Bir teferruat olarak demokrasi

Bahadır Kaynak 06 Eyl 2019

Önce bir kartopu gibi başladı ardından giderek bir çığa dönüştü. Dünyanın gelişmekte olan bölgelerinde olduğu gibi gelişmiş ülkelerde de liberal demokrasiler ciddi biçimde aşınıyor. Hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, bağımsız basın, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi liberal kavramlara burun kıvrılıyor, yürütmenin verimli çalışabilmesi adına bu tür ayak bağlarında ısrar etmemek gerektiği anlatılıyor.

Elde Çin gibi demokrasi yükünü sırtlamadan kalkınma merdivenlerini hızla çıkan örnekler de olduğundan Batı’da da kafalar karışmaya başlıyor. Son olarak Muhafazakar Parti’nin başına geçip İngiliz demokrasisine reklam arası vermeye çalışan Boris Johnson örneğinde olduğu üzere bu eğilimin nerede karşımıza çıkacağını bilemiyoruz.

Peki bu durumu gerçekten dert etmeli miyiz? Demokrasi anladığımız biçimde devam etmese de daha otoriter siyasi rejimlerle daha yüksek kalkınma temposu yakalasak olmaz mı? Demokrasinin o kakofonisinden, güçler ayrılığı gibi münafıklıklardan kurtulup hızlı hızlı işlerimizi bitirsek daha mutlu olmaz mıyız? Madem aklın yolu birdir, direksiyonu ehil birisine terk edip öyle yolumuza devam edemez miyiz? Bir yandan tüm gücü tek elde toplamanın ve o enerjiyle engelleri aşmanın cazibesini kabul etmekle beraber diğer yandan tarihsel tecrübe toplumun farklı renklerini bastırmanın, müzakere alanını daraltmanın türlü sorunlar yaratabileceğini işaret ediyor. Kontrol ve denge sistemleri oluşturmanın yavaşlatıcı etkisi olmakla beraber çok maliyetli olacak hataları önceden karşılama şansı verdiğini de görüyoruz. Eğer doğru yöne gitmiyorsanız, tüm gücünüzle kürek çekiyor olmanız fayda sağlamaz.

Bundan da daha önemli olarak liberal kurumlar, dengeler, güvenilir kurumların ve yerleşmiş kuralların varlığı bireylerin geleceği öngörebilmesini, uzun vadeli kararları kolaylıkla alabilmesini sağlayacaktır. Gelişmekte olan bir ülkede yatırım yapan bir girişimci oradaki siyasi otorite ile iyi ilişkiler kurmak, güç sahiplerine ulaşabileceği kanallar açmak gibi konuları dert etmek zorundayken Almanya gibi Hollanda gibi ülkelere girecek iş insanları bu tür sorunlarla kafalarını meşgul etmek yerine girişiminin gerçek performansı üzerine kafa yoracaktır. Zira kurumsal altyapısı oturmuş bir ülkede iktidardaki partiden, liderden bağımsız olarak kuralların uygulanacağından emin olabilirsiniz. Bu kuralların uygulanması da bağımsız bir yargı tarafından denetlendiğinden herkes kendi göbeğini kendi kesebilecektir. Bütün gücü tek merkezde toplayan, liberal denetleme kurumlarını oluşturmamış ülkelerde ise bugün sorun çıkmasa bile yarın farklı siyasi konjonktürler başınızı derde sokabilir. Hiç kimse her zaman güneşli günler göreceği ihtimaline göre hesap yapmaz, yağmurlu günlere göre de planlama gerekir.

Bu minvalde kısa vadede günü kurtarma hesabıyla hareket edenler için hukuk devleti, kanun, kural vs. gibi kavramlar lüzumsuz işler gibi görünebilir lakin ülkeye gerçek anlamda katma değer yaratacak kaynakları yönlendirenler açısında birinci ligde bir ekonomi olmanın olmazsa olmaz şartıdır bu kurumlar. Bugün bir kez daha patlayan küresel likidite bolluğunda, “canım ne olacak ki, bizim işimiz demokrasilerle değil bir getirimize bakarız” diye ülkenize para sokan köpek balığı fonlar yarın gözünüzün üstünde kaşınız var diye çıkıverirler. Kusura bakmayın ama onlar sizinle hiç ciddi düşünmediler, hiçbir zaman da düşünmeyecekler. Beyaz atlı prens ise beklediğimiz, kendimize çeki düzen vermenin vakti geldi de geçiyor.

Bir diğer yönüyle de demokrasiyi, özgürlükleri, hukuk devletini sadece ekonomik getirisi için mi istemeliyiz acaba? Medeni bir toplum olmanın, kendimize saygının gereği özgürlüklere, haklara ve demokrasiye sahip çıkmak. Yarın bu popülist dalga geride kaldığında, birçok toplum bugünlerini ve yapılan siyasi tercihleri hayırla yâd etmeyecek korkarım. Ama her koyun kendi bacağından asılır, biz kendi adımıza sadece ekmek için değil aynı zamanda erdemli bir rejim olduğu için de tam demokrasi diyebilmeliyiz