bilimsel bir yöntem olmamakla beraber; “bu irade olmasaydı, İsrail de olmazdı” diye bir yaklaşımdan da insan kendini alamıyor. Ancak, sonrasında devam eden süreç, böyle düşünenleri de yanıltmamış, aksine haklı çıkartmıştır.

Günümüzden tam bir asır önce yazılan, etkileri ve sonuçları hala süregelen bu tarihi “Balfour Deklerasyonu” hakkında; elbette siyaset, diplomasi ve devlet adamları ile tarihçiler bugüne kadar çok şey söylemiş ve yazmışlardır.

Türk ve İslam dünyası açısından en önemli yanı ise, Birinci Dünya Savaşı’nın daha devam ettiği ve savaşın nihai sonuçlarının alınmadığı günlerde, Osmanlı topraklarında İsrail devletinin kuruluş iradesinin ortaya konulmuş olması; İngiltere’nin uluslararası hukuka saygısını anlatması, savaştan beklentilerini anlamlandırması ve İngiliz diplomasisinin kıvraklığını göstermesi bakımından da fevkalade önemlidir.

İngiltere aldığı bu kararla kendisi için kısa, orta ve uzun vadeli birçok çıkar temin ettiği açıktır. Zira, İngiliz diplomasisi daima ve tek kurşunla daha fazla hedefi vurmayı, uzun vadeli kalıcı çıkarlar elde etmeyi her zaman bilmiştir.

Dolayısıyla İngiltere, İsrail devletinin kuruluşu yönünde koyduğu bu irade ile bir taraftan Yahudi diasporasının, diğer taraftan da ülkesinde en çok Yahudi barındıran Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğini almayı başarmış ve uzun vadeli olarak bu sürecin devamlılığını sağlamak için Amerika Birleşik Devletleri’ni daha bir asır evvel bu sürece dahil etmiştir.

Ataları, kiliselerimizin avlularında gömülüdür.

Unutmamalıyız ki, İngiltere ve Amerika geçmişte, siyasi çıkarları için tartışmış ve hatta savaşmış bile olmakla beraber; bilhassa dil, kültür, ticaret ve hegemon güç olma gibi konularda uzlaşmayı başarabilmiş bir geleneğin de sahibidirler.

Her iki ülkenin arasındaki bu uzlaşının sebeplerini geçmişe ait tarihi kökenlerinde ve geleceğe yönelik ortak çıkarlarında bulmak mümkün olabildiği gibi; Kraliçe Viktorya döneminin; önemli devlet adamlarından “yayılmacı” ve “korumacı” politik kimliği ile tanınan Josep Chamberlain’ın (1836- 1914) bir Kuzey Amerika seyahati sırasında; 1887 yılında Toronto’da yaptığı bir konuşmada daha açık bir şekilde görmek mümkündür.

Chamberlain, dinleyicileri de heyecanlandıran bu konuşmasına; “Ben, ait olduğum ülkeyle gurur duyan bir İngiliz’im” diye başlamış ve şöyle sürdürmüştür:

“Ama yurtseverliğimizin denizlerin ötesindeki Büyük Britanya’yı, İngiliz dilini ve İngilizlerin özgürlük ve yasa sevgisini her yerde taşıyan genç ve canlı milletleri kapsamadığı takdirde güdük kalacağına inanırım. Bu duygularım nedeniyle Birleşik Devletleri yabancı bir ülke olarak düşünmeyi reddediyorum. Onlar bizim etimiz ve kanımızdır... Bizim geçmişimiz onların geçmişleridir. Onların geleceği bizim geleceğimizdir. Ataları, bizim kiliselerimizin avlularında gömülüdür.”

“Yüzyılın Anlaşması’nın düşündürdükleri.

Filistin toprakları üzerinde, İsrail devletinin kurulmasının önünü açan “Balfaur Deklarasyonu”ndan 100 yıl sonra; bir İsrail gazetesi, bugünlerde “Yüzyılın Anlaşması” olarak anılan ve “Yeni Filistin” adıyla yeni bir devletin kurulmasını öngören bir planın resmi olmayan maddelerini yayınladı.

Gazetede yer alan; fakat Amerika Birleşik Devletleri, İsrail veya Filistin makamlarınca ise herhangi bir açıklamanın yapılmadığı bu haber hakkında; bu aşamada yazmak ve konuşmak elbette erken. Ancak insan, tarihi tecrübelere dayanarak; acaba bölge yeni bir oldubitti ve Balfaur Deklarasyonu’n da olduğu gibi bir takım diplomatik emrivakilerle karşı karşıya mı? Diye, düşünmekten de kendini alamıyor.

Zira, İsrail- Filistin meselesinin çözümünü öngören ve bu Anlaşmayı destekleyen ülkeler arasında; ABD ve Avrupa Birliği’nin yanı sıra; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın bulunduğunu ve bu ülkelerle sınırlı kaldığını da görünce insan, “biz bu filmi yüzyıl önce görmüştük” demekten de kendisini alamıyor.

Bugünün küresel güçleri, aynı zamanda günümüz uygarlığının da temsilcileri ve bir anlamda kurucuları veya takipçileri olduğuna göre; artık, geçmişte olduğu gibi güç dengesine dayalı bir diplomasi yerine; insan hakları ve özgürlüklerin esas alındığı, demokratik usul ve esasların benimsendiği, refah ve mutluluğun hakça paylaşıldığı, insan onuru ve hayatının uygarlaşmanın en temel kıstası olarak kabul edildiği; ahlaki temelli politikalar üretmek ve diplomatik geleneklerini bu istikamette geliştirmek zorundadırlar.

Esasen böyle bir yola girebilmek ve insanı esas alan bir uygarlığın önünü açabilmek için geçmişle yüzleşmek: İki büyük dünya savaşında ölenlerin sayısını sayabilmek; Hiroşima ve Nagazaki’deki canlarla helalleşebilmek; Almanya’da, gaz odalarında ölen Yahudileri düşünebilmek; Afrika’da, açlıktan çocuğunu kaybeden annenin yüzüne bakabilmek; Türkistan’daki genç kızların duyduğu utancı duyabilmek; Sibirya’da soğuktan ölen ve kurşuna dizilen Türk’ün davasını anlayabilmek; Arakan ve Myanmar’da ölen müslümanın mezarında ağlayabilmek; göç yollarında ölen çocukların tabutunu taşıyabilmek; Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de öksüz kalan çocukların gözyaşlarını silebilmek... gerekir amma; insanlık yine de mevcut uygarlığın iki yüzlü politikalarından uzak, yeni bir uygarlığın şafağını beklemekte ve böyle bir dönüşümün özlemini çekmektedir.