"Tatil için yaşasın bayram" diyenlerden mi olalım!

Sedat YILMAZ 12 Au 2019

Bu mübarek bayram gününde eleştireceğim, kimse kusura bakmasın! Öncelikle herkesin Kurban Bayramını tebrik ediyor, Rabbim'den sağlık, sıhhat, afiyet, toplu ifadeyle esenlikler niyaz ediyorum… Asıl mevzuya gelelim…

Şimdi birileri kalkıp sanki kendileri yapmıyormuş gibi “İnsanları kamplara bölüyorsun” deyip ithamlarını yüksek sesle dillendirmeye çalışacak.

Bazıları da dini bayramları normal hayatın akışında tatil gibi görse de kazın ayağı hiç de öyle değil. Bayramı tüm güzellikleriyle yaşamak, kazançların ve zenginliklerin en güzeli değil mi?

Turizm gelirleri artıyormuş… Otellerde doluluk oranı yüzde 100’ü de geçmiş… Millet otel, motel, çadır çubuk, çember ne bulursa kendini tatilin kucağına sermişmiş… Söylendiğine göre tatil beldelerinde yollarda yatanlar mı, bodrum katları izbe yerleri mesken edinenler mi, koridorlarda, kapı önlerinde yatanlar mı… Daha ilerisine dilim varmıyor… Tatil beldeleri denilen yerler dolmuş taşmış canım…

Taşmakla kalmamış, 10 bin nüfuslu yerler olmuş 200 bin… 30 bin nüfuslu yerler olmuş 1 milyon… Hatta 100 bin nüfusu olmayan tatil bölgelerinde bile nüfus 1,5 milyonu aşmış, gitmiş…

Peki ne olmuş… Alt yapı olmayınca kanalizasyonlar patlamış, güzelim dereler, çaylar, göller, denizler fosseptikle dolmuş… Çevre kirliliği hat safhaya varmış… Dinlenmeye giden insanlar da tabii ki nefes alamaz hale gelmiş… Hatta çevreciyim diye, efe efe gezenler bile tatil beldeleri ortasında ne yapacaklarını bilemeyip esintiyi bile arar duruma düşmüşler, bulundukları mahallerden kaçmanın yollarını aramışlar…

Genel ifadeyle tatil beldelerinde ve özellikle sahil kesimlerinde belediyecilik iflas etmiş…

Vacip ibadeti bırakıp tatili seçmek

Her neyse konumuza devam edelim…

Yabancıyı anladım da yerlinin mübarek bayram günü, tatile çıkmasını bir türlü anlayamadım… Haydi köyüne kentine gideni, anasını, babasını, akrabasını, dostunu görmek için kilometreleri aşanlara diyeceğim hiçbir şey yok. Bayramın zaten özü bu…

Sıla-i rahim…

Akraba ve yakınlarından ölen veya hayatta olanları ziyaret etmek… Akrabalık, yakınlık ve dostluk bağlarını sürdürmek, daha da kuvvetlendirmek… İlişkileri koparmamak…

Sıla-i rahim bir islâm ahlâkı terimi. İslâmiyet insanlar arasındaki ilişkilere en fazla önem veren bir sosyal hayat sistemi. Akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma, ihtiyaçlarını giderme İslâm Dini’nin en fazla üzerinde durduğu vecibelerden…

Sıla-i rahimde ilk sıra anne ve babada… Ardından en yakın akrabalar… Dostlar, komşular, arkadaşlar… Özellikle akrabaların ziyaret edilip gözetilmesi dinimizin en fazla emrettiği görevler arasında.

İşte sahih hadislerimizden biri…

Halit b. Zeyd (Ebu Eyyüb el-Ensarî) hazretlerinden rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber'e gelerek, “Yâ Rasûlallah; beni Cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?” dedi... Rasûlüllah şu cevabı verdi: “Allah'a ibadet eder ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılar, zekât verir ve sıla-i rahim edersin.” (Buharî, Zekât, 1).

