Savunma ve Medya İlişkisi: Risk ve Tehditler (II)

Merve SEREN 30 Nis 2019

Önceki yazımda savunma sanayiinde yaşanan ivmenin medya ve toplum üzerindeki olumlu etkisi ve aslında üçlemede her tarafın kazandığı avantajlı durumdan bahsetmiştim. Bu yazımda ise, işin diğer yüzüne bakıp, muhtemel risk ve tehditleri ana hatlarıyla sıralayacağım.

Birincisi; savunma sanayii bu zamana kadar sadece medyanın ve toplumun değil, aslında karar alıcı mekanizmanın da çok yakinen takip ettiği ve odaklandığı bir alan değildi. Zira Ankara’daki karar alıcılar, güvenlik ve savunma bürokrasisiyle daha ziyade “reaktif” politikalar üzerinden “iş birliği” ve “istişare” gerçekleştiriyorlardı. Ancak Türkiye’nin dış, güvenlik ve savunma alanlarında daha “proaktif” bir politika -kimilerince ‘söylem’ temelli ve görece ‘kısıtlılıkları’ dahi olsa- benimsemesiyle beraber gözler savunma sanayiine çevrildi. Bu zamana kadar en mahrem ve hassas görülen konularda konuşulmaya; bir anda stratejik silah sistemleri, tedarik modelleri ve ihale süreçleri gibi kritik mevzularda fikirler dillendirilmeye başlandı. Bu durum, işin ‘teknik’ boyutuna hâkim olmayanların kendilerinde söz söyleme hakkı görmelerine yol açarken; sektörün gücenmesine ve kendisini geri çekmesine neden oldu. Bir anlamda esas sözü, “işin mutfağı” söylemeliydi ki, bence bu anlamda bir haklılık payı olduğu kabul edilmelidir. Haliyle, savunma sektörünün, medyaya ve alan dışından yorum yapanlara karşı daha “temkinli” ve “korumacı” bir tutum benimsemek zorunda kaldığını söylemek mümkündür.

İkincisi, savunma sanayiine yönelik ilgi bir anda geniş ölçekli ivme kazanınca, bundan nemalanmak isteyen gruplar doğdu. Öyle ki, savunmayı “cazibe merkezi” olmaktan ziyade, “kâr merkezi” olarak görme yönünde bir eğilim gelişti. Bir anda birbirilerinin haber kaynaklarından beslenerek türeyen yeni haber siteleri açığa çıktı; mükerrer haberler “bilgi kirliliği” yarattı. Genelde medya, özelde savunma gazeteciliğinde şiddetlenen rekabet; “dezenformasyon” ve “manipülasyon” maksatlı yazılan, “popülist” söylemden beslenmeye başladı. Öyle ki, aynı konuyu birbirinden tamamen farklı şekillerde işleyen medya kanalları, toplum nezdinde “kutupluluk” yarattı. Birinci grupta; medyanın gereğinden fazla abartarak sunduğu savunma başarıları nedeniyle özgüven patlaması yaşayan ve üstünlük kompleksine kapılarak “ABD kim ki, NATO kim ki?” diyenler yer aldı. İkinci grupta ise, savunma sanayiinde yaşanan en ufak olumlu bir gelişmeyi siyasi mecraya sürüklemek kaydıyla küçümseyenler; bambaşka alanda yaşanan bir sorunu gündeme taşıyarak yahut ilişki ağlarını pişirip pişirip servis ederek başarıları gölgelemeye çalışanlar yer aldı. Sonuçta, savunma medyasında, “üstünlük” ve “aşağılama” kompleksleri arasında zuhur eden bir kutupluluk oluştu. Bu iki sınıftan kendisini soyutlamaya çalışan, genellikle “araştırmacı” ve “akademisyen” kişilerin teşekkül ettiği grup ise, sessiz bir azınlık olarak kaldı.

