Osmanlı Devleti sonrası Ortadoğu

Bekir TURGUT 12 Haz 2019

Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden olaylar ve gelişmeler göstermiştir ki: Batılıların, bu sonuçtan en büyük beklentileri; Ortadoğu coğrafyasını kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek; dünyanın en zengin enerji yataklarına sahip bu toprakları kendi çıkarları doğrultusunda sömürmek ve böylece sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik alt yapıları parçalayarak Türk egemen süreci sonlandırmaktı.

Ancak sonuç kendi beklentileri doğrultusunda gerçekleşmemiş, İsrail-Filistin çatışması hiç bitmemiş; daha bir asır bile dolmadan İran ABD'yi şeytan ilan ederken, Saddam Hüseyin tarihin en büyük diktatörü, Usame bin Ladin ise tüm dünya için en tehlikeli asimetrik tehdit haline gelmiş ve halen devam eden süreçte de DEAŞ ve benzeri terör örgütleri aracılığı ile bölge adeta bir kan gölü haline dönüşmüştür.

Bütün bunlar, uzun yıllar boyunca bölge üzerinde oynanan yanlış oyunların, izlenen yanlış politikaların, hileli diplomatik kurguların, çıkara dayalı sömürgeci atılımların, ağır insan hakları ihlallerinin, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan diktatoryal yapıların ve son dönemlerde yoğun bir şekilde uygulanan ve desteklenen vesayet savaşlarının doğal bir sonucudur. 

Bilhassa İngiltere’nin başını çektiği küresel aktörler tarafından 20. yüzyılın başlarında keşfedilen Ortadoğu petrolleri üzerindeki siyasi ve ekonomik rekabet; doğalgaz ve petrol yatakları ile boru hatları inşası ve güzergahları üzerinden bugün de devam etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi yeni küresel aktörlerin de iştirakiyle, bölge her geçen gün bazen açık ve bazen de örtülü savaş taktik ve yöntemleriyle ısınmakta veya ısıtılmakta ve dünya; son günlerde patlak veren “Basra Körfezi” kriziyle de adeta Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi küresel boyutta bir savaşa doğru sürüklenmekte veya hazırlanmaktadır.

Artık günümüzün küresel aktörleri ve ilgili ülkeler, bütün bu tarihi süreci de dikkate alarak; özellikle Ortadoğu’ya yönelik dış politikalarını belirlerken, Churchill’in 1936 yılında Avam Kamarası’nda söylediği; “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir” mantığı üzerinden değil; Amerikalı Senatör J. William Fullbright’ın 1964 yılında yaptığı “Bugünkü gerçekler yerine geçmişin efsanelerine dayanan dış politikalarımız bizi kısıtlıyor” şeklindeki söylemi üzerinden değerlendirilmeli ve devletler dünyasında insanın onurunu garantiye alacak politikalar geliştirilmelidir.

Bu bağlamda:

- Bölgenin her türlü yeraltı ve yerüstü kaynaklarından öncelikle bölgede yaşayan halkların eşit ve adil bir şekilde yararlanabileceği ekonomik bir yapı kurulmalı ve uygulanmalıdır.

- Bölgedeki her türlü siyasal mekanizmaların ve vesayetçi rejim ve yönetimlerin; demokratik bir sisteme dönüşümleri sağlanarak; medenice yaşamanın her şeyden önce bir ve beraberce yaşama istek ve arzusu olduğu bilinci uyandırılmalı ve geliştirilmelidir. 

- Esasen bu coğrafyanın kadim bir zenginliğini, insanoğlunun vazgeçilmez bir gerçeğini oluşturan din ve dinler; her türlü siyasal çıkarlara alet olmaktan uzak tutularak; çıkara dayalı dini mezhep ve oluşumlar icat edilmeden, halk arasında yaşayan örf, adet, gelenek ve inançların hoşgörü sınırları çerçevesinde, aklın ve bilimin öngörüleri istikametinde gelişmeleri sağlanmalı, samimi ve özgürce yaşanan dini bir hayat, medenice paylaşılan kültürel bir ortam oluşturulmalıdır. 

- Artık savaş yerine, cehaletle mücadele yolunda ciddi bir eğitim seferberliği başlatılmalı; çağdaş bir eğitim sistemi ve alt yapısı oluşturularak barışa giden yolun önü açılmalıdır. Yani çocuklarla değil, cehaletle savaşmalıyız.

Churchill’in (1874- 1965) ölümünün ellinci yıldönümü münasebetiyle yönetmen Jonathan Teplitzky’in hazırladığı 2017 yılında sahneye koyduğu “Churchill” filmini izleyenler bilir:

Churchill, 1944 Haziran’ında Nazilerin sonunu getirmek, Avrupa’yı istila etmek ve Fransa’yı kurtarmak üzere Müttefik Kuvvetler’e bağlı bir milyona yakın askerin Overlord (Normandiya) Operasyonu için İngiltere’nin güney kıyısında gizlice toplandığını öğrenir. Herkes bu harekat için kararlıdır. Ancak, üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğun Başbakanı Churchill ise karşıdır.

Normandiya çıkarması için kendisini ikna etmeye çalışan eşi Clementine’e; Winston Churchill:

“Ellerimde hala, 30 yıl önce Gelibolu’da ölen çeyrek milyona yakın vatandaşımın kanı var. Farkında mısın? Sabah kalktığımızda 20 bin erkek ölebilir. Bundan sonraki hayatımı böyle bir acı ile yaşayamam” der.