İslâm âlimleri sıla-i rahim yapmanın vacip olduğuna dair çok sayıda görüş paylaşmıştır. Açıkçası akraba ve yakınlarla olan ilginin kesilmesi, büyük günah sayılmış… Ve bu konuda Kur’an-ı Kerim’den şu âyeti delil göstermişler:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (en-Nisâ, 4/1);

Parayı koyacak yer bulamayacakmışız!

“Şu kriz günlerinde böyle fırsat kaçar mı?” diye, maalesef maddiyat uğruna ne bayram, ne seyran tanıyoruz. Öyle bir hale geldik ki, hislerimizi, gözyaşlarımızı, kalbimizin atışını, sevgimizi, inancımızı paranın, maddiyatın emrine verdik…

 “Parayı koyacak yer bulamayacakmışız… Hizmetler sektörü ülkeyi kurtaracakmış…”

Tövbeler olsun…

Ülkeyi kurtarmak için bayramı mı seçtin! Bayramın dışında ne halin varsa gör!

Bunlar hep içi boş laflar olduğu gibi sosyal düzeni, gelenekselliği bozucu söylemler… Birileri para kazanıyor ama, olan kültürümüze, geleneğimize, örf ve adetlerimize oluyor… Her geçen yıl benliğimizden uzaklaşıyor, kimliksiz ve tanınmaz bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Bugün giderek vahim bir durum olarak genişleyen bayramları tatil görme vak’asına mutlaka el atılması gerekiyor. Özellikle medyanın dini bayramlar konusuna hassasiyetle yaklaşması elzem hal almış vaziyette.

İnsanlar bayram günleri için “Bayram Çarşamba’ya geliyor. Araya iki gün idari izin verilse ne güzel olur”… “Bu bayram da hafta sonuna geliyor… Görüyor musun!” gibi nakıs ve sakil düşüncelere sevkedilmemeli . Bayramların bayram gibi yaşanması için tedbirler alınmalı…

Burada bilhassa kamuya büyük iş düştüğünü de hatırlatmak isterim.

Tebdili mekanda ferahlık var, ancak

Hiç düşündünüz mü… “İnsanlar niçin tatile gider? Seyahat eder?”

Malum soru çok sorulduğundan, cevabı atasözlerine kadar girmiş…

“Tebdili mekanda ferahlık vardır”… “Çok yaşayan değil, çok gezen bilir”…

Peygamber Efendimiz aleyhisselam da “Seyahat edin, sağlık bulun”… buyurmuş…

Seyahati tam anlamıyla kapsamasa da bugünün diliyle tatil elbette insanlara gerekli. Ama her şeyin, her işin bir yeri, yordamı var.

Mevlana bize ölçüyü vermiş ama dinleyen, okuyan ya da bilen kim!

“Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi… Her gün bir yere konmak ne güzel… Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş…” İşte Mevlana seyahat bugünün diliyle tatil felsefesini böyle açıklıyor ve insanların eline seyahat anahtarını böyle veriyor…

Bugün tüm medya dünyasıyla cazip hale getirilen ve cazibesini kaybetmemesi için her yol denenen seyahatlerde bulanmadan, donmadan akabilen var mı?

Yok! Çünkü tatil beldeleri buna imkan vermiyor. Bugün bayramı tatil olarak görenlerin mantığı; maneviyatı, aşkı, sevgiyi bir kenara bırak… Maneviyatı, aşkı ve sevgiyi keyif, zevk ve sefa ile değiş… Altını ver, teneke bile etmeyen değeri kabul et! Durum bu!  

Mübarek bayram günü çevreni, çemberini terk edip bir yerlere de gidilmez ki… Bayram bittikten sonra nereye gidersen git, kardeşim…

Bayramın da bir haysiyeti, bir vecibesi var!