Üçüncüsü; savunma medyası, bölgesel ve uluslararası ölçekteki sektörel rekabetin baskısı altında kaldı. Örneğin Türkiye’deki resmi kurumlar, devlet teşekkülleri ve özel şirketlerin kaydettiği gelişmelerden rahatsız olan “savunma ihracatçısı” büyük devletler, adeta Türkiye’nin teknoloji açığını yakalama arayışına girdi. Maksat, en baştan Türkiye’nin önüne çit çekerek; “üretici” değil, “müşteri” konumuna hapsetmekti. Bu gaye, Türk savunma sanayiinin aleyhine sistematik şekilde haberler yapan yabancı medya unsurlarının giderek güçlenmesiyle sonuçlandı. Artık sadece sınırdaki komşu devletin değil, Asya’daki en uzak ülkenin dahi Türk savunma sanayiini karalayan haberleri uluslararası kamuoyuna servis etmesine şahit olundu. Nitekim Türkiye’yi bilim ve teknolojik kapasitesini yetersiz gösteren; entelektüel sermayesini elinde tutamayan bir ülke olarak resmeden yazılar elden ele dolaştı.

Dördüncüsü; henüz emekle safhasında olan Türk savunma medyası, yukarıdaki argüman ve haberlere karşı koyacak imkan ve kabiliyetlere yeterince kavuşamadı. Bu anlamda karşı-habercilik yahut haberlere-karşı koyma gibi bir durum geçerli olamadı. Türkiye’nin haklılığını güçlü argümanlarla ortaya koyacak haber sayısı bir ikiyi geçmedi ki, geçse de bunların yabancı dilde yayınlanması ve geniş okuyucu/dinleyici kitlelerine ulaşması pek mümkün olmadı. Bu anlamda, savunma politikaları ve savunma sanayiinde kaydedilen gelişmelerin yabancı medyadaki görünürlüğü ancak Türk siyasi makamlarından gelen açıklamalardan ibaret kaldı.

Beşincisi; savunma sanayiinde yaşanan sıçrama ve toplumun ilgisine istinaden “savunma medyası”  ve buna paralel olarak “savunma akademisi”, gereğinden hızlı bir büyüme gösterdi. Bu durum “suni büyüme” ihtimallerini beraberinde getirdi ki; siyasi ve ekonomik istikrarın gerilemesi durumunda savunma sanayiinde yaşanacak olumsuzlukların; açılan haber sitelerinin, çıkarılan dergilerin, basılan kitapların ve uzun emek isteyen araştırma merkezi raporlarının bir anda “kıymetsizleştirilmesi”  ihtimalini gündeme getirdi.

Altıncısı ve sonuncusu ise; sadece son 10 yılda değil, uzun zamandır savunma sanayii alanında çalışıp, dirsek çürüten akademisyenlerin çoğunun medyaya çıkıp konuşmamasıdır. Zira medyadaki manipulatif ve popülist haberlerin sayısı arttıkça; medya, “bilgi”, “uzmanlık” ve “tecrübe” paylaşım ağı olmaktan çıkarak, akademisyenin “itibarını” ve “güvenilirliğini” zedeleyen bir platforma dönüşmektedir. Bir akademisyenin, savunma sanayiine dair ağzından çıkacak en ufak olumlu bir cümle onun hemen ‘iktidar hizmetkârı’; en ufak eleştirel bir yorum ise, ‘tipik kadirbilmez muhalefet yanlısı’ olarak sınıflandırılmasına yol açmaktadır. Doğal olarak bu durum, gerek savunma sanayiinde akademik çalışmaları bulunan ve gerekse üniversitede akademik kariyerini devam ettiren isimlerin, medya ile aralarına mesafe koymalarına neden olmaktadır. Bu mesafe ise, medyada yer alan bilginin “doğruluğu”, “zamanlaması” ve “geçerliliği” açısından oldukça zedeleyici bir durumdur. Nitekim Türkiye, S-400 ve F-35 hadiselerinde yaşanan teknik bilgi karmaşası bu durumun somut bir tezahürüdür.