Fasonculuk ne ondurur ne öldürür!

Sedat YILMAZ 12 Haz 2019

İş üretmeden ziyade işi para ettirmede sıkıntılarımız var. Bazı etkenler var ki adeta bir kanser hücresi gibi. Hücre giderek büyüyor, büyürken de iş yapabilme gücümüzü menfi etkiliyor.

Atalarımızın “Marifet iltifata tabidir” sözü sanki bu ülkede hiç söylenmemiş... “Küçük olsun, benim olsun” anlayışının baskısı iş dünyasında giderek yayılıyor. Global şirketler, satın almak için özellikle yabancı firmaları gözüne kestirmişken Türkiye’de “Kendi yağımda kavrulayım” mantığı giderek daha da yaygın hâle geliyor. İşte bu mantalite maalesef emekleri çarçur ederken, ekonomik büyümeyi de engelliyor.

İnsanımız çalışkan, işine sâdık. Ekmeğini taştan çıkarabilecek kabiliyete, beceriye ve donamına sahip. Yeter ki önü açılsın, emeğine saygı gösterilsin. Yeter ki basit hesaplar, aşırı kazanç elde etme ve haris emellerle, insanımızın iş heyecanı, çalışma aşkı ve üretme hevesi kırılmasın. Daha doğrusu yeter ki insanımızın emeğine gerçek değer verilsin, verdirilsin…

İşin gerçek değerini yakalamak üreterek değil satarak, pazarlayarak oluyor. Bugün bahsini edeceğim konu fasonculuk… Bir kez daha ifade ediyorum ki, Türkiye’nin fasonculukla ekonomide gideceği yer buraya kadar. Fasonculuğu iş edinmişsek ne kadar yüksek kaliteli mal üretirsek üretelim, 200 milyar dolar ihracat seviyesinde patinaj çeker dururuz.  

Söylediklerim, bir “edebiyat parçalaması” değil, realitenin tâ kendisi. Çünkü Türkiye’de son 5 yılda 600 bine yakın marka başvurusu yapılmış… Geçen yıl da başvuru yapılan marka sayısı 120 bin. Neredeyse 5 dakikada 1 marka başvurusu olmuş. Memnuniyet verici bir haber…  Ama uluslararası markalarımız ne yazık ki parmak sayısı kadar. Yurt içinde de marka açısından bir bilinirlik yok gibi bir şey. Tabi önemli olan; markaların hayata geçirilmesinin yanında sürdürülebilirliğin de sağlanması.   

***

İşte Türkiye dış ticarette hak ettiği yeri alması için fasonculuğu terk etmesi ve bir an önce hakiki manada markalaşmaya yönelmesi gerekiyor. Demir çelikte, tekstilde, kimyada, teknolojide, iletişim, perakende, enerji, tarım ve daha sayılamayacak kadar birçok alanda fasonculuğu, başkası adına ürün yapmayı artık sonlandırmalıyız. Size 1 dolara ürettirdikleri malı 100 dolara satarken içiniz “cız” etmiyorsa, emeğinizin, alın ve akıl terinizin acısını çekmiyorsanız, daha ben size ne diyeyim!

O halde biz niçin kendi ürettiğimiz malı yabancıya verip “Al, ben yiyemedim, sen ye” diyoruz? Hem üretip hem de pazarlama kabiliyetlerimizi artırıp ürünümüzü satmak çok mu zor!

Yakın zamana kadar fasonculuğun merkezi sayılan Çin dâhi artık markalaşmaya yönelmiş ve ürettiği malları global piyasalarda para ettirmeye başlamış. Bugün paraya para demiyor. Çin Merkez Bankası’nın kasası dolarlarla dolmuş, taşmış… Çin 3 trilyon dolarlık Merkez Bankası rezerviyle dünyada birinci. Japonya 1,3 trilyon dolarla Çin’in ancak yarı rezervine ulaşabiliyor ama o da dünya ikincisi. Eurozone ve İsviçre 800’er milyar dolar rezervle üç ve dördüncülüğü paylaşıyorlar. Rusya’nın rezervi ise 490 milyar dolar… Türkiyemiz ise 73 milyar dolar ile dünyada 15’inci sırada.120 milyar dolar rezerve sahip İsrail bile bizden önde.

Kasalar markalaşmayla, malı, işi, hizmeti gerçek değerinde satmayla doluyor. Markaya önem verirsen döviz rezervin artar, zenginleşirsin.

Unutmamız ve gelecek nesillere aktarmamız gereken birkaç söz var…

Fasonculukta kalırsan elâlemin hizmetçisi olursun...  Fasonculuk ne ondurur, ne öldürür!

***

İç ve dış piyasaların daraldığı bir dönemde markalaşma mı olur, diye soracaksınız… El Cevap; markalaşmanın zamanı olamaz… Daralma ve krizler aslında markalaşmayı gerektiren ve destekleyen dönemler…

Markalaşmanın birinci şartı, önce yurt içinde rekabet üstünlüğü sağlamak, daha sonra dünyaya açılmak. Rekabette güçlü kalabilmenin yolu da kalite/fiyat dengesini sağlıklı oluşturmaktan geçiyor. Aslında bunun adına maliyetleme tekniği de deniyor. Rekabette fiyat istikrarı sağlayabilen markalar tanıtıma daha fazla ağırlık vererek dünyaya açılmada zorluk çekmediğini, biliyor musunuz?

Karşınıza hükümet uygulamaları, ithalat kotaları, istikrarsız politik ortamlar çıksa da elde ettiğiniz kalite/fiyat dengesi, güçlü finans yapınız ve yüksek tanıtım arzunuz sizi ayakta tutabiliyor ve marka sürdürülebilirliğinde önemli mesafeler alabiliyorsunuz. Yani yatırım yapabilme gücünüz olduğu sürece markalaşmada sorunlar yaşamıyorsunuz.

Kapasitede esnek olmanız, teknoloji ve Ar-Ge’ye verdiğimiz önem, nitelikli iş gücünüz, firma imajınız, güvenirliliğiniz, pazar payınızı artırma azminiz, her şeyden önemlisi satış sonrası sattığınız malın arkasındaki duruşunuz ve sipariş ile teslim süreniz standartlara uyuyorsa markalaşmamanız için hiçbir neden kalmıyor.

Ürününüze, malınıza, hizmetinize güveniyorsanız piyasanın daraldığı, talebin azaldığı dönemlerin markalaşmaya yönlendiren en etkili sâik olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.