Bakınız edebiyatımızın üstatlarından sosyolog Nurettin Topçu ne güzel söylemiş… “En güzel seyahat, akıl ve kalple yapılan seyahattir…”

Bayramlar bugünden istikbale geçiş taşları

Evet konu; “Bayram tatil mi, yoksa dini bir vecibe mi, yani bugünün Türkçesi ile görev mi?”

Bayram eğer bir milletin dini ve milli bakımdan önem verdiği gün ise ve bunun da kutlanması gerekiyorsa kimsenin yerinden oynamaması gerekir.

Milli bayramlarda o güne mahsus olayı hatırlar, geçmişten ders alıp milletimizin varlığını ve birliğini geleceğe taşımak için çocuklarımıza, nesillerimize o günün anlam ve önemini benimsetiriz…

Kültür, dil, tarih, örf, adet, gelenek, din, ahlak ve vatan birliği milletlerin milli kimliğini ortaya koyar. Milli kimlik, milli bir kültüre ait olmanın ifadesidir. Türk başka, Alman başka, İngiliz, Amerikan başkadır… Siz hiçbir yoğurtu, şükran günü veya dini bayram zamanı yabancıların tatile çıktığını gördünüz mü? Adam ne kadar dünyaya bağlı olsa da dini veya milli olsun o bayram günü örfü ve geleneği ne gerekiyorsa onu yapar ve yerinde sabit kalır.

Gelelim dini bayramlarımıza… Topu topu yılda 2 dini bayramımız var… Ramazan ve Kurban olmak üzere…

Mesela, tutulan oruçların, kılınan namazların, fakir fukaraya yapılan desteğin mahiyetini, ne demek olduğunu Ramazan bayramında daha iyi kavrarız ve daha etraflıca anlatma imkanı buluruz. Akrabaların, komşuların, ailelerin bayramlaştığı ve bayramlaşmayı yaşadığı bir ortamda iletişim, dayanışma ve hayata dayanıklılık daha da kuvvetlenir. Böyle ortamlarda yetişen çocuklar, büyüklerin ellerini öperler… Saygı ve sevgiyi öğrenirler… Dolayısıyla kendi kimliği ile daha fazla bilinçlenir ve toplum bağlarını güçlendirirler.

Kurban bayramları da farklı mı? Kurban kesmek, insanın içinde bulunduğu nimetlere karşı Rabbine en güzel hediye verme yarışı değil midir? Kurban bayramları “et bayramı” değil bilakis “erdem, inanç, tevhit” bayramıdır… Hanımların ev, hane temizlikleri, misafir karşılama heyecanlarını bugün ölçebilecek bir mihenk taşı var mıdır acaba?

İşte bayramlar toplumun enerjisini, ruhunu, mantığını, akıl ve fikir birliğini geleceğe taşıma köprüleri, istikbale yürüme yollarıdır…

“Tatil için yaşasın bayram” diyenler ne kadar milli

Bu kadar güzel değerleri keyfine, zevku sefasına değişenleri, zannediyorum şimdi daha iyi tartabiliyorsunuz… “Çalışmaktan fırsat mı var… Bayram geldi… İşten güçten 5/6 gün bir aralık buldum… Biraz kafamı dinleyeceğim… Bayramları bundan dolayı seviyorum” diyenler oldukça ve sayısı arttıkça milli kimliğimiz de giderek dejenere olacak ve öyle bir zaman gelecek ki, nereden gelip, nereye gittiğimizi dahi hesap edemeyeceğiz…

Tatil için 3/5 ay önceden rezervasyonlara sarılıp, zamanı geldiğinde bayram bile olsa babanı, anneni, en sevdiğini hasta yatağında bırakıp seyahate çıkmak ne kadar, insani, neyin nesi?

