Japonya'nın makus talihi

Geçtiğimiz günlerde dünya kamuoyunu ilgilendiren haberler arasında, Japon imparatorunun tahttan feragat etmesi ön plana çıkmıştı. İmparator Akihito 1989 yılı başında, varisi olduğu Hirohito'dan, hanedanın yüzyirmibeşinci hükümdarı olarak tahtı devraldığında, Japonya'da Heisei Dönemi başlamıştı. 1 Mayıs'tan sonra, yeni imparator Naruhito'nun tahta geçmesi ile Japonya'da Reiwa Dönemi'nin başladığı görülüyor. Sabık imparator Akihito'nun, ikiyüz yıldan bu yana tahttan feragat eden ilk hükümdar olduğunu da belirtmeliyiz.

Yeni imparatorun, başlayan Reiwa sürecinin kelime anlamına uygun olarak ülkesini; “Güzel Uyum” ekseninde bir geleceğe taşımada, sembolik rolünü hakkıyla icra edeceğini ümit etmek isteriz. Ancak, günümüz Japonya’sının karşılaştığı tehdit ve problemler, korkarız sadece hükümdar – devir değişikliği ile üstesinden gelinebilecek bir düzeyi çoktan aşmış durumdadır.

70’li yıllardan başlayarak ortak hafızaya kazınan “Japon mucizesi” , 90’lı yıllardan itibaren sıkıntılı bir sarmalın; acımasız bir girdabın içine girmekten kurtulamamış, Asya’nın büyük patronu  / hamisi olma kimlik ve ülküsünden adeta koparılmıştır. ABD’nin, tartışmasız lider olduğu otomotiv sektöründe ona meydan okuyan; elektronik başta olmak üzere pek çok sektörde oyunun kurallarını yeniden belirlemeye soyunan Japonya’yı “terbiye etme hamlelerinin” istediği sonuçlara ulaşmış bulunduğunu kabul etmeliyiz. Gerçekten ABD, “hegemon ülke kimliği”nin gereğini yerine getirmiş ve iki koldan Japonya’yı hizaya getirme sürecini yürütmüştür:

Bir taraftan, onları rekabetçi kulvarda üst düzeye taşıyan zihniyet, model ve uygulamaları; Toplam Kalite disiplini çerçevesinde kendi kullanımına uygun ve yarayışlı halde yeniden formüle ederken, esas darbeyi, “yumuşak karın” olan finans alanında vurmuştur. Çok çalışıp, az tüketen Japonya, tasarruf oranı bakımından açık ara ilk sırayı almış; fakat buradan kaynaklanan dışarıya borç sarmalında tuzağa düşürülmüştür. Japonya ekonomisi, son yıllarda, yapısal problemlerle adeta boğuşan ve büyüme kulvarında sıkıntılı bir profile mahkûm olmuştur. Günümüzde “Japon mucizesi” kavramı adeta unutulmuş bir değer haline dönüştürülmüş; tatlı bir hatıra haline indirgenmiştir. 

126 milyonluk nüfusa sahip günümüz Japonya’sı, nüfus kaybı ve yaşlanma temalarının öne çıktığı demografik sıkıntılarla uğraşmaktadır. Sadece geçen seneki nüfus azalışı 500 bin kişiyi aşmış olup, toplam nüfusun 2053 yılında 100 milyona, 2065 yılında ise 88 milyona kadar gerileyebileceği öngörülmektedir. Üstelik halihazırdaki borç / milli gelir oranı, %237 ile dünyadaki en yüksek düzeye işaret etmektedir. Nüfus erozyonu ve yaşlı nüfusun ağırlaşacak sağlık - bakım harcamaları göz önüne alındığında, mevcut tablo daha karanlık tonlara bürünmektedir. Artış eğilimi gösteren yüksek vergiler ve gündemden düşmeyen, borç temerrüdü riski de karamsar değerlendirmelerin önünü açmakta; geleceğe yönelik kaygı ve endişeleri arttırmaktadır. 

Başbakan Shinzo Abe’nin uğraşmak durumunda olduğu bir başka tehdit, 1930’lardaki Japon istilasını asla zihninden silmemiş Çin’in emperyal duruş ve stratejileridir. Askeri bakımdan Çin ile asla boy ölçüşemeyeceğinin bilincinde olan Japonya, bu konuda ABD ittifak ve desteğine ne oranda güvenebileceğini sorgulayan ülkeler arasında, herhalde en ön safta yer almaktadır. İlaveten, ABD’nin ticaret savaşları ekseninde uyguladığı yeni tarifeler; İran’dan petrol alımı muafiyetinin sonlandırılması ve Trans – Pasifik Ticaret Anlaşması’nın yolunun kesilmesi gibi güncel gelişmeler göz önüne alındığında, Japonya – ABD ilişkilerinin geleceği konusu istikrarsız ve belirsiz bir mecraya savrulmaktadır.

Japonya’nın, “makus talihi”ni yenebilme ve yeniden Japon mucizesi ortaya koyabilme irade ile maharetinin yakından izlenileceği bir yeni döneme girdiğimiz görülmektedir.