Birileri kalkmış, Müslüman âlemin 1500 yıldan bu yana kutladığı, Türklerin bayramların başına koyduğu Ramazan ve Kurban bayramlarını sorgular hâle gelmiş…

“Müslümanız tamam… Ama Ramazan ve Kurban bayramı diye Kur’an’da böyle bir hüküm var mı? O zaman tatil kavramı var mıydı? Varsa neresinde yazıyor? Yoksa sonradan mı uydurulmuş? Yani biz bu tatilleri neye göre yapıyoruz?” gibi ipe sapa gelmeyen saçma sapan sorularla kamuoyunun zihnini bulandırmaya veya bulanık zihinleri iyice içinden çıkılmaz hale getirmek için yırtınıp duruyor.

Bir de söz konusu soruları kimse cevaplayamazmış, diye tafra atıyorlar!

Her yeri araştırmış, sormadık kimse bırakmamış… Bu işin merkezi Diyanet İşleri Başkanlığı’na dahi müracaat etmiş ama cevap alamamış…

Külâhıma anlat!… Çocuğa sorsan, seni etraflıca bilgilendirir…

Dertleri bayram seyran değil, dini ritüeller

Tabii bu kesimin derdi, bayram, ramazan, kurban değil… Milleti meydana getiren unsurlardan olan dini ritüellerin topluma hakim olması… Bundan rahatsız oluyorlar. Ellerinden gelse milleti camiye bile göndermeyecekler… Sünneti yasaklayacaklar… Kurban kesmeyi engellemek için her yolu deneyecekler…

Eskilerde genellikle çevreciliği kalkan yaparak kurban kesiminin çevreyi kirlettiğini dillerine dolar, kurban ibadetini engellemeye çalışırlardı. Şimdi çok şükür bu durum ortadan kalktı. Çok nezih ve steril ortamlarda kurbanlar kesiliyor. Şehir hayatının zorluğu sebebiyle bağış sisteminin de yaygınlaşmasıyla kurban kesme olayı daha da kolaylaştı…

Dini hiçbir motiften haz etmeyenler şimdi de vekalet yoluyla kurban kesimine muhalefet ediyor. Yok efendim, bağışlanan kurbanların nereye gittiği belli değilmiş…

“Afrika, Asya ve Uzakdoğu Müslümanlarına yardım elini uzatıyoruz. Parasını bize verin, kurbanınızı oralarda kestirelim… O Müslümanlara bayramda et yedirelim…” sözlerinin tamamı palavraymış! Toplanan paraların çoğu kendi ceplerine hortumlanıyormuş… Türkiye’de aç Müslümanlar varmış, yardımlar önce buraya gitmeliymiş…

Gözünü aç da bak… Bağışlar Diyanet’e… Kızılay’a… Mehmetçik Vakfı’na… Türk Hava Kurumu’na… Yeryüzü Doktorlarına’na… İnsani yardım vakıf ve derneklerine gidiyor…

Bence başta Diyanet, Kızılay, Türk Hava Kurumu, Mehmetçik Vakfı ve tüm yardım kuruluşları dava açıp bu kesimleri sürüm sürüm süründürmesi lazım…

Bir kere tüm kuruluşların yurt içi kurban bağış sistemi var… Öncelik de buraya veriliyor… Bu bir… İkincisi kurban bağışları Türkiye’nin dünyadaki sınırlarını güçlendiriyor. Türkiye’nin etkinliği ve gücü fiziki sınırlarını aşıyor…

Dedim ya, bunların derdi… Dinin tamamen hayattan tecrit edilmesi… Medyasıyla, konferansıyla bilmem nesiyle toplumun değerlerine saldırdıkça saldırıyorlar. Kardeşim, sen git kendi tercihini, düşünceni, nereden aldığın belli olmayan fikrini fikriyatını bilinmeyen, görünmeyen bir yerde yaşa dur… Zehirli oklarını ortalığa savurma!

Toplumun asırlardır elde ettiği kıymetlerini dejenere etmeden gelecek kuşaklara ulaştırmak bir vatan borcu, milli bir görev…

Bilmem anlatabildim mi?